27 Haziran 2008 Cuma

Asker Çocuğu Olmak

 - Memleketlerinin olmaması demektir. (Nüfus cüzdanında yazar, "kütük orada..." demekle yetinirler.)

- Doğum yerleri onlar için hiçbir şey ifade etmez. (Tesadüfen o şehirden geçerken kendilerine, "Bak oğlum/kızım sen şu hastanede doğdun" denilir.)


- Ailedeki tüm bireylerin doğum yerlerinin farklı olması demektir.

- Ailedeki herkesin asker gibi yaşaması demektir. (Zira yapacağımız bir hata X şunu yapmış şeklinde değil Y Albayın oğlu/kızı/eşi şunu yapmış şeklinde konuşulacaktır.)

- Her gittikleri şehirde bir önceki şehirle anılmalarıdır. (İzmir'deyken Mardin'li çocuk, İskenderun'dayken İzmir'li çocuk v.b.)

- Okul değiştirme rekorları kırmaları demektir. (Üniversiteye giden 11 yıllık eğitim sürecinde 7 ayrı okulda okumak gibi.)

- Tayin olunan şehirde yeni dostluklar, aşklar kazanıp sonra onları kayıtsız şartsız terk etmeleri ve gittikleri yerde bunları sıfırdan yapabilmek için yırtınmaları demektir. (ki muhtemelen bunu başarıp, "oh ne güzel ortamımı kurdum!" dediklerinde, yeni bir tayin emri babalarının eline ulaşmıştır.)

- Almanya'dan Mardin'e tayin olmak ve orada New York'dan Mardin'e tayin olmuş bir askerin oğluyla/kızıyla arkadaş olmaları demektir.

- Okulun ilk günlerinden nefret etmeleri demektir. (Herkes birbirini tanımaktadır... Onlarsa, "benim gibi yeni biri var mı?" diye bakınıp ilk irtibatı onunla kurmaya çabalarlar. Muhtemelen isimleri sınıf listesine yazılmamıştır. En alta kalemle kendileri eklerler. Numaralarını da bilmiyorlardır. İlk bir hafta böyle misafir sanatçı gibi okula gidip gelirler.)

- Babaları emekli olana kadar evlerinin onlara ait olmaması, oturacakları evi seçememeleri, poster yapıştırırken bile Demirbaşa zarar vermeyelim kaygısı taşımaları demektir.

- Yaşıtları disko ve barlarda günlerini gün ederken onların Doğunun bilmem hangi şehrinde terör korkusuyla yaşamalarıdır.

- Vatan sevgisini kitaplardan okuyarak değil, bizzat yaşayarak öğrenmeleridir.


Tüm bunlara rağmen dışarıdan bakan gözler;

- Onların kamplarda nasıl eğlendiğini,


- Orduevlerinde nasıl ucuza kola içtiğini,

- Lojmanların devlete yük olduğunu,


- Askeri araçlardan bedava istifade ettiklerini,


- Babalarının maaşının ne kadar yüksek olduğunu (!),

- Askerlik zamanları geldiğinde babalarının onlara torpil yapacağını konuşurlar.

Binlerce kez açıklamış olmamıza rağmen, her şeye rağmen bizim tek yaşadığımız babamızın mesleğiyle gurur duymak ve mesai aracı lojmana girdiğinde, tek tip elbiseli insanlar arasından babamızı bulup, koşarak boynuna sarılmaktır.

Bu duyguları anlayan ve paylaşan herkese sevgiler, saygılar...

22 Haziran 2008 Pazar

Si Demain (Total Eclipse Of The Heart)

 
Bazen biraz yalnız kalırım ve sen etrafta olmazsın
Bazen gözyaşlarımın sesini dinlemekten biraz yorgun düşerim
Bazen en güzel yıllarım geçip gitti diye biraz bozulurum
Bazen biraz dehşete düşerim ve sonra gözlerindeki bakışı görürüm
Bazen uçarılığım tutar biraz, vahşi bir şeyler düşlerim
Bazen biraz çaresiz kalır ve bir çocuk gibi kollarında yatarım
Bazen biraz sinirlenirim ve dışarı çıkıp ağlamam gerektiğini bilirim

