11 Ekim 2008 Cumartesi

Sevda Denemesi

Önce duyarlılığına aşık oldu kadın, sonra kendine... Biraz utandı; adam, sürekli profilden seyretmek zorunda kaldığı yüzüne sonunda eğilerek, "Sen ne biçim radyocusun, hiç konuşmuyorsun. Benim bildiğim radyocular geveze olurlar" dediğinde...

"Yüzün gözbebeklerimde kaldığı sürece, hayatımı etkileme gücünün farkındayım. Bu güçten korkuyorum. Bu yüzden konuşamıyorum, bu yüzden bakamıyorum yüzüne..." diyemedi kadın. Nasıl korkmazdı? Ölümlüydü... Ölümsüzler bile direnememişken aşka onun sözü mü olurdu? Yanlış aşkların, yanlış serüvenlerine düşmek istemiyordu gene... 



Radyoda, kendi hazırlayıp sunduğu programının adı bile "Küçük Bir Öykü Bu" idi... Fonda Zuhal Olcay'la; 
KÜÇÜK BİR ÖYKÜ BU
Küçük bir... herkesin başından geçen...
Hani canım bir kadın ve bir erkek varmış,
Ayrılmadan önce birbirini çok, çok, çok seven...
Hiç ayrılmayacakmış gibi hiçbir şey yapmadan,
Sadece düşleyen...
İşte öyle bir kesit,
Minik bir parantez,
Tırnak içinde hepimizin başından geçen,
Bildik o küçük, küçücük öykülerden...
Küçük bir öykü bu,
Herkesin başından geçen,
"Hay Allah, ne oldu?" dedirten,
Gül gibi geçinip giderken...
diyerek programı açar ve gene aynı şekilde kapatırlardı. Gece, 22'den 01'e kadar atmosfer onun öyküsünü derlerdi Eskişehir'e... "Küçük Bir Öykü"sü vardı kadının; herkesin başından geçen, bildik o küçük, küçücük öykülerden... Tanıdık olmasına rağmen gene de bir yabancı gibi, uykunun o hoş boşluğuna yuvarlanırcasına hop diye içine düşülen. Çetrefilli, yokuşlu, zorlu, yoran, terleten, sayıklatan, ağlatan, öldüren... Nasıl korkmazdı?

Adam kadını izlerdi sürekli... Çözemezdi suların serin hışırtısında neler düşündüğünü... Merak ederdi, bütün aşıklar gibi. Asker olmasına rağmen adamın bilemediği, anlayamadığı türden bir savaşın içinde olurdu kadın. Daha gitmeden onu özlediğini fark edip, kendini onsuzluğa alıştırmaya çalışıyor olurdu. Sonra ayrılır ayrılmaz, daha o gideceği yere varmadan oturup mektup yazıyor oluşundan anlardı ki, kendini onsuzluğa alıştıramıyor.

Üzülmezdi kadın; çünkü onu düşünmenin yasak yanı kadar özgür öte yanında, yüreğini ona bırakarak giderdi adam her defasında. Kadın, kendi yüreğini koyardı o boşluğa... Adam, kadının hiç bilmediği bir coğrafyada; dağların, tepelerin ortasında bir yerde, kulağı helikopter sesinde beklerdi sabırsızlıkla... Helikopter O demekti, kadını ona taşıyan, artık adamın olan mektupları demekti...
Ayşegül Kara-Milena'ya Mektuplar(FotoKritik)
Yeşilin her tonunu taşıyan tek tip elbiseli insanların içinde, çatışma seslerinin içinde, havanın soğuğu, silahın soğuğu, ölümün soğuğu gibi çeşitli soğukların içinde, yaşamanın rutinine girmiş debelenirken öylesine bir helikopter sesiyle artık gökyüzünde olurdu adam düşleriyle... Erişemezdi artık ona hiç kimse... Birikmiş, artık güncelliğini yitirmiş mektupları ardı ardına okurdu adam, sindire sindire... Kadının üşüyerek yazdığı mektupları adam terleyerek okurdu, ya da adamın, "her yerde kar var" dediği mektuplar güneş ışınlarının çoktandır erittiği ve yerine rengarenk çiçekler bıraktığı bir mevsimde kadının elinde olurdu. Tüm zamansızlıklara inat, tüm mesafelere inat onları birbirlerine taşıyan, birbirlerine getiren tek şey; sözcüklerdi... 

