28 Mayıs 2008 Çarşamba

Çığlık Çığlığa

SALVADOR DALI-Couple With Their Heads Full Of Clouds 1936

Seni tanıdığım günden beri sürekli sesler değişti, yüzler değişti...Yaşadığım yerler değişti, oturduğum evler değişti... Üstümde uçan kuşlar değişti, adresim değişti...

Seni tanıdığım günden beri "acaba martı sesleri mi?" diye durup dinlediğim oldu; olur olmaz yerlerde, denizi bile olmayan şehirlerde... İyot kokusunu bir türlü bana getirmeyen havayı solumak yeterliyse, "yaşıyorum" dediğim oldu...

Seni tanıdığım günden beri üç-beş adım ötemde yürüyen insanları kah anneme, kah kardeşime benzettiğim oldu; tam arkasından koşup sesleneceğim, aklıma kendi şehrimde bile olmadığım geldi... Umutlar kabul edişlerle, beklentiler razı olmalarla yer değiştirdi...

Seni tanıdığım günden beri duygular değişti, özlemler değişti... Ayrılık ve kavuşma savaşında ayrılık hep önde gitti... Bir başınalık, başıma olmadık işler getirdi; otururken sadece kendime yıkadığım balkonumda, sevdiklerimden uzakta, burnuma gelen kızartma kokusuna, bardağın içinde neşeyle dönen bir çay kaşığı sesine ağlar oldum... Hasret bu yaşamla özdeşleşti...

Seni tanıdığım günden beri geçmişim değişti... Düşünceler değişti, sevgiler değişti... Küçük bir kız büyüdü ellerinde, ikiyi dört etti... Koşulsuz sevmenin ruhani huzurunu öğrendi...

Seni tanıdığım günden beri iklimler değişti, yağmurlarla birlikte gözyaşlarım da bitti... Kimsenin bilmediği bir coğrafyada, yağmurları içime yağan ve tuzu yüreğimi yakan başka bir mevsim başgösterdi... Dört mevsim yitti...

Seni tanıdığım günden beri yüzümdeki çizgiler değil; yüreğimdeki çizikler derinleşti... Her ayrılış, her bekleyiş, her yer değiştiriş, her kabulleniş eskilerine bir yenisini ekledi...

Olsun...

Çocuklar bile bana "çiçek" diye baktılar çünkü yüreğim çığlık çığlığa seni sevdi...

Ciglik Cigliga by Birsen Tezer on Grooveshark

27 Mayıs 2008 Salı

Gitmek

Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara...

Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey...
Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.

Öyle "yanına almak istediği üç şey" falan yok.
Bir kendisi.
Bu yeter zaten.
Herşeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.

Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.

Böyle gidiyoruz işte.
Bir yanımız "kalk gidelim",
öbür yanımız "otur" diyor.
"Otur" diyen kazanıyor

O yan kalabalık zira...
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
Güvende olma duygusu...
En kötüsü alışkanlık.
Alışkanlığın verdiği rahatlık,
Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz...
Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.

Evlenmeler...
Bir çocuk daha doğurmalar...
Borçlara girmeler...
İşi büyütmeler...
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.

Misal ben...
Kapıdaki Rex'i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek,
İki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki...
Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında,
Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?

"Sırtında yumurta küfesi olmak" diye bir deyim vardır;
Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin,
Kendi imalatımız küfeler.

Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazım,
İnadına kök salmak lazım.

Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabii yapanlar, ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek...
Bütçe, zaman, keyif... Denk olsa.
Gün içinde mesela...
Küçücük gitmeler yapabilsek.

Ne mümkün.
Sabah 9, akşam 18
Sonra başka mecburiyetler
Sıkışıp kaldık.
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
Bu kadar ağır olmamalı.

Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı, bir ömür yani.
Ne saçma...
Bahar mıdır bizi bu hale getiren?
Galiba.