Ve şimdi sana ihtiyacım var bu gece
Ve sana her zamankinden daha çok ihtiyacım var
Ve sıkıca sarılsan yalnızca bana
Sonsuza dek dayanacağız
Ve yalnızca doğrusunu yapacağız
Çünkü biz birlikteyken asla hataya düşmeyeceğiz
En sonuna kadar sürdürebiliriz bunu
Aşkın üzerimde her zaman bir gölge gibi
Ne yapacağımı bilmiyorum, hep karanlıktayım
Barut fıçısının üstüne oturmuş kıvılcımlar saçıyoruz

Bu gece gerçekten sana ihtiyacım var
Sonsuzluk bu gece başlayacak
Bir zamanlar aşık olurdum ama şimdi içim parçalanıyor
Elimden ne gelir?
Kalbim tam tutuldu
Bir zamanlar hayatımda ışık vardı
Ama şimdi karanlıkta yalnız aşk var
Ne diyebilirim ki?
Kalbim tam tutuldu

20 Haziran 2008 Cuma

Düşe Kalka Çarpan Yüreğim


Lapa lapa kar yağıyordu Eskişehir’e… Ben Eskişehir’i ayaklarımın altına seren resimdeki binanın çatısında düşe kalka yürüyen insanları seyrediyordum. Kalbim düşe kalka çarpıyordu.

Kardeşim, “sağlıkta ve hastalıkta, zenginlikte ve yoklukta…” diye başlayan iki kişilik bir hayat serüveninin ilk adımını atmış, nişanlanmıştı. Gecenin sonunda lapa lapa yağan karın beyaz aydınlığında vedalaşırken, sol yanı da gövdelerimize yapışıp bizle beraber yola çıkmaya hazırlanıyordu… “Kendine iyi bak, sana bir şey olmasın..." dedik kalan yerlerine...

Lapa lapa kar yağıyordu Eskişehir’e… Ben çoktandır iki yüreğin attığı bedenimi yatağa uzatmış, benim düşe kalka çarpan yüreğimin tuhaflığını hissedip üzülmesin diye karnıma dayadığım kulaklıkla diğer yüreğin sahibine Vivaldi Dört Mevsim dinletiyordum yola çıkmadan önce...

Lapa lapa kar yağıyordu Eskişehir’e… Biz artık No. 2 Sol Minör “L- estate” Yaz konçertosuyla üşümüyorduk… Düşe kalka çarpan yüreğimin buzları eriyordu yavaş yavaş...

 
Lapa lapa kar yağıyordu Eskişehir’e… Fatih ekspresi rayların üzerinde hızla savuruyordu eriyen yüreğimi… Lapa lapa kar yağıyordu cama ve tek kişilik koltukta ben artık iki kişiydim. 

Lapa lapa kar yağıyordu Eskişehir’e... İl sınırına kadar yanımdaydı sanki ve sonra aramıza yollar, yabancı kollar, zor yıllar girdi.


İstanbul’a dönünce annemde kalan, kırmızı deri bir kutu içindeki fotoğraflarımıza baktım; balkonda çekilen basma pijamasıyla bana kedi gibi sokulmuş siyah-beyaz 3 yaşı… Araba çarpıp bacağını kırdığında alçılı bacağıyla bile yüzünden muzip gülümsemelerin eksik olmadığı ve benim, “ya kardeşim artık yürüyemezse!”diye sırf ağlamak için ikide bir banyoya saklandığım 5 yaşı… Sabah gözümü açtığımda gördüğüm manzarayla beni şoka sokan; aynanın önünde, elinde babamın bıyık makası kaşlarını kırptığı ve sonradan “gözüme girip beni rahatsız ediyorlardı” diye kendini savunduğu 6 yaşı…

Beraber gidilen piknik yerleri, kafeler... Her sevgilisine beni de tanıştırdığı banklar, parklar, çay bahçeleri… İlk gençlik yılları… Adalar, Porsuk Çayı kenarları, Hamamyolu, Orman Fidanlığı… Tıka basa karnımızı doyurduğumuz “Doy Doys”. Genelde elimizde babama giden yemek dolu sefertaslarıyla kıkırdaya kıkırdaya geçtiğimiz Savtekin Caddesi…
Komşu Emel teyzeden alıntı replikler, Sevim Hanım ve nicelerinin taklitleri… Başkalarına garip ve anlamsız gelen ama bize hele şimdilerde milyonlarca şey ifade eden sonu gelmeyen, bitip tükenmeyen gülme krizleri…

