Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi? Hiç vaktiniz yok, "Fast live", "Fast food", "Fast music", "Fast love"... Dikte ettirilen "yükselen değerler", "in" ler, "out" lar...
Buna benzer bir odada, şanslıysanız gökyüzünü görebilen bir pencere ardında bitecek hepsi.
Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar, size sesleniyorum:
Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini? Copy-paste yapabilir misiniz dalgaların sahille buluşmasını? İçinizi ısıtan gün ışığını gönderebilir misiniz maille arkadaşlarınıza? Sevgiyi tuşlarla mı yazarsınız? Öpüşmek için hangi tuşlara basmak gerekir? Ya da geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman? Doğayı bilgisayarlarına döşeyenler, neden görmezsiniz bahçedeki akasyanın tomurcuklandığını? Ve ıslak toprak kokusu var mıdır dosyalarınız arasında? Koklamak, duymak, dokunmak, yok mu yaşam skalanızda?
Bilgi toplumu oldunuz da, duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı yetmiyor?
Sanırım en keyifli, en mutlu olduğum saatler evimdeki düzeni sağlayıp, herşeyi yoluna koyduktan sonra sıcacık bir fincan kahve veya çayla arkama yaslanıp, kendime vakit ayırabildiğim zamanlar...
Eğer uzunca bir zamanı aromatik yağ açısından zengin, bol köpüklü ve peelingli bir banyoya ayırabiliyorsam -çünkü bu çocuklardan dolayı her zaman bulabildiğim bir lüks değil; genelde bütün kavga patırtılar, döküp saçmalar ben banyodayken gerçekleştiği için kalabildiğim en uzun süre beş dakikadır- , kafamın içi tamamen günlük sorunlardan arınmış bir halde sadece kitabıma konsantre okuyabiliyorsam, evde çıt çıkmadan uyuyabiliyorsam - bölük pörçük uykulardan bıkmış durumdayım- , bilgisayarımın başında rahatsız edilmeden ve kafam karışmadan yazılarımı yazabiliyor veya oyunlarımdan birini oynayabiliyorsam, çocukların bitmek bilmeyen istekleri karşısında bozulacak korkusu yaşamadan ojemi sürebiliyorsam, saatlerce arka arkaya Lost veya 24 izleyebiliyorsam, bunların hepsini bir günde yapabilmeyi başarmışsam, hele bir de mutfakta da çorbasından zeytinyağlısına, salatasından tatlısına kadar bütün yemeklerim hazırsa, işte benim o gün kanat takıp uçmama az kalmıştır =)
Zaten mutluluk dediğimiz şey nedir ki? Çok istediğimiz fakat yapmak için sık sık vakit ayıramadığımız, kendimizi iyi hissettirecek bütün o güzel şeylerin toplamıdır. Bir an için tüm sorumluluklardan kurtulup, sadece kendini dinlemektir; sadece iç sesine kulak verme ve o ne diyorsa, o an için sadece onu yapabilmektir. Bütün bunları yaparken hissettiğimiz huzurdur...
Dışarda yağmurlu, rüzgarlı ve camdan bakınca içerden bile insanı ürperten karanlık bir hava var. Ben rengarenkliğin içinde bronzluğa tutkun birisi olarak her ne kadar güneşli, ışıl ışıl, insanın içini kaynatan yaz mevsimini tercih etsem de sanırım iflah olmaz bir romantik olmamdan dolayı bu havaları da çok seviyorum.
Şimdi eve çöken bulutlu havanın içinde, dışarısının soğuğundan emin fakat içerideki her türlü sıcaklıktan hoşnut, cam kenarında bir fincan viskili kahveyle her yağmur yağdığında olduğu gibi Cranberries'ten Zombie dinleyeceğim ve bu beni inanılmaz mutlu edecek...
Kimbilir belki bir de sigara yakarım... ;)
Another head hangs lowly Bir kafa daha asıldı düşükçe Child has slowly taken Çocuk yavaşça aldı
And the violence caused silence, Ve şiddet büyük bir sessizliğe sebep oldu Who are we mistaken? Kimde hatalıydık?