Ben her bahar aşık olmam ama
Her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç,
Ama olsun... İstemek de güzel.

CAN YÜCEL

22 Mayıs 2008 Perşembe

Ben Yine Değirmenlere Karşı

Ben bir masal kahramanıyım… Farklı farklı şehirlerde hikayesi olan... Farklı yüzlerle, farklı iklimlerde, farklı hayatlar yaşayan... Bundandır her şarta kolaylıkla uyum sağlamam, bundandır bilinmeyene korkusuzluğum, bundandır yabancıya yakınlığım...

Bir camdan hızla geçip giderken tanıdık tüm mekanlar, geride bıraktığım her kent için ağlarım... Geride kalan sadece bir şehir değil, o şehirdeki bütün yaşanmışlıklardır... Çoktandır artık yabancı olmaktan çıkmış tanıdık yüzler, acı-tatlı anılar... Yeni bir şehre, farklı bir iklime, bilmem ne zaman sonra artık çok tanıdık olacak yabancı yüzlere alışana kadar da bırakmazlar peşimi; sanki kapıdan çıksam aynı bakkaldan ekmek alacağım, penceremi açsam aynı sokağı göreceğim, uyansam aynı odanın duvarlarına bakacağım sanırım; plakalar, posta ve telefon kodları, yeni adresim, yeni telefon numaram hepsinde şaşırırım bir süre... İsim ve yer hafızam çok iyi olmadığından ezberleyene kadar kaybolurum zaman zaman. Ağlarım, eskileri ararım...

Gene bir hikayenin sonundayım... Kapattığım her koli biraz daha uzaklara atıyor beni... Evin içi tamamen boşaldığında ve ben kapımı bir daha açmamak üzere son kez çekip çıktığımda artık bizimle beraber yavaş yavaş uzaklaşan seslerimiz duyulacak duvarlarda... Kimi zaman kederli, kimi zaman mutlu, kimi zaman gülen, kimi zaman ağlayan, kimi zaman kızgın, kimi zaman neşeli... Farklı bir hayat gelip, onların üzerinden bir fırçayla geçene kadar da uğuldayıp duracaklar boş evin içinde... Başka kokular sinecek, başka sesler yerleşecek yine... Ben başka bir yerde kendi rengimi vereceğim başka kokuların, başka seslerin üzerine... Silip temizleyeceğim, yerlerine yenilerini koymak üzere...

"Zaman düşer ellerimden yere,
oradan tahtaboşa
saatler çalışır izinsiz, hep bir sonraya,
resimler sarı güneşsizlikten
duygular değişir
dostlar dağılır dört bir yana, kendi yollarına
Uçurtma uçar sözlüğümden,
geri gelmeyecek bir kuş
yaşanmamış kırıntılar sadece bir düş.
Ve sen, ben; değirmenlere karşı,
bile bile birer yitik savaşçı,
akarız dereler gibi denizlere,
belki de en güzeli böyle..."

BÜLENT ORTAÇGİL

Dibine Not: Alışmaya çalışmak diye bir şey yok, alışmak zorundayım, alışacağım gene...

Degirmenler by Şebnem Ferah on Grooveshark

17 Mayıs 2008 Cumartesi

Pare Pare

Kelimelerin yetmediği anlar olur bazen... Öyle şeyler yaşar ve hissederiz ki ifade etmeye söz bulamayız. Kelimelere sığmaz ruhumuzdaki dalgalanmalar, yüreğimizdeki gel-gitler... Zaten her insanın da belli bir anlama kapasitesi vardır. Siz ne kadar uğraşırsanız uğraşın o anlama kapasitesi ne kadarsa o kadarını alacaktır; ne daha çok ne de daha az...