Ve şimdi büyüyüp bir aile kuran koca adam…

Biliyorum bir tek ben yaşamıyorum bu durumu, hayatın düzeneği böyle ama ben sevgide bencilim. Sevdiklerim bir tek bana ait olsun istiyorum. Çok sevdiğim bir insanın benimle yaşadıklarını artık bir başkasıyla yaşadığını düşünmek hasta ediyor beni ve bir türlü iyileşemiyorum.

Eskiden aramızda sadece kilometreler olurdu ve çok özlediğimizde o kilometreler, bana mısın demezdi! Çıkıp gelirdi, “özledim!” diye… Şimdi aramızda hem kilometreler hem de yabancı kollar var. Aramıza yollar, yabancı kollar, zor yıllar girdi… Önce ben bir aşkla savruldum şehirden şehire, sonra o bir aşkla çakılıp kaldı başka bir şehirde…

Aslında sürekli gurbette olan ve hep bırakıp giden ben olsam da vedaları sevmiyorum. “Geride kalmak mı, geride bırak mı daha zor ?” diye sorsanız sanırım ben gene bencilce, “geride bırakmak!” diye cevap veririm ama lapa lapa kar yağan, ayazlar içinde bembeyaz bir şehirden rayların üzerinde düşe kalka çarpan ve tutunacak hiçbir şey bulamayan bir yürekle ve binlerce anıyla dolu bir kafayla çıkarsanız bu sorunun başka bir cevabı olmuyor, olamıyor…

Lapa lapa kar yağıyordu Eskişehir’e… Annemin, ben burnumu çeke çeke ağlarken, " Aman mutlu olsun da uzak olsun kızım” sözü bana üç beden büyük geliyordu. Zira o gece sabaha kadar bencilce bir tek ben sevmek istedim onu, bir tek benimle gülsün, benimle dalga geçsin, benim yanımda olsun, çat kapı çıkıp bana gelsin eskisi gibi…

Burnumda tüttü daha Fatih Ekspresinde… Valla ben değil, rayların üzerinde oradan oraya savrulan yüreğim özledi…



17 Haziran 2008 Salı

Yürekleriyle Konuşan, Gözleriyle Gülen Kadınlar...

Bir kadını tanımak...

Bütün gel-gitleri, kaprisleri, küçük şımarıklıkları, korkuları, şaşkınlıkları, hercailikleri, hayal kırıklıkları, aşkları, terk edilişleri, başarıları, başarısızlıkları, kurnazlıkları, saflıkları, çocuk ağızları, şirinlikleri, küçük yalanları, büyük itirafları, kocaman yürekleri ile kendi olmaya çalışan kadınları tanımak...

Bir kadını sevmekle başlar her şey ama, bir kadını tanımakla varılır hayatın sırrına. Bir kadını tanımaya soyunmak zor ama keyifli bir yolculuğa çıkmaktır. Dört mevsimi bir yürekte buluşturur, bu yüzden de sürekli şaşırtırlar. Sürprizlerin ardı arkası kesilmez. Zordur anlamak onları. Benzemek gerekir anlayabilmek için belki de! Kendi zekasını hatırlatanları sever, sevgisini göstermekten ürkmeyenleri, sürprizlere hazırlıklı olanları bir de. Muson yağmurları gibi yağarken, Sahra' da çöl fırtınası koparıp ardından güneş olup ısıtabilirler. Dedim ya bir dünyadır kadınlar, yürekleriyle konuşan, gözleriyle gülen...