Mektupların birinde Zeki Müren ölmüştü... "Ne alakası var?" demeyin. Önce, "gitme, sana muhtacım"; sonra, "şimdi uzaklardasın"la özetlenen hayatlar... Kadının kimseye söyleyeceğini sanmadığı iki cümle... Birbirini hiç tutmayan beklenenler ve yaşananlar... Arası olmayan iki keskin çizgi... Endişelenerek yazmıştı kadın bunu adama, sevda şarkıları olmuştu kaybeden... Peki ya kadın için? Aylarca bir türlü duyamadığı sesi, göremediği yüzü, gelmeyen mektupları, tüm bilinmezlikleri, tüm yanıtsızlıklarıyla sevmek bir adamı, ürkütücü bir savaşın daha başından kaybedilmesi miydi? Kurduğu düşlerde bir türlü yerine koyamadığı bir özlemin cevapsızlığı mıydı? Yanıtsız kalırdı kadın her seferinde... Belki de aşk, hiç yanıt almamaktı.

Artık kadın, tek söz edilmeden hayatını değiştirme gücünü vermişti adama, özgürce...

Terörün ve ağırbaşlı bütün gerçeklerin fonunda öylesine uçuk bir sevda denemesiydi bu...

Daha sonraları, o yüzlerce siyah-beyaz mektubu gene dışı siyah kadife, içi beyaz saten kaplı kocaman bir kutuda özenle saklayacaklarını, zaman zaman çıkarıp okuyacaklarını ve artık çok renkli dünyalarında birbirlerine her gün, yine, yeniden aşık olacaklarını bilemedikleri bir sevda denemesi...

8 yorum:

Zeugma dedi ki...

Ne kadar güzel yazmışsın ChaotiC..İnanmıyorum sana..
Çok duygusal ve etkileyici bir ''Sevda Romanı'' olmuş bu..
''Sevda Denemesi'' değil bence..
Çok gerçek,çok içten,çok hüzünlü üstelik..Kutluyorum seni..
Sevdanız sonsuza kadar hep aynı tazelikte sürsün..
Sevgilerimle..

Aylin Yaprak dedi ki...

Karşılıksız,beklenti içermeden,ne zaman iki kelime duyacağını hatta okuyacağını bilmeden beklenen,hissedilen sevdalar yaşanıyorsa hala,numune alınmalı bir an önce.Gittikçe birşeyler yitiriliyor çünkü,yitirilmeye yüz tutuyor gün geçtikçe.

Birde beklenen sevdaların beklendiği gibi geri dönmeyişi var hele bu son günlerde...Bir annenin sevdası,bir çocuğun sevdası,bir sevdalının sevdası...
Gece gece duygusallaştırdı ve düşündürdü yazın,kalemine sağlık.

godsyndrome dedi ki...

Bu harika çifti Erol Evginle bir sevda masalı programına davet etmek gerek:)Ablacım sizin aşkınıza zaten hayranım biliyorsun ama onun dışında çok güzel öyküleştirmişsin,eline sağlık.Allah nazardan saklasın:)

hTc dedi ki...

Allah herkese böyle mutluluklar nasip etsin. Çok güzel anlatmışsın ablacım=)

serzeniş meraklısı dedi ki...

ChaotiC erkeklerin çok şanslı, bizede bu güzel satırları okuyabilmek nasip oluyosa, bizde çok şanslıyız... :)

ChaotiC dedi ki...

Birbirinden harika yorumlarınız ve güzel dilekleriniz için hepinize çok teşekkür ederim. Şanslı olan benim; bana yazma konusunda sonsuz ilham ve destek veren bir eşim ve sizin gibi böylesine samimi, hassas ve sadık blog arkadaşlarım var. En içten sevgilerimle...

böcük dedi ki...

KÜÇÜK BİR ÖYKÜ BU
Küçük bir... herkesin başından geçen...
Hani canım bir kadın ve bir erkek varmış,
Ayrılmadan önce birbirini çok, çok, çok seven...
Hiç ayrılmayacakmış gibi hiçbir şey yapmadan,
Sadece düşleyen...
İşte öyle bir kesit,
Minik bir parantez,
Tırnak içinde hepimizin başından geçen,
Bildik o küçük, küçücük öykülerden...
Küçük bir öykü bu,
Herkesin başından geçen,
"Hay Allah, ne oldu?" dedirten,
Gül gibi geçinip giderken...


Hani insan yazılan şeyin her kelimesinde kendine dair bir şeyler hisseder ya :) Ben de bu yazı ve bu satırlar ile hissetim bir şeyler :) İlginç :) Yüreğinize sağlık

saklıdefter dedi ki...

sevdanın ta kendisi işte, canım çook güzel olmuş,sevginize sağlık olsun...