Böyle zamanlarda şarkılar imdadımıza yetişir. Radyolarda özel programların yanı sıra, bir o kadar da istek programlarına yer vermeleri bu yüzdendir... Hislerimize söz bulamadığımız ya da sadece kuru birkaç kelimeye dökmek istemediğimiz çeşitli duygularımızı şarkılarla ifade ederiz. Yetersiz kalacağından korktuğumuz, içinde bize oldukça yavan gelen kelimelerle oluşturduğumuz bütün cümleler müzikle tamamlanıp, içiçe geçince dünya şaheserleri olup çıkarlar... "İşte bu!" deriz; "bu şarkı nasıl da beni anlatıyor..."

Kendimi bildim bileli listeler tutarım; okuduğum kitapların, etkilendiğim filmlerin, sevdiğim veya sevmediğim şeylerin... Şimdilerde de beni anlatan şarkıları not ediyorum bir yerlere... Geneline baktığım zaman hepsi çok farklı, her biri başka başka insanları anlatıyor sanki ama onların hepsi benim; bazen kararlı, bazen kararsız, bazen cesur, bazen korkak, bazen küçük bir kız çocuğu, bazen bir anne, bazen çağıran, bazen gönderen, bazen açık ve seçik, bazen kaotik... Kimi zaman mutlu, kimi zaman kederli ama hep sevgi dolu...

Bugünlerde de Pare Pare...


Hala dün gibi hatırlarım her anını anıların
Biraz hırçınım bu yüzden, biraz hüzünlüdür hep bir yanım
Hala sızlar için için her biri yaralarımın
Dalgalıdır denizim bu yüzden
Biraz ıssızdır hep kıyılarım
Bir yanar bir sönerim, bir ağlar bir gülerim
Pare pare buruktur hep sevinçlerim


Dağ gibi derya gibi bende acılar, şahidim şarkılar...
Ne zaman ümitle hayata göz kırpsam,
Çiçekler açsam kapıma dayanır sonbahar


Çok erken tanıdım, çok erken tattım cilvesini kaderin
Zamansız büyüdüm şimdi kayıp çocukluk günlerim
Bir yanar bir sönerim, bir ağlar bir gülerim
Pare pare buruktur hep sevinçlerim


Dağ gibi derya gibi bende acılar, şahidim şarkılar...
Ne zaman ümitle hayata göz kırpsam,
Çiçekler açsam kapıma dayanır sonbahar


Peki bugünlerde siz hangi şarkıdasınız?

Pare Pare by Tarkan on Grooveshark

11 Mayıs 2008 Pazar

Anneler, Annelik Yapanlar Ve Annesizler...

SALVADOR DALI-Motherhood circa 1921

Dün 12 Mayıs Cumartesi Aslanlar Günü'ydü; bugün de 13 Mayıs Pazar Anneler Günü...

Bütün annelerin, çok istediği halde anne olamayan, olamamış fakat yüreklerinde kocaman bir annelik duygusu ve şefkati barındıran, yalnızlığa terk edilmiş bütün çocuklarımıza bir aileye sahip olma sevincini yaşatan ve onlara sahip çıkan bütün kadınlarımızın hatta en çok onların anneler gününü kutluyorum.

Ayrıca annesini kaybetmiş, bu Anneler Günü'nde ve belki nicelerinde annesiz bir günün acısını yaşayan, yaşayacak olan, yüreği sızlayan ve daha da acısı bir anneye sahipken ve o hala hayattayken annesiz kalan, sadece doğurmuş olmanın bir anne olmaya yetmediği ve bundan öte birşey görememiş olan herkese benim çok sevdiğim ve her defasında gözlerimden yaşlar süzülerek okuduğum Ataol Behramoğlu'nun bir şiirini armağan ediyorum.