Bir kadını sevmekle başlar her şey ama, bir kadını tanımakla anlaşılır, hayatın sırrına ancak aşkla varılacağına. Sevgi arsızıdır kadın. Verdiğinden daha fazlasını isteme bencilliğini gösterecek kadar sevgi arsızı... Bu yanını doyurunca şımaracağından korkanlar, birlikte çoğalacaklarını bilmeyenlerdir. Bir kadını sevmekle başlar her şey ama, bir kadını tanımakla kanat çırpılır özgürlüğün bütün maviliklerine. Kendine inananlara, aşka inananlara koşar. Hem yaman bir aşk avcısı, hem de engebeli yollarda koşmaktan bitap aşk yorgunudur kadın. Bir kadını sevmekle baslar her şey ama bir kadını tanımakla çıkılır keyifli serüvenlere. Hayatla dalga geçmesini bilir kadın, tıpkı kendiyle dalga geçmesini bildiği gibi. Ağız dolusu gülüşlere teslim olur. Bir kadını sevmekle başlar her şey ama bir kadını tanımakla tanık olunur tutkuların gücüne. Göze alandır kadın. Çekip gitmeyi, sahip olduklarından vazgeçmeyi, karşılık beklememeyi...

Mücadele eder, kızar, bağırır ama hep sever. Dedim ya bir dünyadır kadınlar, yürekleriyle konuşan, gözleriyle gülen... Yüreğini sevgiye açan ve sevmekten korkmayan bütün kadınlar gibi... Şimdi bir düşünün, kaç kadını değil bir kadını tanıyabildiniz mi bugüne değin? ? ?

Tanrı, kadınlara geçmişi ve geleceği, erkeklere ise yaşadığı günü armağan etti, kadınlar geniş bir zamana yayıldıkları için huzursuz, erkekler daracık bir zamana sıkıştıkları için anlayışsız olurlar.

AHMET ALTAN

14 Haziran 2008 Cumartesi

Binbir Gece


Binbir gece... Kanal D'nin reyting rekortmeni dizisiymişşş, her salı akşamı milyonları ekran başına kilitliyormuşşş... Nedense ben hiç kilitlenemedim. Haa denemedim değil ama olmadı bir türlü, bağlanamadım diziye... Bir ara bağlanacak gibi oldum ama dizide gelinen şu nokta beni bağlanmaktan alıkoydu ve dizi benim için bitti.

Seyredenler bilirler dizinin başlarında Şehrazat'a Onur kadar hatta belki ondan da fazla aşık olan birisi daha vardı; Kerem... Bennu Kerem için yanıp tutuşurken, bütün gün işyerinde onu görerek karşılıksız aşkı için acı çekerken ve bir de bu yetmezmiş gibi geceleri rüyalarında bile onu sayıklarken Kerem de aynı duyguları Şehrazat'a besliyordu. İkisinin aşkı da karşılıksızdı, ikisinin aşkı da imkansızdı. İki çocukluk arkadaşı, iki dost, iki iş ortağı bu adamlar; Onur ve Kerem Şehrazat yüzünden karşı karşıya gelmişler ve hatta iş ortaklıklarını bozmayı bile düşünmüşlerdi bir ara... Onur özenle seçtiği ve üstüne basa basa ağzından çıkardığı kelimeleriyle Kerem'e, "Şehrazat benim-dir, konu ka-pan-mış-tırrr..." diyerek bu konuda ne kadar acımasız ve ciddi olduğunu ortaya koymuştu. Uzatmaya gerek yok Kerem kaybetti. Zor da olsa acıyla her şeyi kabullendi ve Şehrazat'ı güya aklından da yüreğinden de sildi. Tam uzaklara gitmeye karar vermişken geri döndü ve benim için dizi de bu kararla birlikte bitti.

İnsan deli gibi aşık olduğu, tutkuyla bağlandığı bir kadını bu kadar çabuk unutabilir mi, sevdasını bu kadar kolay teslim edebilir mi? Kalmayı tercih ederek onu başka bir adamın kollarında, yanında, yöresinde görmeye dayanabilir mi? Peki ya diğerleri?
Onur örneğin; bu adamın sevgilisine, müstakbel eşine ve en son duyduğuma göre eşine bir zamanlar büyük bir tutku duyduğunu, bu kadını saplantı haline getirdiğini, aşkından kadehlerde boğulduğunu bile bile sanki hiçbir şey yaşanmamış, olmamış gibi yaşamaya nasıl devam eder? Keza Bennu da, Şehrazat'tan yüzde yüz emin olsa da kocasının bir zamanlar ona karşı yoğun duygular ve büyük bir aşk beslediğinin en yakın şahidi olarak nasıl artık ikisini sadece birer dost olarak görebilir?

