Yeni bir yıl daha kapımızda bekliyor; yenilemek, yenilenmek için... Ben, eski yılda kalmak istiyorum ama her seferinde geceden yerlerde kalan konfetilerle, boş şarap kadehleriyle, açılmış hediyelerin buruşuk paketleriyle dağınık ve korkunç bir baş ağrısıyla, kocaman harflerle başlıyor yeni yıl.
"Eskiden... Çok eskiden yani... Yani hayatımın üzerinden henüz anka kuşları geçerken... Ayağımı bastığım her halı uçarken... Her düşümden bir prensin öpüşüyle uyanırken... Böylesi uzak değilken Kafdağları.."
ELİF BENGÜ
Çok değil, birkaç gün sonra yaldızı siliniyor her şeyin... Pırıl pırıl gözlerimizi boyayarak gelen yeni yıl, üzerimizden geçerken yavaş yavaş, yine hissettirmeden eskitiyor herşeyi. Ben yine eskilerimle, eski yılda kalmak istiyorum. Her yıl bu döngü böyle devam ediyor.
Kalamadım; (üzerinden henüz anka kuşlarının geçtiği, ayağımı bastığım her halının uçtuğu, her düşümden bir prensin öpüşüyle uyandığım ve Kafdağlarının böylesine uzak olmadığı) o en sevdiğim eski yıllarda...
Pazar günü mutfağımdaki tadilatın artık son işlemi olan fayans döşenmesi esnasında, -günlerdir ayakta durmaktan, "nasıl olacak?" diye düşünmekten öyle yorgun, öyle bitkin düşmüştüm ki, "bu aşama da bensiz olsun, görmeyivereyim..." diyerek- kendimi oturma odasına kapatarak tv.yi açtım ve elimde kumanda kafamı yormayacak, beni dinlendirecek basit bir şeyler ararken "Güneri Cıvaoğlu ile Şeffaf Oda" programına denk geldim. Genelde de denk geldiğim zamanlarda izlediğim bir programdır. Meltem Cumbul ve Erol Evgin vardı. Erol Evgin o an tam bana lazım olan sesti ve açtığım sırada, "Yürekli Kadın" adlı şarkısını kah şiir olarak okuyor, kah söylüyordu. O kadar uzun zaman olmuştu ki Erol Evgin dinlemeyeli, şarkılarını ne kadar da özlediğimi fark ettim ve "Yürekli Kadın"ın sözleri o kadar güzeldi ki, "bunu mutlaka bloga yazmalıyım..." diye düşündüm.
Sen yürekli kadınsın, beni vurmaktan korkma Gitmen gerekirse git, hiçbir borcun yok bana Aslında benden değil, kendinden gidiyorsun Sen kendinle vedalaş, ama benimle asla
Ne söylersen söyle ama sevdama dil uzatma Gidemiyormuş gibi yapma Allah aşkına
Sen yürekli kadınsın, beni vurmaktan korkma!
Sen gururlu kadınsın, beni yıkmaktan korkma! İstersen beni suçla, yapamadıklarımla Yüreğin önden gitmiş, gözlerin uzaklarda Zaten çoktan gitmişsin, belki de hiç gelmedin
"Ne tuhaf geniş odalarımız Rahat zamanlarımız vardı; hiç konuşamadığımız
Şimdi giderayak sevdamız, Daracık bir kapı eşiğinde, Bir vedalık zamanda, Acele ama geç kalmış itiraflarımız...
Ve o en nefret ettiğim söz : “kendine iyi bak!"
Bende unuttuğun bir şey yok, meraklanma Bavullar dolusu yaşanmışlık... Gözlerin dolusu gözlerim... Yürek dolusu pişmanlık... Yükün çok ağır ama sen taşırsın nasılsa...
Artık beni düşünme, özleme, Merak etme, hatta hiç hatırlama! Alıştır kendini, inandır! Burda bitti bu sevda! Hala seviyormuş gibi yapma Allah aşkına!"
Sen yürekli kadınsın, beni vurmaktan korkma! Sen yürekli kadınsın, beni unutmaktan korkma!
