29 Ekim 2008 Çarşamba

Kadın Devrimi Cumhuriyet'le Başladı

Türkiye'de gerçek anlamda kadın devrimi 1923'le başlar. Mustafa Kemal öncülüğünde başlayan kadın devrimi Cumhuriyet'in ilanıyla öncelikle eğitim, öğretim ve meslek sahibi olma üzerinde kendini göstermiştir.

Kadın haklarının temelini oluşturan en önemli düzenleme ise Medeni Kanunla getirilen yasal düzenlemelerdir. 1926 tarihli bu kanun ile çok eşlilik ortadan kaldırılmış ve her alanda kadın-erkek eşitliği sağlanmıştır. Ayrıca resmi nikah zorunluluğu getirilmiştir. Böylelikle evlilikler devlet güvencesine alınmıştır. Bunların yanı sıra kadına da boşanma hakkı, velayet hakkı ve eşit miras hakkı tanınmıştır. Yani kadınlar yasal olarak özgürleştirilmişlerdir.

Kadınlara toplumsal yaşamda tanınan özgürlüklerin yanı sıra siyasal yaşama da katılma hakkı verilmiştir. Kadına Seçme ve Seçilme hakkı tanınmıştır. 3 Nisan 1930'da Belediyelere seçme ve seçilme olanağına kavuşmuş, 1934 yılı Aralık ayında ise Büyük Millet Meclisine üye olma ve genel seçimlere katılma hakkını elde etmiştir. Böylelikle Türk kadını, Atatürk sayesinde bir çok Batı ülkesinden daha önce siyasal yaşama katılma hakkını elde etmiştir. 1935 Genel Seçimleri'nde ilk kadın milletvekilleri Türkiye Büyük Millet Meclis'inde erkeklerle birlikte yerlerini almışlardır. Atatürk bu kararı şöyle değerlendirmiştir; "Bu karar, Türk kadınına sosyal ve siyasi hayatta bütün milletlerin üstünde yer vermiştir. Çarşaf içinde, peçe altında ve kafes arkasındaki Türk kadınını artık tarihlerde aramak lazım gelecektir. Türk kadını, evdeki medeni mevkiini salahiyetle işgal etmiş, iş hayatının her safhasında muvaffakiyetler göstermiştir. Siyasi hayatla, Belediye seçimleriyle tecrübe kazanan Türk kadını bu sefer de milletvekili seçme ve seçilme suretiyle haklarının en büyüğünü elde etmiş bulunuyor. Medeni memleketlerin birçoğunda, kadından esirgenen bu hak, bugün Türk kadınının elindedir ve onu salahiyet ve liyakatle kullanacaktır."

Ulu önder Atatürk 30.08.1925 tarihli konuşmasında kadınların toplumsal açıdan ne denli önemli varlıklar olduğunu şu sözleriyle bir kez daha vurgulamıştır: "Bir toplum, bir ulus erkek ve kadın denilen iki tür insandan birleşmiştir. Olanaklı mıdır ki, bir yığının bir parçasını ilerletelim, ötekine göz yumalım da yığının tümü ilerlemiş olabilsin? Olanaklı mıdır ki, bir toplumun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça öteki yarısı göklere uçabilsin? Kuşku yok ilerleme adımları iki türce birlikte, arkadaşça atılmak ve ilerleme ile yenileşme alanında beraber aşamada bulunmaları gerekir." Yani Atatürk Türk toplumunun kalkınmasının her iki cinsin, kadınla erkeğin, bir arada kalkınmasıyla olası olduğunu kavramış ve gerçekleştirdiği tüm devrimleri bu doğrultuda hazırlamıştır.

Eğitim alanında da kadının erkekle eşit olması gerektiği vurgulanmıştır. Kadına eğitim özgürlüğü sağlanmıştır. Kız çocuklarının okula gönderilmemesi gerektiği düşüncesi ortadan kaldırılmıştır.