But you see, it's not me, it's not my family Ama görüyorsun, bu ben değilim, bu ailem değil
In your head, in your head they are fighting Kafanın içinde, kafanın içinde savaşıyorlar With their tanks and their bombs Tanklarıyla ve bombalarıyla
And their bombs and their guns Ve bombalarıyla ve silahlarıyla
In your head, in your head, they are crying... Kafanın içinde, kafanın içinde, ağlıyorlar... In your head, in your head Kafanın içinde, kafanın içinde
Zombie, zombie, zombie Zombi, zombi, zombi
Hey, hey, hey, what's in your head? Hey, hey, hey, kafanın içinde ne var? In your head Kafanın içinde
Zombie, zombie, zombie Zombi, zombi, zombi
Another mother's breaking Bir anne daha parçalanıyor
Heart is taking over Kalp kontrolü ele alıyor When the violence causes silence Şiddet sessizliğe sebep olduğunda
We must be mistaken Hata yapmış olmalıyız It's the same old theme since 1916 Bu aynı eski konu 1916 dan beri
In your head, in your head they're still fighting Kafanın içinde, kafanın içinde hala savaşıyorlar With their tanks and their bombs Tanklarıyla ve bombalarıyla And their bombs and their guns Ve bombalarıyla ve silahlarıyla In your head, in your head, they are dying... Kafanın içinde, kafanın içinde ölüyorlar...
Bir Cumartesi... Fransızca şarkılar ve öpücüklerle uyanıyorum. Aşkım gelmiş; bir aylık hasret kaderin daha önümüze çıkarıp çıkarmayacağı bilinmez bir sonraki ayrılığa kadar bitmiş. Mutlu mutlu geriniyorum.
Kendimi kraliçeler gibi hissettiğim bir sofrada uzayıp giden sohbetlerle kahvaltımızı ediyoruz. Çocuklar bir an önce babalarıyla kudurmaya hevesli lokmaları neredeyse çiğnemeden yutuyorlar. Çok özlemişler ama bitmek bilmeyen oynaşmalarını kıskanıyorum. "Aaaa artık yeter, hadi bakalım biraz da kendi kendinize oynayın." diyorum. Aşkımı çekip alıyorum ortalarından...
Bilgisayarın önünde viskili sıcak çikolatalarımızı yudumlarken o yazılarımı okuyor; ben onun omzunda sadece ayrılığın acısını çıkartıyorum. Kulağımda birbirinden güzel fransızca şarkılar, yanımda-yöremde-yüreğimde O, içerde playstation oynarken kuş gibi cıvıldayan çocuklarımız... Bugün biri benden mutluluğun tarifini istese sanırım gene bu cümleleri kurardım.
Tekdüze sürüp giden hayatımızın içinde sürekli yaşadığımız ve artık bize olağan gelen şeyler aslında hayatımızın en kıymetli hazineleri... Masada bir sandalyenin, kanepedeki diğer köşenin, yatağın öbür tarafının boş kalmasına, evde bir sesin, sofrada bir tabağın, banyoda sürekli etajerin üzerinde duran bir traş köpüğünün, bir diş fırçasının eksikliğine gerek kalmamalı bunu anlamak için... Günü binbir mücadeleyle bitirip onsuz yatağa girdiğinizde, yastığında kalmış bir iki saç teli göstermemeli, anlatmamalı size bunları...