Veen çok sevdiğim ve özlediğim, insanın içindeki isyanın fırtına olarak patlayıp sonunda hüngür hüngür yağdığı o şarkıyı da dinleyip, dolup taşarak çıktım odadan... "İçimdeki Fırtına"yla...
Gün ağarırken, tek başıma oturmuşsam
Henüz daha gözlerimi bir an bile yummamışsam
Sen yoksan yine, bense yorgun ve yalnızsam
Hele bir de, bir de canım hasretine kapılmışsam
Ve gözümde tütüyorsan buram buram
İşte o an bir fırtına kopar
Sanki o an yer yerinden oynar
Hoyrat bir rüzgar eserken
Sallanan gemi misali
Sallanır durur içimde dünya
Son ışıkları sönüyorsa sokakların
Yeni bir gün giriyorsa penceremden yavaş yavaş
Sen yoksan yine, bense suskun ve bitkinsem
Hele bir de bir kadehin gölgesine sığınmışsam
Ve yılların hesabını şaşırmışsam
İşte o an bir fırtına kopar
Sanki o an yer yerinden oynar
Kül rengi bir akşam vakti
Kaybolan renkler gibi
Kaybolur gider gözümde dünya
İşte o an bir fırtına kopar
Sanki o an yer yerinden oynar
Bir koca çınar dalından
Savrulan yaprak misali
Savrulur gider güzelim dünya
Cumartesi günüHatice'nin, "İsterdim..." başlığı altındaki güncellemesini görünce merak ettim ve mutfağımın tadilatta olmasından dolayı başımdan aşan işlere biraz mola vererek okumaya karar verdim. Açılan sayfadaki, "isterdim..."ler o kadar güzel bir yolla anlatılmıştı ki dayanamadım ve Hatice'den, bu gönderisini "mim"e çevirip bana paslamasını rica ettim. Sağ olsun o da,"Bir yeni Miminiz var=)"diyerek beni kırmadı. Çok güzel ama arsız bir "mim"im var şimdi. :p
Bu aralar masaüstü görüntülerinin açığa çıkartıldığı mim moda. Eh, biz de haticecim sayesinde nasibimizi almışız bu mimden...
Misafir gelmeden önce evimizi temizleyip, çeki-düzen veririz ya, ben de bir baktım şööyle... Fakat zaten normalde derli-toplu olduğum için, esas yerine kaldırılacak, silinecek veya düzenlenecek herhangi bir şey bulamadım. Sadece, az önce yanlışlıkla çift atılmış fotoğrafları sildiğim için dolu olan geri dönüşüm kutumu boşaltıp hemen print screen yaptım. Buyrun masaüstüme...
Her zaman, görüldüğü saatlerde olduğu gibi Oyunus'um açık ve scrabble oynarken kafamı karıştırmayan müzikler seçiyorum. Bunun için de en uygunu dinlendirici sesi ile Bülent Ortaçgil oluyor. Bu yüzden çoğu zaman msn'i bile açmıyorum. Daha doğrusu oyuna veya blog okumaya dalıp unutuyorum. Kendi blogum da her zaman açık. Arada girip, "yorum var mı" diye bakıyorum ve aslında dürüst olmak gerekirse kendi bloguma bakmak keyif veriyor bana... Seviyorum, özellikle header'ımı... Sanırım, Esrik Öfke gibi kendimi de seviyorum. :p Eşim her zaman der, "kamera ya da fotoğraf makinesi görmesin, hemen poz vermeye hazırdır." diye... Ben gülmeyi seven, herkese gülümseyen bir insanım. Çocuklarım bile doğup, gözlerini açtıkları andan itibaren gülmeye başladılar.
Arda, bu fotoğrafta 4 aylık. Karşısında objektifleri görünce böyle sırıtan bir bebekti işte... Eh, kime çektiği belli. Öyle her şeye ağlayan, müzmin rahatsız çocuklar olmadılar hiçbir zaman. Umarım böyle de devam ederler.
Mim konusu döndü dolaştı, nerelere geldi. Yazasım varmış benim de... :D
"Yakında size süper bir Fransızca şarkı tanıtacağım, mest olacaksınız." demiştim. Bir baktım üzerinden 22 gün geçmiş. Çok geciktim biliyorum ama beklediğinize değecek.