Arkadaşlık, dostluk bunlar yüce değerler ve kavramlar fakat araya aşk, tutku vs. girince...? Aşk ve tutku insanın gözünü döndüren, insana deli cesareti veren ve her türlü değeri ayaklar altına aldıran bir şey... Normalde bu tür bir olayda taraflar özellikle kadınlar birbirine girer, hakaretlerin, kıskançlıkların, suçlamaların ardı arkası kesilmez. En az bir kişi katil olur, kaç kişi ölür bilemem... Gazetelerde bu tarz olaylardan sonra okuduklarımız genelde böyle haberlerdir. "Tamam işte, onlar da medenice davrandılar, aralarında anlaştılar ve gül gibi geçinip gidiyorlar. Bu devirde olması gereken de bu..." mu diyorsunuz? Valla ben de kendilerini kutluyorum. Arkadaşlığın, dostluğun ve anlayışın galip gelmesi süper ama benim böyle bir konuda asla beceremeyeceğim bir şey...

Kocamın bir zamanlar deli gibi aşık olduğunu bildiğim kadın, benim hala "canım-ciğerim, arkadaşım-dostum" olamazzz! (Bu kısmı Onur gibi söyledim. =) Korkmayın katil olmam =) fakat yüreğimi kanata kanata, içimi acıta acıta yardan değil ama serden geçerim...

Sevgilerimle...

11 Haziran 2008 Çarşamba

Aynadaki Kadın Ve Yağmurda Kayan Yıldızlar

Kadın yeni bir güne gözlerini açtığında, evdeki seslerden herkesin uyanmış olduğunu anladı. Televizyonda Luli kanalı açıktı; her hafta sonu sabahlarında olduğu gibi... "Bir kare, bir üçgen, bir daire... Şekillerin dünyasıııı bizleri bekliyoooor, araştırın onlarıııı bulun bakalım" şarkısıyla çocuklara bir çizgi film kanalından verilebilecek olanın en iyi şekliyle geometrik şekiller öğretiliyordu.

Kadın yattığı yerde içinden söylemeye başladı, "bir kare, bir üçgen, bir daire... şekillerin dünyasıııı bizleri bekliyoooorrr..............." Sonra gözlerini tavanda gezdirdi bir süre... Yine, yeniden aynı bir güne başlamamak için elinden geldiğince oyalanmaya çalışıyordu yatağın içinde. Eli telefonuna uzandı, saate baktı önce, sonra mesaj kutusunu boşalttı; gelenler, gidenler...... Ardından tüm çağrıları... Bir hafiflik duydu... Sanki kendi içini boşaltmıştı... O hafiflikle tam kalkmak için doğrulurken adam girdi içeri, eğildi kadını yanağından öptü, "Günaydın aşkım!" diyerek... Kadın, içindeki zifiri karanlığa rağmen, "Günaydın!" dedi...

Banyoya girdi, aynaya baktı bir süre, en çok gözlerinde oyalandı... Gündüz bile yıldızların ışıdığı gözleri donuktu şimdi, yüreği gibi, kanı gibi, hayatı gibi... Yıldızlar kaymaya başladılar yanaklarında, parlıyorlardı şimdi... Kadının içindeki bütün parlaklıkları bir mıknatıs gibi çekerek, tek tek, lavaboda suyla sabunun son yolculuğuna katılarak, katıla katıla kayıyorlardı... Adam girdi içeri; kadının içinde kopan fırtınalardan epeydir habersiz "Ne oldu ki?" diye düşündü... "Hasta mısın?" diye sordu. Bir anlam veremedi, belki vermek istemedi... Kadını kahvaltı masasına oturttu, önüne bir fincan çay koydu, sonra hiçbir şey olmamış gibi çocuklarla sohbet ederek yemeye başladı.