Sağlıkla, mutlulukla, huzurla ve en önemlisi hep beraber oturduğunuz sofranız bir hazine... Oturacak onca yer varken, herkesin üstüste oturup televizyon seyretmeye çalıştığı kanepeniz bir hazine... Onunla paylaştığınız bir fincan kahve, dinlediğiniz şarkılar bir hazine... Normalde yalnızken kızacağınız ama beraberken birbirinizden güç aldığınız ve üstesinden daha kolay geleceğinize inandığınız çocuklarınızın yaramazlıkları bir hazine... Uykuya dalmadan önce yastık altı muhabbetleri yaptığınız yatağınız bir hazine... Aceleyle çıkarıp öylece bıraktığı, katlamadan önce bir süre seyrettiğiniz, daha hala vücudunun şeklini koruyan, bozulmamış kıyafetleri bir hazine... Bunları anlamak için evinizin, eşyalarınızın içlerinin boşalmasına gerek yok. O tekdüze, artık size sıradan ve basit gelen hayatınızın içinde fark edin; eksilen kişinin yaratacağı farkları... Bu eşiniz de olabilir, çocuğunuz da, anneniz veya babanız da... Yoksa arkalarından kapı önünde, bir kenarda çıkarıp gittikleri içi hala sıcak terliklerine bakarak, "keşke..." demek inanın bana düzeltmiyor ve geri getirmiyor hiçbir şeyi...
Dilerim Allah ikisini de vermesin ama bir gün birinden ayrılmak zorunda kalırsanız bu sadece fiziksel bir ayrılık olsun. Çaresi vuslat yani en büyük ve en güzel kavuşmadır. Siz daha çok yürek ve kafa ayrılıklarından koruyun kendinizi... Aynı yatakta yatan, aynı evi paylaşan, birbirinin nefesini yüzünde hissedecek kadar yakın fakat aslında birbirinden kilometrelerce uzakta olan, yürek ve kafa olarak çoktan ayrılmış ve maalesef artık birbirine geri dönüşü olmayan insanlar var.
Sağlık ve neşeyle...... Hiç ayrılıksız günlere......
Ben ne zaman yalnız kaldım, bilmiyorum Ne tuhaf, vaktim olmazdı Yalnızlığı bunca bilirken Kendimi hiç yalnız sanmazdım Çevremde hep birileri vardı, Ben hep birilerinin yanındaydım Günler belirsiz bir gelecek için neredeyse kendiliğinden hazırlanırdı Aramızda habersiz gidip gelen gündelik armağanlarla Kendi kendini taşıyan bir ırmağın akıntısında hayat Bizi kendi sahillerimize ulaştırırdı Bazı evlerden taşınırdık, bazı insanlar girip çıkardı hayatımıza Bazı mektuplar alırdık, bazı sözler, çiçek selamları Sonraları bazı tanıdıklarımızın ölümleriyle de karşılaştık Elde olmayan nedenle Sudaki halkalar gibi genişleyen Küçük alınganlıklardan büyük dargınlıklara Vazgeçişler, unutuşlar, kayıplar Birbirimizi çok sevdik hep Yıllarla azala azala
Şimdi ne zaman yalnız kaldığımı düşünsem, Yalnız olmadığımı kanıtlamak istiyorum kendime Eskiden iki albüme sığdırdığım hayatım, Şimdi sığmıyor eskiyenlerle çoğalmış fotoğraflara Telefonun başına geçiyorum Alt alta dizilmiş onca ad arasında seken ömür parçası Gün ölüyor meşgul numaralarla Şimdi ne zaman yalnız olduğumu düşünsem, Şimdi ne kadar yalnız... Yalnız olduğumu anlamam için beni hiç yalnız bırakmadınız.
Ben ne zaman yalnız kaldım, bilmiyorum Her zaman yalnızdım, bunu biliyorum Büyücü ellerimin kara sanatı yazı En çok ben onardım dostlukları, en çok benim elim dikiş tuttu Bağışlamasız sanarken kendimi En çok ben unuttum kalbimin benden sakladıklarını Tığla içeri çektim takılmış kazakların ipini Denenmemiş başlangıçları göze aldım, Hafifletilmiş hasarları, görmezden gelinen enkazı Mutfağı beklemek hep bana kaldı Bir şiirden, bir romandan, bir filmden çıkıp Her seferinde aydınlık bir inat gibi yeniden karıştım hayata Hiç el değmemiş gibi yeniden konuk geldim Odalarınıza, ruhlarınıza buraya...