1934 yılında yayın yaşamına başlayan Cumhuriyet Kadını Dergisi'nin ilk sayısında yer alan tanıtım yazısı Cumhuriyet dönemi kadınının niteliklerini de iyi bir biçimde özetlemektedir: Cumhuriyet devrinde yaşayan kadın bir cepheli kadın değildir. Bütün manası ile iş hayatında olduğu kadar eğlenceli cemiyet hayatında da kendisini gösteren kadındır. Fikir kadını olduğu kadar süs kadınıdır. Cumhuriyet kadını fikir mücadelelerine, edebiyat hareketlerine, spora ve aynı zamanda ev kadınlığına, anneliğine ve zevceliğine merbut mükemmel kadındır.
Bu tanımlamadan da anlaşılabileceği gibi Cumhuriyet kadını, özel yaşamında olduğu kadar toplumsal yaşamda da başarılı, kendi iç dünyası ile olduğu kadar dış dünya ile de barışık kadındır.

Cumhuriyet döneminde kadına her türlü hak ve özgürlük tanınmış olmasına karşın bugün halen kadınlarımız ezilmekte ve savaşım vermek zorunda kalmaktadırlar. Prof. Dr. Bahri Savcı'ya göre bunun nedeni çok açıktır: "Türkiye, hala, din sömürücülüğünün, sosyo-politik ve kültürel eskil (arkaik) dogmalarının baskısı altındadır; düşünmek, düşüncelerini demokratik yollarla eyleme geçirmek için, bu yeryüzünün bütün sorunlarını, us bilim, bilimsel mantık ölçütleriyle gözden geçirmek-eleştirmek-eyleme vurmak algısından yoksunluk içindedir."

Günümüz toplumunda kadınlar hem iş yaşamında, hem aile yaşamında savaşım vermek zorunda kalmaktadır. Bu durum yalnızca ülkemize özgü bir durum değildir. Ancak ülkemizde eğitim düzeyinin tüm çabalara karşın son derece düşük olması, kadınların erkek egemen düşünceyi benimsemelerini kolaylaştırmaktadır. Türk kültürü, erkek egemenliğini meşrulaştıran, ataerkil değerleri yücelten ve kadınları kendi yerlerinde tutan cinsel işbölümünü sorgulamasız benimseyen bir kültürdür ve kolayca tahmin edilebileceği gibi kadınların yeri, kadınların kendileri tarafından belirlenmiş değildir. Ülkemizde kadınlar gelenek, görenek ve dinin baskısıyla, eğitimsizlik nedeniyle erkek egemen toplumun belirlediği sınırlar içerisinde yaşamaktadır. Evleninceye kadar babasının, evlendikten sonra kocasının egemenliği altında yaşayan kadın, kendi kararlarını almaktan yoksun bırakılmaktadır. Günümüzde Türk kadını yasal olarak bir çok hak ve özgürlüğe kavuşmuş bulunmaktadır. Ancak gerçekleştirilmesi gereken en önemli kadın hareketi, bu hak ve özgürlüklerin toplumda yaygınlaştırılmasını sağlamaktır. Gerek kadınların, gerek erkeklerin bu hak ve özgürlüklerden yararlanabilecekleri bir bilinç düzeyine ulaşacakları bir ortam yaratmaktır.
CUMHURİYET BAYRAMI'MIZ KUTLU OLSUN!

Dibine Not: Yrd.Doç.Dr Aslı Yapar Gönenç'in, "4.Boyut-Cumhuriyet 80.Yıl Özel Sayısı"ndaki yazısından alıntıdır.

22 Ekim 2008 Çarşamba

Çekmece

Büyüklerle ben yapamıyorum
çocuklar da almıyor beni oyunlarına
devlet dairesinde
yangından kurtarılmayacak
sıkışmış bir çekmece gibiyim
açılamıyorum sana

Kardeşiyle sokaklarda hep
bir örnek giydirilen sen
nasıl sevmezsin eşitliği
yürürken düşen çoraplarını
aynı hizaya getirmek için
annen değil miydi önünde diz çöken

Öpüşme sahnesinin tam ortasında
içeri girdiğin yazlık sinemanın
yer göstericisiyim
yürüyorsun fenerimin ışığında
yer: Kız Kulesi
ve sonu ayrılıkla bitecek
hüzünlü bir aşk filmini oynuyor
beyaz duvarında

Bir kez olsun çıkmazken ağzından
seni sevdiğimi
her gün söylememi yadırgama
bil ki bu şehirde
iskelenin verilmesini
beklemeden atlarım vapurlara