ANNEM YOK ARTIK-1
Annem yok artık.Beni düşünen kalbi yok.Bitti.
Umutsuz olmak istemiyorum.
Umutsuzluğun bir çıkar yol olmadığını biliyorum.
Annem yok artık, yeryüzü çok gördü onu,
Kalabalığın arasında kuş gibi çırpınan varlığını
Çok gördü
Dalgın yüreğini çok gördü
Bizim için çarpan, kaygılarla dolu yüreğini.
Annem yok artık. Bu kesin. Gelinecek bir yere gitmedi.
İşte geldim çocuklar demeyecek
Nasılsın yavrum demeyecek
Sobanın yanında oturup uzatmayacak yorgun ayaklarını,
Sabah kahvaltılarının masası olmayacak artık,
Yine gel demeyecek,
Çıkarken ben kapıdan, çıkıp karanlığa karışırken
Yeni bir dönemi başladı ömrümün,
Annemin olmadığı dönemi,
Onu yüreğimin üstüne nasıl bastırmak
İstediğimi bilemeyecek artık.
Gençlik dönemleri birşey anlatmıyor bana,
Aklımda hep son dönemlerinin annemi
Hayatım sürüp gidecek, annem olmadan,
Çocuklarım olduğunda onlara annemi anlatabileceğim
Sadece.
Fotoğraflarına bakacaklar,
Ufarak, biraz mahsunca bir kadın
Küçücük tozlu pabuçlarıyla merdivenleri tırmanıp
Kapımı açıp girmeyecek
Yüreği dopdolu, trafikten insanlardan şaşkın,
Kocasına sığınan biraz bütün fotograflarında
Hayatım rüzgar gibi akıp geçiyor,
Uğultulu bir rüzgar gibi akıp geçiyor hayatım... 

ATAOL BEHRAMOĞLU

6 Mayıs 2008 Salı

Çocuklar Açlıktan Ölmesin!

Dün akşam gönderilerimden birine yapılan bir yorum beni hem çok sevindirdi hem de düşündürdü... Çünkü ben yorumu okuduğum esnada çocuklarım mutfakta oturmuş, sevinçle günün son öğünü olan çikolatalı mısır gevreklerini yiyorlardı... Akşam oluncaya kadar da neler yememişlerdi ki?

Şu bir gerçek ki çoğu çocuk yemek seçer; bu durum karşısında kimi anne hemen çocuğunun önüne başka alternatifler koyar, kimi anne de benim yaptığım gibi zorlayıcı olmaz ve reddettiği yemeği açlıktan gözü dönüp, büyük bir iştahla yiyeceği ana kadar sabırla bekler. Bekler ki o açlıktan gözü dönmüş bir halde yemeğini yalayıp yutarken açlığın da nasıl birşey olduğunun farkına varsın ve onun beklediği zaman zarfından çok daha fazla bir zaman, üstelik sadece bir lokma ekmek için bekleyen insanların durumunu algılayabilsin; o bir tabak yemeği yiyor olabilmesine, dünyanın şanslı tarafında doğan çocuklardan biri olabildiğine şükretsin.

Maalesef hiç kimse eşit hak ve imkanlarla doğmuyor. Bir kısım çocuk evde pişirilen yemeği beğenmediği için Burger King, McDonald's gibi yerlerde çeşitli alternatiflerle hem karnını doyurup, hem de oyuncağıyla oynarken bir kısım çocuk da bir lokma ekmek bulamadığı için gözlerini hayata kapatıyor. Dünyada her 3 saniyede 1 insan açlıktan ölüyor ve ölenlerin büyük çoğunluğu çocuk...

Sözün özü gelen yorumun akabinde "Birleşmiş Milletlerin Açlık Sitesine Gir Ve Bir Çocuğun Karnını Da Sen Doyur!" türünde bir mesaj görünce öncelikle insan, sonra anne tarafım kayıtsız kalamadı bu çağrıya...