Eski aşklarım neredesiniz? Hepinizi çok özledim. Şimdi birdenbire bir köşeden çıkıp bana, Yalnızca, Merhaba deseniz, O zamanlar hiç mutlu etmediğiniz kadar mutlu edersiniz, Bir zamanlar bütün ağladıklarımı geri verebilirim size Sağ olun demek isterim, sağ olun, sağ olun sanki beni yeniden sevdiniz Ama biliyorum, pis bir yağmur başlıyor, şemsiyem yok yanımda, Yağmurda yürümekten nefret ederken, yürümekte ısrarlıyım gene de İsterseniz, kederdeki bütünlük diyelim buna Ne kadar ıslansam, o kadar çıkacağım sanki Bir zamanlar çok daha bütün olduğumu sandığım O yıkanmış zamanlara...
Yeni değil keşfine gençlik verilmiş gerçekler Her zaman yalnızdım Kitaplar kadar yalnız Yalnızca yalnızlığımdan gürültücü bir kalabalık yaptım Herkes için farklı aldanışlar, kurtarılmış hayatlar yok pahasına
Her zaman yalnızdım Yanardağlar kadar yalnız Ey kafiye sevenler, Şimdi beni gökyüzünde bir yıldız sananlar, yanıldınız!
Nankörlük etmeyeyim gene de, Yalnızlığımı daha az hissettiğim anlarım oldu yalnız
Evimde hep aynı anda çalar telefonla kapı Gene öyle oluyor; hiç yalnız bırakmazlar beni Yalnızlık bilgisiyle çatılmış arkadaşlıkların korunaklı gölgesinde Yalnızlık için çalar telefonlar, kapılar İstersen bana uğra, ya da, Akşama buluşalım,
Ölmeden yapacak çok iş var
Hayatı trajedilerle geçmiş, sesiyle devleşen ufak-tefek bir kadın var ki; bu hayranı olduğum ve dinlemekten büyük zevk aldığım Fransızların kaldırım serçesi Edith Piaf'tan başkası değil. İkinci Dünya Savaşı yıllarında kaldırımda şarkı söylerken sesini duyan askerlerin bir an savaşı bırakıp, hayallere dalmalarına sebep olacak kadar büyülü ve muhteşem bir sese sahip olan kaldırım serçesinin bu olaydan sonra üne kavuştuğu yazılır, söylenir. Edith Piaf'ın şarkılarından biri olan, La Vie En Rose adıyla trajik yaşamı sinemaya da aktarılan, 34 numara ayakkabı ve minicik siyah bir elbiseye sığabilen bu kadından çıkan sese inanamazsınız. Benim henüz bu filmi izleme şansım olmadı fakat La Vie En Rose en çok sevdiğim ve sık sık dinlediğim parçalarından biridir.
Lois Armstrong, Zazie, Marlene Dietrich, Ute Lemper, Grace Jones gibi yüzlerce icracısı olan fakat benim Edith Piaf'tan dinlemeyi tercih ettiğim bir şarkıdır. Ve ne zaman bu şarkıyı dinlesem; yağan yağmurla ıslak ve sadece sokak fenerleriyle aydınlatılmış, loş, arnavut kaldırımlı bir sokakta,yakışıklı erkeklerin sekerek ve ıslık çalarak titrek adımlı, güzel kadınların yanında yürümeye çalıştığı,derken buğulu camlı ve bol sigara dumanlı bir bara girdiklerisiyah-beyaz bir filmin içinde bulurum kendimi. Sigara dumanlarının arasında, bir piyanonun başındaEdith Piaf o acıtan sesiyle La Vie En Rose' usöylemektedir.