Notre Dame Katedrali
Victor Hugo'nun 1831 yılında yazdığı, bizim, "Notre Dame'ın Kamburu" olarak bildiğimiz, "Notre Dame De Paris" adlı bir romanı vardır. 15. yy. Paris'inde geçen bu romanda aslında bir kamburun dramından daha çok Notre Dame Katedrali anlatılır. Romanda üç erkek vardır ve hepsi de güzelliği dillere destan, çıplak ayaklarıyla katedralin önünde dans ederken herkese iç geçirten, çingene kızı Esmeralda'ya aşıktır. Fakat hiç birisinin Esmeralda'ya kavuşması mümkün değildir.
İç içe geçmiş trajediler vardır bu hayatların içinde... Şöyle ki;
Quasimodo; kambur, bir gözü kör ve sakat bir genç olmasından dolayı Esmeralda'nın asla onu istemeyeceğini zaten bilmektedir. Fakat bir tek Esmeralda, ona insan gibi davranarak hayranlığını ve şükranlarını kazanmıştır. Onunki karşılıksız, umutsuz, acı veren bir aşktır. Katedralin dışında hükmü olmayan bir hayatın ve karşılıksız bir aşkın trajedisi vardır onda... Toplumun ön yargılarıyla şeklen dışlanmış ve yargılanmış bir hayat.
Phoebus; Esmeralda'nın sevdiği ve aslında kendisi de Esmeralda'ya aşık olduğu halde başka bir kızla nişanlı olan zengin ve soylu bir genç olmakla beraber, görevi asayişi temin etmek olan yakışıklı bir subaydır. Esmeralda'nın kendisini öldürmek istediğine inanan bu genç, onun asılması gerektiğini düşünmektedir. Kim bilir, belki de böylece içindeki aşkı idam etmek istemektedir. Çünkü onda da, içinde neredeyse bir yangına dönüşmüş aşka rağmen bir başkasına teslim olmasının trajedisi vardır. Ne acıdır, her gördüğünüzde kalbinizi yüreğe ve bir yangın yerine dönüştüren kişinin değil de, en ufak bir şey hissetmediğiniz bir başkasının kollarında, aklı ve gönlü zincire vurulmuş bir şekilde yaşamayı seçmek zorunda olmak! Diğer yandan,
Frollo; kilise otoritesinin sarsılmadan devam etmesini, bozguncuların ve günahkarların toplum düzenini sarsmamalarını, ortalığı karıştırmamalarını isteyen ve tabii ki gizli-saklı Esmeralda'ya aşık bir rahiptir. Hatta onu öldürtecek kadar büyüktür bu aşk... Zira, kilisenin önünde dans eden bir çingene kızının ortalığı karıştırmasına göz yumulamaz! Ortada olan bir trajedisi vardır bu kişiliğin de... Din adamı olmayı seçmiş olmanın getirdiği pişmanlık... Yaşanamayan hatta açığa bile çıkartılamayan bir aşk...
Romanın sonunda Esmeralda ve Quasimodo ölürler ve siz bir gerçekle başbaşa kalıverirsiniz; gerçek sakatlığın; sizin, benim, hepimizin önyargıları ve iki yüzlülüğü olduğu gerçeğiyle...
Victor Hugo'nun işte bu ölümsüz eseri, "Notre Dame'ın Kamburu" adı altında bir müzikal olarak uyarlandı. İçindeki şarkılarla daha da ölümsüzleşti. Sözlerini Luc Plamondon'un, bestelerini Richard Cocciante'ın yaptığı bu müzikal ilk olarak 18 Eylül 1998'te, Paris'teki Paris Kongre Sarayı'nda oynandı ve çok büyük bir başarı yakaladı. Fransa'daki rol dağılımına göre;
Esmeralda'yı Hélène Ségara,
Quasimodo'yu Garou,
Frollo'yu Daniel Lavoie Phoebus'u Patrick Fiori,
ve Phoebus'un nişanlısı,
Fleur-de-Lys'i de Julie Zenatti canlandırmıştır.