Üstelik yapılacak işlem gayet basit: Şu siteye giriyorsunuz ve karşınıza çıkan sayfanın sağ üst köşesinde gördüğünüz üzerinde "click here to give- it's free" yazan butona tıklıyorsunuz. Böylece tamamen ücretsiz bir yiyecek bağışında bulunmuş oluyorsunuz. Yiyeceğin parası logolarını görmenizle reklamlarını yapan sponsorlar tarafından ödeniyor. Her gün internette çoğu da gereksiz bir sürü şeye tıklayarak saatler harcıyoruz. Lütfen onların arasında her gün bir tık da bu siteye ayırın ve bir çocuğun daha açlıktan ölmesine izin vermeyin. Günde sadece bir bağışta bulunabiliyorsunuz...

İnternet sayfalarında ve gelen maillerde içim parçalanarak, burnumun direği sızlayarak açlıktan iskelet haline dönüşmüş çocukların fotoğraflarını her gördüğümde, "ben ne yapabilirim?"i sorguladığım ve cevapsız kaldığım bütün o günlerin adına bana bu gerçeği bir kez daha hatırlatan ve yazdığı yorumla böyle bir imkandan beni haberdar eden Cem Akkılıç beye teşekkür ediyor ve bu yolda başlattığı kampanyanın daha çok kesime ulaşmasını, başarılarının daim olmasını diliyorum...



"Yoksul bir çocuk görsem

yağmur altında üşüyen

köprü olmak geçer

hiç değilse

içimden"

SUNAY AKIN

4 Mayıs 2008 Pazar

Döngü

"Artık ağlamanı istemiyorum! Bana söz ver!" dedi...
Veremedim...
Çünkü o kadar çok ağlamıştım ki;
Buharlaşıp gökyüzüne yükselen
Ve bir buluttan dökülmeyi bekleyen gözyaşlarım vardı...
Önce hava bozacak,
Ardından üşüten bir rüzgar çıkacak,
Sonra bir iki şimşeğin ardından dökülmeye başlayacaklardı...
Çarpışmanın şiddetine göre belki sicim gibi,
Belki sağanak şeklinde...
Ama birgün mutlaka yağacaktı...

3 Mayıs 2008 Cumartesi

Ah Bu Ben!

 
1 Mayıs benim için sadece İşçi Bayramı'nı ifade eden bir tarih değil. Aynı zamanda eşimin doğumgünü... Hatta 1 Mayıs denince İşçi Bayramı benim aklımın ucundan bile geçmez çünkü günler öncesinden kendimi bu doğumgününe hazırlarım. O'na nasıl bir sürpriz hazırlayacağımı, ne çeşit bir hediye seçeceğimi, ne tür bir yazı yazacağımı düşünür dururum. Amacım her doğumgününü bir öncekinden farklı ve unutulmaz kılmaktır. Üstelik bu doğumgününde izinli olarak evdeydi çünkü akşamında gene bizi 15 günlüğüne ayıracak bir nedenle Ankara'ya gidecekti.

Gece Arda hastalanıp ateşlendiği için sabahın dördüne kadar uyuyamamıştım. Akşama gidecek olduğunu bilmenin verdiği üzüntüyle de keyifsiz, aksi, uykusuz ve herşeyden önemlisi o günü unutmuş olarak kalktım. Genelde daima olduğum gibi neşeli, canlı, kıpır kıpır, esprili bir kadın haline dönüşmem ilk çayımı içip, kahvaltımı edene kadar gerçekleşir. Ama bu sefer ne çay, ne bir gece öncesinden hazırlayıp koyduğum ve sabah kalkınca pişirdiğim sıcacık poğaçalar, ne camın önünde neşeyle ötüşen kuşlar ne de içerden gözüken pırıl pırıl, güneşli hava beni sihirli bir değnek değmişçesine değiştirebildi...


Ah bu ben! Ne gerçekte nasıl bir insan olduğumu hatırlayabildim o gün, ne de eşimin doğumgününü...