Cesaretin Var Mı Aşka? (Jeux d'enfants), Er Ryan'ı Kurtarmak (Saving Private Ryan), Aşkta Herşey Mümkün (Something' s Gotta Give) filmlerinde de dinleme şansı yakaladığımız bu parçanın Türkçe çevirisi şöyle:
Bakışlarımı düşüren gözler, Dudaklarında kaybolan o gülüş, İşte su katılmamış portresi ait olduğum adamın... Kollarına aldığında beni, Sessizce bir şeyler fısıldadığında, Ah ne denli pembe görüyorum hayatı... Aşk sözcükleri söylüyor bana her zamankinden... Ve bir şeyler oluyor sonra bana... Giriverdi işte kalbime mutluluğumun ortağı, Sebebini bildiğim... "Benimsin sen" dedi, bense onun yaşam boyu... Söyledi bunu bana, hatta yeminler etti hayatı üstüne... Ve onu gördüğüm ilk andan bu yana hissediyorum, Deli gibi çarpan bu yüreği, Hiç bitmeyen aşk gecelerini, Yerini bulan yüce bir mutluluk, Sorunlar, yaslar, evreler... Mutlu yine de, ölümüne mutlu... Kollarına aldığında beni, Sessizce bir şeyler fısıldadığında, Ah ne denli pembe görüyorum hayatı... Aşk sözcükleri söylüyor bana her zamankinden... Ve bir şeyler oluyor sonra bana... Giriverdi işte kalbime mutluluğumun ortağı, Sebebini bildiğim... "Benimsin sen" dedi,bense onun yaşam boyu... Söyledi bunu bana, hatta hayatı üstüne yeminler etti. Ve onu gördüğüm ilk andan bu yana hissediyorum, Deli gibi çarpan bu yüreği...
Her ne kadar iç burkan bir keder ve hüzünle söylense de, çoğu İkinci Dünya Savaşı filmi fragmanlarında karşımıza çıksa da aslında bu şarkı daha çok gül kokuları arasında toz pembe birhayatı ve o pembelerin ölümüne sevilecek,mutlu olunacak ve "bir ömür boyu" diyerek yolaçıkılacak bir sevgiliyle çoğaltılabileceğini, böylece o pembelerin arasında kalan birkaç darbesiyahın dayaşanan güzellikler ve sonsuz aşk yanında artık önemsiz kalacağını anlatır. Buyüzdendir ki; evlilik törenlerinde giriş veilk dans parçası olarak muhteşem gider...
Edith Piaf' ın acıklı ve dokunaklı bir yaşam öyküsü var.Kendi ağzından anlattığı bu öykününiçinde benim en çok etkilendiğim kısım şu:
"….Ayrılışımızdan kısa bir süre sonraydı. O zamanlar dans edilen bir lokalde bir bal musette' de, Pigalle Meydanı' ndaki "Le Tourbillon"da çalışıyordum. Oradaher işten birazcık yapıyordum: şarkı söylüyor, bardakları yıkıyor ve ortalığısüpürüyordum.BirgeceP' tit Louis'in(eski eşi) geldiğini söylediler. Rengisararmıştı ve mırıldanıyordu:"Marcelle (kızımız) ağır hastalandı.Menenjit...Çocuk hastanesinde yatıyor...Ümit kesildi!"
O dönemde bu tür hastalıkları tedavi etmek çok zordu. Hastaya ponksiyon uygulanır ve dokuz gün beklenirdi. Hasta bu süreyi atlatırsa iyileşirdi. Atlatamazsa... Sekiz günboyunca bir mucize olması için dua ettim. Dokuzuncu gün, içimi kötü bir his kapladığından Belleville' deki otelden hastaneye kadar yalınayak yürüdüm. Cebimde bir tek sou (kuruş) bile yoktu. Marcelle' in yanına yanaştım. Yaşlı ve güler yüzlü bir hemşire"Kendine geldi! Ateşi de düşmeyebaşlıyor! Sanırım hastalığı atlattı!" dedi. Usulca küçük kızımın yanına sokuldum. Marcelle, mavi gözlerini sonuna kadar açmış ve beni hastalığatutulduğundanbuyana ilk defa tanımıştı. "Anne, gel yanıma, beni bırakma!" dedi. Ağlayıp yanağına öpücükler kondurdum.