Hepsi de, -özellikle Garou- hayranı olduğum, çalma listemde sayısını hatırlayamadığım parçalarıyla baş köşede yer verdiğim sanatçılardır. Dinleyince mutlaka bana hak vereceksiniz, hepsinin sesi birbirinden muhteşem fakat Garou'nun bir sesi var kiii, anlatılmaz, dinlenir. ;)
İşte bu müzikalin bana göre en güzel, Quasimodo, Frollo ve Phoebus'un yani Garou, Daniel Lavoie ve Patrick Fiori'nin birlikte seslendirdikleri şarkı: Belle (Güzel)
Quasimodo: Güzel Adeta 'O'nun için icat edilmiş bir sözcük bu O dans eder ve vücudunu açığa çıkarırken Uçmak üzere kanatlarını açan bir kuş gibi, Bense cehennemin açılıverdiğini hissediyorum Ayaklarımın altında Gözlerimi dikmişim çingenenin elbisesine Dua etmek artık ne işime yarar Notre Dame? Kim atacak ona ilk taşı? Dünyada olmayı haketmeyen biri mi? Oh Şeytan! Oh izin ver bana Bir kerecik dolaştırayım parmaklarımı Esmeralda'nın saçlarında....
Frollo:
Güzel Şeytan mı 'O'nda ete kemiğe bürünen Ebedi Tanrı'dan gözlerimi çevirtmek için? Kim koydu benliğime bu şehvetli arzuyu Cennete bakmama engel olmak için? İlk günahı taşıyor içinde 'O' Onu arzulamak beni bir suçlu mu yapar? Bir fahişe, değersiz bir kız gibi gördüğümüz İnsanlığın Hac'ını taşır gibi oldu birden Oh Notre Dame İzin ver bir kerecik iteyim kapısını Esmeralda'nın bahçesinin
Phoebus:
Güzel
Sizi büyüleyen iri siyah gözlerine rağmen
Bu kadın hala bir bakire mi olacaktı?
Kıvırtmaları bana dağları ve harikaları gösterirken
Gökkuşağı renklerindeki eteğinin altında?
Dülsine'm izin verin size sadakatsiz olayım
Sizinle evlenmeden önce...
Hangi erkek bakışını O'ndan alabilir ki
Tuzdan bir heykele dönüşme acısını çekerken
Oh Fleur-de-Lys
Ben inancına bağlı bir adam değilim
Toplayacağım Esmeralda'nın
Aşk çiçeğini...
Üçü Birden:
Gözlerimi dikmişim çingenenin elbisesine
Dua etmek artık ne işime yarar Notre Dame?
Kim atacak ona ilk taşı?
Dünyada olmayı haketmeyen biri mi?
Oh Şeytan!
Oh izin ver bana
Bir kerecik dolaştırayım parmaklarımı
Esmeralda'nın saçlarında...
Esmeralda...
Ve bu tanıtımı, hayranı olduğum yazar Alper Eğmir'in sözleriyle bitiriyorum.
"Bu romanın yazılmasından bu yana 170 küsur yıl geçti. Olayın özüne dair değişen ne var? Sosyal sorumluluklarınız (aileniz, kariyeriniz, patronunuz, taksitleriniz, kredi kartlarınız, vs..) var işte. Ve bütün bunlar arasında 'AŞK'a yer açmaya çalışıyorsunuz. Sanki 'aşk' denen duygu bir takım kurallara, çerçevelere oturtulabilirmiş gibi...
Sanki hayatınızdaki diğer gerekliliklerin (ki bu liste arkadaşlarınızla çıkmayı planladığınız tatilden başlar, cep telefonu faturanıza kadar uzanır.)
ve sorumlulukların (bunu da yukarıda kısaca anlatmadık mı?) yanına aşkı 'monte' edebilirmişsiniz gibi...
Hepimiz biraz Frollo,
(Kız kardeşiniz evli bir adama aşık olduğunu söylese ne yapacaksınız?) biraz Phoebus,
(Dışarıdan ne kadar cazip görünseniz de aklınız ve gönlünüz zincire vurulmuş) ve çokça da Quasimodo'yuz.