Son karesi gibi Red Kit'in
batan güneşe doğru
sürerken atımı
gitme kal demeni bekliyorum
ama yalnızca
rüzgar çekiştiriyor atkımı 

SUNAY AKIN

21 Ekim 2008 Salı

Uluslararası Arkadaşlık Ödülü Aldım! :D

Friendship Around The World Award
Uluslararası Arkadaşlık Ödülü

Sevgili Nily'den aldığım bu ödülü ben de ChaotiC Bloglar adı altında topladığım ve bende alışkanlık yapan tüm blog arkadaşlarıma gönderiyorum. Çünkü bu ödül, alan kişinin başka kişilere devretmesiyle dünya çapında dolanan bir ödülmüş. Benim de bir kaç saat önce haberim oldu böyle bir şeyden... Amacı; dünya çapında tüm blog yazarlarını birbiriyle tanıştırıp kaynaştırmakmış. Başka bir özelliği ise, bu ödülü alan kişinin, kimden aldıysa onun gönderdiği kişi sayısından bir fazla kişiye devretmek zorunda olmasıymış. Valla ben Nily'nin sayısını aşamadım. Bu anlamda zincir bende biraz kırıldı ama siz arttırıp çoğaltın bakalım. Kolay gelsin... ;)

19 Ekim 2008 Pazar

Bu Sabahların Bir Anlamı Olmalı

Dün geceyi yarı film izleyerek, yarı kitap okuyarak geçirdim. Wanted ve Zodiac'ı izledim. Her ne kadar lojmanda yaşasam da her tıkırtıya şüpheli yaklaştığım için çok istediğim halde Pathology'i izlemeye devam edemedim. Aslında yalnızlığıma ait olan o tıkırtıları anlamlandırmaya çalışmayıp, duymamayı başarabilseydim emin olun onu da izlerdim.

Sabah erkenden nöbetten dönen eşimi, bu pazar Çin'de olmasından ötürü sabah saatlerinde yayınlanan F1'i izlerken buldum. Nöbetten döndüğü diğer sabahlardan farklı olarak, bu sabah beni Fransızca şarkılar ve öpücükler yerine virajları hızla dönen lastik sesleriyle uyandırması rüya gibi =) bir Çin GrandPrix'i izlememe sebep oldu. Damalı bayrağı ilk gören de Lewis Hamilton oldu.

Daha sonra yine diğer pazar sabahlarından farklı olarak bruncha gitmek yerine kahvaltımızı evde yapmaya karar verdik. İspanyol omleti yapma ve yeme isteğimin depreşmesi bunda etkili oldu. Yaptığım yoklamada artık eksiksiz olan evin erkeklerinin sofrada yerlerini almalarıyla, harika bir kahvaltı sofrasında neşeli bir pazar gününe başlamış olduk. Pc.de tekrara aldığım Bu Sabahların Bir Anlamı Olmalı şarkısıyla tabii... ;) 

Vega-BuSabahlarýnBirAnlamýOlmalý by Vega - Bu Sabahlarin Bir Anlami Olmali on Grooveshark

görsel:The Dream-Pablo Picasso 1932

18 Ekim 2008 Cumartesi

Can Sıkıntısı

Üç erkekten birinin (nöbetçi) eksik olduğu bu cumartesi gününde elimde neler varmış bir bakalım:
  • Eksik olan erkeğin verdiği bir yalnızlık,
  • Fındıklı, vanilyalı olmak üzere iki adet nescafe, bir adet cappuccino, bir adet de sıcak çikolata + Bir paket klasik Lays,
  • Tam 17 adet izlemediğim dvd
Diğer iki erkekten birinin dışarıda arkadaşlarıyla futbol maçı yaptığını, öbürünün de hafif gribal semptomlardan dolayı uyuduğunu düşünürsek bana şu koltuğa yayılıp,


evde sinema keyfi yapmak kalıyor. Tek sorun önceliği hangi filmlere vermem gerektiği...
  • Pathology
  • Whisper
  • Yargısız İnfaz
  • Zodiac
  • Hızlı ve Öfkeli: Tokyo Yarışı
  • Amerikan Pastası 6
  • Bayrampaşa Ben Fazla Kalmayacağım
  • Deception
  • Hancock
  • Hellboy-2
  • Stormbreaker
  • Suç İmparatorluğu
  • Tamara
  • Wanted
  • Akrep Kral-2
  • The Three Burials of Melquiades
  • Chaos
Eveeet gelen yorumlara göre en çok tavsiye edilenlerden başlamaya karar verdim. Kolay gelsin. =)