Sabah beşe kadar yanında kaldım ama daha sonra ayrılmak zorundaydım. Öğleyin P'tit Louis' le birlikte geri döndüm. Mutluydum, çünkü kabusun sona erdiğini sanıyordum.Ama Marcelle ölmüştü... Ne P'tit Louis' de ne de bende küçük bir çelenk almak için para vardı. Suskunca ayrıldık. Ben Place Pigalle' ye geri döndüm. Kahrolmuştum. Bir araçalıştığım yerde konsomatrislik yapan kadınlardan biri yanıma yaklaştı ve"Kafanı boşuna yorma. Göreceksin, gerekli olan parayı bir şekilde toparlayacağız"dedi. Çocuğumun toprağa verilmesi için gerekli olan para bir yana, cebimde bir bardak su bile alabilecek kadar para yoktu. Ama en az benim kadar fakir olan erkek ve kız arkadaşlarım,ellerinden geldiğince yardım ettiler. Buna rağmen halen on frank eksiğim vardı. Saat sabahın dördüydü. Üzerimde çok büyük duran ve kolu yamalı olan mantomu giyipkaranlığın ortasına daldım. Marcelle' i düşünüyordum; şanssızlığımı ve halen eksik olan on frankı.
Kendimi sokaklarda ağır ağır sürüyordum. Birden arkamdan biri "Hey bebek!" diye seslendi. "Benimle biraz eğlenmek için ne istersin?" İri yapılı bir adam alaylı alaylısırıtıyordu.Beni sokak kızlarıyla karıştırmıştı.Yoksa onu tokatlar veküfrederdim! Ama ümitsizliğin ve çaresizliğin etrafımı sardığı bu gecede yapamayacağım hiçbir şey yoktu.Bu nedenle daha önce de bahsettiğim bu yabancıya "On frank!" dedim.Beni hemenkolumdan tutup küçükbir otelegötürdü. Otel sahibinden odamızın numarasınıöğrendikten sonra merdivenleri çıktı.Kendi kendime: "Bu imkansız! Böyle bir şeyyapamazsın!" diyordum.Odayagirdikten sonra yabancı önümde durdu ve sırıtarak, "Al,sana on frankı peşin vereyim" dedi. Parayı masanın üzerine koydu. Daha sonra tekrarbana döndü. Ellerini omuzlarıma koyduğunda, bu iri yapılı adamla kendime olan saygımıyitirmeden başa çıkamayacağımı anladım.
Yabancı bana soğuk bir bakış fırlattı. "Daha ne bekliyorsun?" diye sordu. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya ve ona hikayemi anlatmaya başladım: çocuğumun ölümünü, toprağa verilmesi için gerekli olan eksik on frankı... Bana acıdığını ve gitmeme izin vereceğini anlamıştım.Omuzlarını silkti ve kısık bir sesle,"Git bebeğim!" dedi. "Hayat her zaman insana gülümsemiyor, öyle değil mi?"
İşte, bugüne kadar darda kalanlara en ufak bir karşılık bile beklemeden yardım etmeminasıl nedeni bu adamdır. Peki, bu adam bana bir fahişe gibi davranmış olsaydı... Belki de bugün birçok insanın vücudunu, bir çoğunun da ruhunu son anda kurtaran biriolmayacaktım. Bugün dahi, bana başkalarına yardım etme duygusunu sağlayan bu insana minnettarım. Bana hayatta hiçbir şey, karşılık almadan yardım etme duygusukadar temiz ve yüce bir mutluluk vermemiştir."
(Kaynak: Hayatım,Edith Piaf, Arion Yayınları)
Öldürmeyen acı sizi daha güçlü ve üretken kılıyor sanırım. İşte Edith Piaf'ın sesindeki o acılı tını buradan geliyor. Eğer şimdiye kadar dinlemediyseniz mutlaka dinleyin Edith Piaf' ı... Ruhunuzubu sesle yıkamak için Fransızca bilmenize de gerek yok.Minicik bir bedenden çıkan o muhteşem ve acıtan sesi yüreğinizde hissedin.
İşte benim dinlediklerimden sadece birkaçı: Tu Es Partout by Edith Piaf on Grooveshark Une Enfant by Edith Piaf on Grooveshark Le Bleu De Tes Yeux by Edith Piaf on Grooveshark