Kahvaltıdan sonra giyinip çıktık. Gerçekten hava mükemmeldi. Bu arada eşim ne doğumgününü hatırlamamı sağlayacak en ufak bir cümle kuruyor, ne de herhangi bir serzenişte bulunuyordu. Bizi birbirimizden 15 gün ayıracak, ne şekilde kullanılıyor olursa olsun her zaman sevimsiz bulduğum bilet denilen o kağıt parçasını almak gibi önemli işlerimizi hallettikten sonra burnumuza mis gibi kokusu gelen bol susamlı, çıtır çıtır simitlerimizi alıp bahçede birer akşam çayı içmeye karar verdik. Hala vakit varken mucize gerçekleşmiyor, önüme tarihi gösteren, hatırlatan herhangi birşey çıkmıyordu. Sadece simitle çayın muhabbet ettiği durgun bir moladan sonra evimize döndük. Bu arada ben onun durgunluğunu da sadece akşama gidecek olmasının verdiği keyifsizliğe yoruyordum.

Eve döndüğümüzde gitmesine sadece iki saat gibi bir zaman kalmıştı. Dışarı çıkarken telefonumu yanıma almayı unuttuğumu bile, üzerimi değiştirmek için odaya girip komodinin üzerinde gördüğümde anladım. Sadece bir kısa mesaj alınmıştı (kısa ama çok şey anlatan ve hatırlatan): "Doğumgününüz kutlu olsun. Gün içinde atacağınız 50 kısa mesaj hediyemizdir. Güle güle harcayın. TURKCELL" diye... Bir an bir kokuyu aniden duymuş ve sonra yine aniden kaybetmiş gibi oldum! Beynim durmuştu... "Bugün benim doğumgünüm değil ki" diye düşündüm ama tabii eşimin bir doğumgünümde sürpriz yaparak ve de epey bir para harcayarak yeni bir hatla, bana hediye aldığı bir telefondu bu... Olduğum yere zımbalandım. Tabii ya telefon onun üzerineydi ve doğal olarak satın alırken kendi doğum günü bilgilerini girmişti. Bugün onun doğumgünüydü. Ve ne acı ki ben, onun bana aldığı bir doğumgünü hediyesiyle hatırlıyordum bunu... Hatırlatan da Turkcell'di... Mesajı kapattım; telefonumun ekranında beliren 01/05/2008 tarihine bakakaldım. Şakaklarım zonklamaya, kulaklarım uğuldamaya başladı. O'na ne diyecektim? Nasıl anlatacaktım; hissettiklerimi, üzüntümü, yıkılışımı?

Salonda az sonra yola çıkacak insanların edasıyla kanepenin ucuna oturmuş, televizyon izleyerek vaktin gelmesini bekliyordu. "Hayatımmm?" dememle gözlerimin içine öyle bir baktı ki ses tonumdan nihayet hatırlayabildiğimi anladı ve onun birşey söylemesine vakit kalmadan ben boynuna sarılıp, içimi çeke çeke ağlamaya başladım. Sabahtan beri süregelen eğriliği düzeltmeye ne vakit, ne de gözyaşlarım yetti... Ağlarken hala beni anlamasını ve onaylamasını bekliyordum ama o her zamankinin aksine ne diliyle, ne de yüreğiyle doğruladı beni... Çok kırılmıştı, haklıydı... Nihayet gözyaşı fırtınası dindiğinde ve sakince konuşmaya başladığımızda ise söylediği bütün kelimeler, kurduğu bütün cümleler şu saate kadar hala yüreğimde, aklımda, ruhumda bir çizik olarak kalacaktı...

Gitti... Yalnız kaldım gene... Yalnızlığın tam hizasında aşk mı var? Biriyle yaşamaya alışmak denge mi?
Gitti... Bir otobüsün camında kilometreler, dağlar, tepeler, ormanlar, şehirler aşarak inşallah geri dönüşü olacak bir yolculukla gitti...
Ben? Bense dönülemez bir iç yolculuktayım şimdi...

BALIK HAFIZALI MÜJ (Eşimin Deyişiyle)