12 Ekim 2008 Pazar

La Boheme

"La Boheme", 19. yy. sonlarında Paris'te geçen, 4 perdelik bir Giacomo Puccini operasına ve yine aynı adlı şarkıya ilham veren; dramatik, duygulandıran, ağlatan muhteşem bir Henry Murger romanıdır.

Paris'te fakir bir çatı katında yaşayan bir şair, bir ressam, bir müzisyen ve bir filozofun yoksulluk, yaratıcılık, aşk ve romantizmle geçen, anlık mutluluklarla dolu yaşamlarını anlatır.

Yoksul bir yaşamın nasıl sadece bir duygu ve heyecan yoğunluğuyla zenginleştirilebileceğini de gözler önüne serer. Sağlıksız fakat deli dolu, aç fakat inançlı, tükenmiş fakat hoşnut bir hayat...

Aynı zamanda "La Boheme", Edith Piaf'ın onu dinlemeye gelmesiyle hayatı değişen, Fransa'nın en popüler ve kalıcı şarkıcısı, aynı zamanda söz yazarı ve aktör Charles Aznavour ile özdeşleşmiş muhteşem bir şarkıdır da... Candan Erçetin'in, Fransız Chansonlarını seslendirdiği, "Chante Hier Pour Aujourd' hui" albümünde de yer alır. Her ne kadar aynı tadı veremese de Charles Aznavour'dan dinlememiş olanlara hoş gelebilir.

Bu şarkı, annenizin hatta belki onun annesinin ve şimdi de sizin dinlediğiniz, kuşakları birbirine bağlayan, unutulmayan klasiklerdendir. Enfes bir tadı vardır. İlk dinlediğinizde bile sizi bir zaman makinesinde yolculuğa çıkartarak şimdiki zamanı terk ettirir; gözlerinizi kaparsınız ve kendinizi birden, bir baloda (kimi isterseniz onunla) dans ederken bulursunuz. Evet bu şarkı, müthiş bir şekilde duyulan dans etme isteğinin yanında, sizi nostaljik bir yolculuğa çıkararak hiçbir şeyin umurunuzda olmadığı günleri de yad ettirir.

Charles Aznavour'dan sonra, "acaba Edith Piaf bu şarkıyı nasıl seslendirmiş?" diye merak edip araştırırken başka birisiyle daha karşılaştım ki, ses rengi ve yorum olarak çok ama çok beğendim; Isabelle Boulay. Eric Lapointe ile düet yaparak şarkıya başka bir boyut kazandırmışlar. Müthiş romantik olmuş. Hem Charles Aznavour yorumunu hem de Isabelle Boulay & Eric Lapointe düetini koyacağım aşağıya -ki sizin de bu enfes şarkıyı tatmanızı istiyorum- ama önce işte şarkının Türkçe çevirisi:

yirmi yaşın altındakilerin bilemeyeceği
zamanlardan söz ediyorum size.
o vakitler montmartre; leylaklarını,
pencerelerimizin altına kadar asardı.
bize yuva olan fakirhanemiz
beş para etmese de
tanıştığımız yerdi orası.
ben açlıktan bağırırken,
sen çıplak poz veriyordun.

bohem, bohem
mutluyuz demekti
bohem, bohem
ancak iki günde bir yemekti

komşu kafelerde,
şöhreti bekleyen birkaç kişiydik
kazınan bir mide ve sefaletimize rağmen
inancımızı yitirmiyorduk.
ve bazı bistrolarda
sıcak yemek karşılığında
bir tuval alıyor,
sobanın etrafında toplanıp
dizeler döktürüyorduk.

bohem, bohem
"güzelsin" demekti
bohem, bohem
deha hepimizdeydi.