Kadın mermer gibi soğuktu, sırtına vuran güneşe rağmen üşüyordu, tir tir titriyordu. Büyük çocuk, "Çayından iç anne, ısınırsın" dedi; küçük çocuk, "Çok sıcak, yanarsın ama!" dedi... Isınmak, yanmak, patlamak, tutuşmak... Çoktandır hiçbir şey ısınmıyor, yanmıyor, patlamıyor, tutuşmuyordu. Her şey sıradandı, kadın bir dakika sonra ne olacağını bilerek yaşıyordu. Adam, "Yesene..." dedi. Kadın, "Canım istemiyor" diyerek kalktı sofradan. Adam bağırdı, "Senin derdin ne? Rica ediyorum buraya gel ve kahvaltını et!" Kadın odasına doğru giderken adam, " Anlamıyorum, anlamıyorum, gerçekten anlamıyorum..." diye söyleniyordu. Kadın, "Ve hiçbir zaman da anlayamayacaksın!" dedi içinden.

Adam mutfakta söylenerek, tabakları ve bardakları birbirine vurarak ve mutfak dolaplarını çarparak çoğu yenmemiş kahvaltı sofrasını topluyordu. Kadın "O'na nasıl anlatabilirim?"in hesabını yapıyordu; hissettiklerini, isteklerini, hayallerini, umutlarını, beklentilerini, hak ettikleri ve etmediklerini, nasıl bir mutsuzluk içinde olduğunu, üzüntülerini...... Bir yolu var mıydı; kavga etmeden, sesler yükseltilmeden?

Adamın bütün olumsuzlukları görmezden gelme huyu vardı. Çirkinliğe, mutsuzluğa, umutsuzluğa, hastalığa, acıya, hataya kapılarını kapatmıştı. Yok-muş gibi, memnun-muş gibi, mutlu(y)-muş gibi, güzel-miş gibi, sağlıklı(y)-mış gibi yapıyordu. Muş gibi, mış gibi, miş gibi oyunu oynuyordu belki de... Ama oyunlar bir süre sonra biterdi; yorulurduk ve oyundan çıkardık. O yorulmuyor muydu? Kadın çok yorgundu. Devam edemeyecek kadar yorgun... Bir şeylerin azaldığını hisseder hissetmez adamın ertelemelerinden yorulmuştu kadın, çıplak duygularını sağa-sola saklamaktan, üzerini örtmekten... Görmüyor muydu yoksa? Azalan ışığı, sıcaklığı... Bilmiyordu kadın. Belki de ortada hiçbir şey yoktu ve belki de o büyütüyordu her şeyi... Belki de regl dönemlerinin gelirken yanından asla eksik etmediği kankası, o lanet sendromlardan biriydi bu da... Bilmiyordu kadın, hiçbir şey bilmiyordu...

Adam hızla odanın kapısını açtı, tartışmaya başladılar. Tartışma büyüdü, sesler yükseldi, sesler boğuldu, araya hıçkırıklar girdi, kadın yastıklara gömüldü. Yüzü, elleri sırılsıklamdı. Adam ayakta, sonradan pişman olacağı, yüreğine tamamen aykırı, inanmadığı sözcükleri birbiri ardına sıralıyordu; kadın duyduklarına inanamıyor, elleriyle kulaklarını kapatıyor fakat kapattıkça kelimeler büyük harflerle daha çok yankılanıyordu... Kadın konuşamıyordu, bir ara deneyecek olsa düşündükleriyle ağzından çıkanlar birbirini tutmuyordu. "Yüksek sesle düşünsem" diye diledi kadın kayan yıldızlarıyla, "ve o da dinlese... hiç konuşmadan, düşüncelerimi kesmeden, sayıklama gibi..."

Kara güvercinler doldu odaya... Çirkin eller, gözler serseri, gelen lekeli, giden lekeli, çelişki, histerik kişilik, sevgi çemberi delik-deşik... Adam ve kadın bir zindan içinde birbirine kelepçeli... Umutsuzca onları birbirinden sonsuza dek ayıracak anahtarı aramaya devam ediyorlardı, peki gerçekten bulmak istiyorlar mıydı?

Kadın kanat çırpan kapkara güvercinlerin arasında, güçlükle giysi dolabına yöneldi, eline ilk gelen şeyleri aldı ve adamın, "işte sen busun!" bakışlarının önünde üzerine geçirdi. Ağlamaktan şişmiş ve kızarmış gözlerine güneş gözlüğünü taktı ve kapıyı çarparak çıktı. Yağmur yağıyordu, çok serindi, kadın ürperdi... Garip bakışlardan sıkıldı, gözlüğünü çıkardı ve kayan yıldızlarıyla bir dilek daha diledi; "daha çok yağsın yağmur ve gizlesin kayan yıldızlarımı..."