çok zaman şövalemin önünde
bir göğüs çizgisinin
bir kalça kıvrımının
desenlerini düzelterek
beyaz geceler geçirirdim.
ancak sabah olunca,
birer kafe-krem alıp otururduk:
tükenmiş ama hoşnut,
birbirimizi sevmeli,
yaşamı sevmeliydik:

bohem, bohem
yaş yirmi demekti
bohem, bohem
hepimiz o zamanın havasına girmiştik.

günlerden bir gün tesadüfen;
eski adresime yolum düştü.
gençliğimi görmüş duvarları, yolları
hiçbirini çıkaramadım.
bir merdiven üstünden,
artık eser kalmamış atelyeyi aradım.
yeni dekoruyla üzgün gibi geldi montmartre
ve leylaklar ölmüş.

bohem, bohem
gençtik, çılgındık.
bohem, bohem 
hiçbir şey ifade etmiyor artık.

11 Ekim 2008 Cumartesi

Sevda Denemesi

Önce duyarlılığına aşık oldu kadın, sonra kendine... Biraz utandı; adam, sürekli profilden seyretmek zorunda kaldığı yüzüne sonunda eğilerek, "Sen ne biçim radyocusun, hiç konuşmuyorsun. Benim bildiğim radyocular geveze olurlar" dediğinde...

"Yüzün gözbebeklerimde kaldığı sürece, hayatımı etkileme gücünün farkındayım. Bu güçten korkuyorum. Bu yüzden konuşamıyorum, bu yüzden bakamıyorum yüzüne..." diyemedi kadın. Nasıl korkmazdı? Ölümlüydü... Ölümsüzler bile direnememişken aşka onun sözü mü olurdu? Yanlış aşkların, yanlış serüvenlerine düşmek istemiyordu gene... 



Radyoda, kendi hazırlayıp sunduğu programının adı bile "Küçük Bir Öykü Bu" idi... Fonda Zuhal Olcay'la; 
KÜÇÜK BİR ÖYKÜ BU
Küçük bir... herkesin başından geçen...
Hani canım bir kadın ve bir erkek varmış,
Ayrılmadan önce birbirini çok, çok, çok seven...
Hiç ayrılmayacakmış gibi hiçbir şey yapmadan,
Sadece düşleyen...
İşte öyle bir kesit,
Minik bir parantez,
Tırnak içinde hepimizin başından geçen,
Bildik o küçük, küçücük öykülerden...
Küçük bir öykü bu,
Herkesin başından geçen,
"Hay Allah, ne oldu?" dedirten,
Gül gibi geçinip giderken...
diyerek programı açar ve gene aynı şekilde kapatırlardı. Gece, 22'den 01'e kadar atmosfer onun öyküsünü derlerdi Eskişehir'e... "Küçük Bir Öykü"sü vardı kadının; herkesin başından geçen, bildik o küçük, küçücük öykülerden... Tanıdık olmasına rağmen gene de bir yabancı gibi, uykunun o hoş boşluğuna yuvarlanırcasına hop diye içine düşülen. Çetrefilli, yokuşlu, zorlu, yoran, terleten, sayıklatan, ağlatan, öldüren... Nasıl korkmazdı?

Adam kadını izlerdi sürekli... Çözemezdi suların serin hışırtısında neler düşündüğünü... Merak ederdi, bütün aşıklar gibi. Asker olmasına rağmen adamın bilemediği, anlayamadığı türden bir savaşın içinde olurdu kadın. Daha gitmeden onu özlediğini fark edip, kendini onsuzluğa alıştırmaya çalışıyor olurdu. Sonra ayrılır ayrılmaz, daha o gideceği yere varmadan oturup mektup yazıyor oluşundan anlardı ki, kendini onsuzluğa alıştıramıyor.