Sağanak yağmur kayan yıldızları gizleyebilir mi? Şimşeklerin gürültüsü hıçkırıkların sesini örtebilir mi? Dağılmış ve paramparça olmuş bir yürek terminalde hiç binilmeyecek bir otobüsü beklerken iyileşebilir mi, canlılığını ve renklerini kaybetmiş bir kişilik rengarenk pazar tezgahlarında yeniden eski rengine ve şekline dönebilir mi, acı aşkla kardeş mi, birisiyle yaşamaya alışmak ve onun açtığı yaralarda bile pansuman ve yara bandı olarak gene onu aramak denge mi? Katlanmanın sonu nedir? Aşkımızın yüzde kaçını kendimiz yaşıyoruzdur? Özgürlük yanlış sonları da göze almak mıdır? Duyguların birden ya da yavaşça artarak ortaya çıkan boşluğunda bocalama mı başlar? Yalnızlık nereye saklanır? "Aşk gelecek, cümle dertler bitecek" demiş birisi, bitmediğine göre demek ki esas olarak içinde döndüğümüz dünya mı dert dolu?

Kadın beyninde dönüp duran ve asla cevap bulamadığı sorularıyla böyle anlarda her zaman buluştukları yere gitti. Adam; yanında çocuklar, önünde bir fincan çay oturuyordu öylece... Kadın ona doğru yürürken bakışları buluştu. Gülümsediler... Pırıl pırıl bakıyorlardı. Kadın otururken, "nerelerdeydin?" diye sordu adam, "deli gibi merak ettim!"
"Beni seviyor musun?" diye sordu kadın...
Her zamanki gibi, "çooooooooooooooooooooook" dedi adam.
Adam kadını kendine, saçlarının kokusunu içine çekti, kadın daha çok sokuldu adama...
Yağmur deli gibi yağıyordu, rüzgar şiddetlenmişti ama üşümüyordu artık kadın, titremiyordu evinin sıcağındaki gibi...

görsel: PABLO PICASSO - Girl Before a Mirror 1932

Kara Güvercin by Zuhal Olcay on Grooveshark

2 Haziran 2008 Pazartesi

Pazar Sürprizim: Toi Jamais

Geçen gecelerden birinde eşimle oturmuş, yenilemeye karar verdiğimiz yatak odası mobilyamız için ön fikir olması açısından internette mobilya sitelerini geziyorduk. Casa Mobilya'da birbirinden güzel ürünler, -aşağıda dinleyebileceğiniz- muhteşem bir parçayla gözümüzün önünden geçiyordu. Artık yatak odası mobilyaları değil; beni mobilyaları izlemekten alıkoyacak kadar etkileyen bu parçayı bulmaktı amacımız. Eşimin fransızca bilgisine, yüzlerce şarkıdan oluşan arşivine ve kulağına güvenerek onu google ile başbaşa bıraktım ve ben, saat çok geç olduğu için onun pc başında uyumaması açısından sert bir kahve yapmak üzere mutfağın yolunu tuttum; döndüğümde bu parçayı bilgisayarımda görmek istediğimi belirterek... 

İki fincan kahveyle geri döndüğümde hayal kırıklığına uğradım; bulamamıştı. Ne şarkının adı, ne de bu şarkıyı seksi bir ses tonuyla seslendiren hatun hakkında en ufak bir ipucu ve fikrimiz vardı. Bir süre de beraber aradık. Hatta ben, bir ara eşimin, "deli misin?" der gibi gözlerime devrilen gözlerine aldırmadan, Casa Mobilya'yı aramayı bile düşündüm. Off takınca fena takıyorum, ne olacak benim bu halim? Bu arada, "acaba bu mudur?" diye alakasız ama süper şarkılar keşfettik.

O geceden sonra bu pazar sabahı eşim, "çabuk kalk!" diyerek yüzümü bile yıkamama fırsat vermeden resmen beni yataktan sürükleyerek bilgisayarın başına oturttu ve winamp'a tıkladığında Catherine Deneuve yumuşacık ve seksi sesiyle Toi Jamais diyordu. Bugüne kadar iş temposu yüzünden aramaya vakti olmamıştı ve bugün günlerdir uykusuz olmasına rağmen bana sabah sürprizi yapmak için erkenden kalkmış ve şarkıyı bulmuştu... 