Üzülmezdi kadın; çünkü onu düşünmenin yasak yanı kadar özgür öte yanında, yüreğini ona bırakarak giderdi adam her defasında. Kadın, kendi yüreğini koyardı o boşluğa... Adam, kadının hiç bilmediği bir coğrafyada; dağların, tepelerin ortasında bir yerde, kulağı helikopter sesinde beklerdi sabırsızlıkla... Helikopter O demekti, kadını ona taşıyan, artık adamın olan mektupları demekti...
Ayşegül Kara-Milena'ya Mektuplar(FotoKritik)
Yeşilin her tonunu taşıyan tek tip elbiseli insanların içinde, çatışma seslerinin içinde, havanın soğuğu, silahın soğuğu, ölümün soğuğu gibi çeşitli soğukların içinde, yaşamanın rutinine girmiş debelenirken öylesine bir helikopter sesiyle artık gökyüzünde olurdu adam düşleriyle... Erişemezdi artık ona hiç kimse... Birikmiş, artık güncelliğini yitirmiş mektupları ardı ardına okurdu adam, sindire sindire... Kadının üşüyerek yazdığı mektupları adam terleyerek okurdu, ya da adamın, "her yerde kar var" dediği mektuplar güneş ışınlarının çoktandır erittiği ve yerine rengarenk çiçekler bıraktığı bir mevsimde kadının elinde olurdu. Tüm zamansızlıklara inat, tüm mesafelere inat onları birbirlerine taşıyan, birbirlerine getiren tek şey; sözcüklerdi... 

Mektupların birinde Zeki Müren ölmüştü... "Ne alakası var?" demeyin. Önce, "gitme, sana muhtacım"; sonra, "şimdi uzaklardasın"la özetlenen hayatlar... Kadının kimseye söyleyeceğini sanmadığı iki cümle... Birbirini hiç tutmayan beklenenler ve yaşananlar... Arası olmayan iki keskin çizgi... Endişelenerek yazmıştı kadın bunu adama, sevda şarkıları olmuştu kaybeden... Peki ya kadın için? Aylarca bir türlü duyamadığı sesi, göremediği yüzü, gelmeyen mektupları, tüm bilinmezlikleri, tüm yanıtsızlıklarıyla sevmek bir adamı, ürkütücü bir savaşın daha başından kaybedilmesi miydi? Kurduğu düşlerde bir türlü yerine koyamadığı bir özlemin cevapsızlığı mıydı? Yanıtsız kalırdı kadın her seferinde... Belki de aşk, hiç yanıt almamaktı.

Artık kadın, tek söz edilmeden hayatını değiştirme gücünü vermişti adama, özgürce...

Terörün ve ağırbaşlı bütün gerçeklerin fonunda öylesine uçuk bir sevda denemesiydi bu...

Daha sonraları, o yüzlerce siyah-beyaz mektubu gene dışı siyah kadife, içi beyaz saten kaplı kocaman bir kutuda özenle saklayacaklarını, zaman zaman çıkarıp okuyacaklarını ve artık çok renkli dünyalarında birbirlerine her gün, yine, yeniden aşık olacaklarını bilemedikleri bir sevda denemesi...

7 Ekim 2008 Salı

Med-Cezir

Şerif Tuğrul Kunt_ Med-Cezir (FotoKritik)

Düşündüğüm ne çok şey var,
Anlatmak istediğim,
Yazacak hiçbir şeyim...
Hüzüne randevu verdiğim,
Kitap aralarında kurutulmuş gül mevsimindeyim...
Kim olduğumu, ne olduğumu, nerede olduğumu unuttuğum
Yanlış bir adresteyim...
Kimliksizim...

İyiyim, iyiyim
Yok hiçbir şeyim.
Sadece her sonbaharda olduğu gibi
Bedenim altüst,
Sarhoş başım,
Sözcüklerin yetmediği bir yerdeyim.
Her şeyken hiçbir şeyim...
Yine med-cezirlerdeyim...


Dökülür yediverenler teninden rengârenk
Açarsın mevsimli mevsimsiz bir tanem
Değişir kokun, ısınır kanın
Beni yakarsın
Vazgeçilir gibi değil bu med cezirler

Fırtınam, felaketim, hasretim
Yetmiyor sevişmeler, yetmiyor
Şiddetin ne hoş,
Ne güzel şefkatin
Sevdikçe sevesim geliyor
Ölene kadar peşindeyim, bırakmam

Tutuşur geceler yanar,
Geceler söner
Bedenim altüst,
Sarhoş başım döner
Karışır tenime, karışır teninin tuzu bir tanem
Vazgeçilir gibi değil bu med cezirler...

Söz:Sezen Aksu 
Beste:Levent Yüksel

Med Cezir by Levent Yüksel on Grooveshark