Şarkı Jeanne Manson klasiklerinden fakat ben yumuşak bir tarzı olduğu için Catherine Deneuve'den dinlemeyi sevdim. Daha dokunaklı ve daha neşesiz söylüyor, insanın içine işletiyor şarkıyı... Üstelik Catherine Deneuve bu şarkıyı benim de izlediğim; 8 kadının 8 ayrı şarkıyı seslendirdiği, her kadının bir çiçeği simgelediği, Agatha Christie romanları tadında ve tiyatral bir tarzda çekilmiş 8 Femme adlı filmde seslendirmiş. Şarkıyı değil ama filmi hatırladım. Sürprizlerle dolu, bir cinayeti çözme aşamasında insanların maskelerinin nasıl birer birer düştüğünü anlatan ve içinde bir tek erkeğin bile gözükmediği, müzikal izliyormuşum hissine kapıldığım ama izlerken sıkılmadığım bir filmdi...
İşte bu da klibi:


Toi Jamais
ils veulent m'offrir des voitures
bana arabalar almak istiyorlar

des bijoux et des fourrures
takılar ve kürkler
toi jamais
sen asla
mettre à mes pieds leur fortune
bütün servetlerini ayaklarıma sermek
et me décrocher la lune
Ay'ı benim için sökmek
toi jamais
sen asla
et chaque fois
ve her seferinde
qu'ils m'appellent
bana seslendiklerinde
ils me disent que je suis belle 
güzel olduğumu söylüyorlar
toi jamais
sen asla
ils m'implorent et ils m'adorent 
bana yalvarıyorlar ve bana tapıyorlar
mais pourtant je les ignore 
oysa ki ben onları reddediyorum
tu le sais
biliyorsun
homme 
erkek
tu n'es qu'un homme 
sen sadece bir erkeksin
comme les autres 
tıpkı diğerleri gibi  
je le sais 
biliyorum
et comme 
ve tıpkı
tu es mon homme 
benim erkeğim olduğun gibi
je te pardonne
ben seni affediyorum
et toi jamais
ve sen asla
ils inventent des histoires 
hikayeler uyduruyorlar
que je fais semblant de croire 
benim inanıyor numarası yaptığım
toi jamais
sen asla
ils me jurent fidélité 
bana sadakat yemini ediyorlar
jusqu'au bout de l'éternité 
sonsuza dek
toi jamais
sen asla
et quand ils me parlent d'amour 
ve bana aşktan bahsettikleri zaman
ils ont trop besoin de discours 
onların birçok söze ihtiyaçları var
toi jamais
sen asla
je me fous de leur fortune 
servetleri umrumda değil
qu'ils laissent là 
bıraksınlar
où est la lune 
Ay'ı olduğu yerde
sans regret 
pişman olmaksızın
homme, 
erkek
tu n'es qu'un homme
sen sadece bir erkeksin
comme les autres
tıpkı diğerleri gibi
je le sais 
biliyorum
et comme
ve tıpkı
tu es mon homme 
benim erkeğim olduğun gibi
je te pardonne 
ben seni affediyorum
et toi jamais 
ve sen asla
tu as tous les défauts que j'aime 
sende benim sevdiğim bütün defolar var
et des qualités bien cachées
ve çok iyi saklanmış kaliteler
tu es un homme, et moi je t'aime 
sen benim erkeğimsin ve ben seni seviyorum
et ça ne peut pas s'expliquer 
ve bu açıklanamaz
car homme
çünkü erkek
tu n'es qu'un homme
sen sadece bir erkeksin
comme les autres 
tıpkı diğerleri gibi
je le sais
biliyorum
et comme
ve tıpkı
tu es mon homme
benim erkeğim olduğun gibi
je te pardonne 
ben seni affediyorum
et toi jamais
ve sen asla


Dibine Not: Hiçbir şeyi ve hiç kimseyi kıskanmıyorum bu Fransız'lar kadar; çok romantik bir dilleri var. Adamlar küfür etseler, ağızlarından "seni seviyorum, sana tapıyorum" der gibi çıkıyor kelimeler...