(Çok incelikli ve duyarlı olduğunuzu BİR TEK siz bilirsiniz.. ve gene bilirsiniz ki toplumda sizin gibilere yer yoktur, çünkü toplumun önyargıları sizi şeklen yargılamış ve dışlamıştır çoktan) Ah, Esmeralda'ya gelince... Bu dramı sanırım bir tek kadınlar anlayabilirdi hakkıyla... Sizi seven erkeklerin bile size karşı olduğu, sizi sınırlamaya kalktığı bir dünyada; daha özgür ve daha güzel olduğunuz için hep kıskanılacaksınız hemcinsleriniz tarafından. Onlar da sizi dışlayacak. Sevdiğiniz erkekse, eğer sizin kötü niyetli olduğunuzu düşünmüyorsa, zaten başka bir kadınla evli (veya nişanlı) olacak. (Katılmamak elde değil.)
Bu hikayede mutlu sona nasıl yer olabilirdi?
Tıpkı hayatın kendisi gibi işte: Mutluluk ve güzellik bizi hep teğet geçer. Gelecek sefere işlerin daha iyi olmasını umarız ama derinlerde bir yerde biliriz ki, gelecek sefer de başka bir başarısızlığa vesile olacak! Hayatın kuralı böyle çünkü...
"Bir Garip Blog Sahibesi"nden sonra şimdi de, "Çok Sevindirik Blog Sahibesi" oldum; çünkü Blograzzi'de "Günün Blogu" oldum.
Birbirinden güzel, birbirinden değerli mesajları ve yorumlarıyla bu sevincimin katlanarak artmasına neden olan bütün arkadaşlarıma çok teşekkür ediyorum. İyi ki varsınız! Hepinizi çok seviyorum.
Dibine Not: Sevgili böcükbana gelirken beraberinde nazar boncukları da getirmiş. Teşekkür edip takalım bari... ;) :P :p
Çok yorgunum. Klasik olacak belki ama tatlı yorgunluklar bunlar. Ben özel günlerin dışında da misafir ağırlamayı, birkaç gün öncesinden özene bezene hazırlanmayı, yedirip, içirmeyi çok sevdiğim için doğal olarak bayramları da çok seviyorum.
Ziyaretimize gelen konuklarımızın bizim evimizde her şeyden keyif almaları benim için çok önemli. Kendilerini, onlara özel hissettirmek de ufak detaylarda gizli. Çok sık görüştüğümüz ve artık bizim için yabancı sayılmayan arkadaşlarım için bile asla atlayamayacağım detaylar ve prensiplerim var.
Bayram için de, ziyaretimize gelecek konuklarımız için bir kaç gün öncesinden kafamı kurcalamaya başladım. "Değişik ne yapabilirim, neler ikram edebilirim, nasıl sunabilirim......?" diye. Bayramla özdeşleşmiş ve olmazsa olmaz çikolata ve kolonyamız zaten mevcuttu. Bana kalan çikolatalara estetik bir görüntü vererek yeni aldığım çikolata tabağına yerleştirmek oldu. Çikolatanın ardından likör ikram etmek istedim ve klasik nane likörü yerine bu defa ahududu likörünü tercih ettim. Likör ile sunmak için "aşk lokumu" denilen fakat benim adını "bayram lokumu" olarak değiştirdiğim hafif bir tatlı yaptım. Hindistan cevizine ve cevize bulayarak ikram ettiğim bu küçük toplara misafirlerim bayıldı. İçinde, elma rendesinden portakal kabuğuna, meyve suyuna, cevize, bitter çikolata ve bisküviye kadar daha sayamayacağım bir çok malzemeyi barındıran bu küçük topçuklar aslında tam bir atom! Bayram lokumlarımın üzerine batırılacak kürdanlar, oldukları gibi içime sinmedi. Bu küçük yerde de süslü kürdanlar bulamadığım için arife akşamı oturup yazın kullandığım boncuk bileziklerimi ortaya döktüm ve bir kaç tanesine kıyarak kestim. Çıkan boncukları kürdanlara geçirerek bayram lokumlarımın üzerine batırdım. Tabağın etrafını da kuru gül yapraklarıyla süsledim. Sıra geldi peçetelere... Verilen tek peçete hem ağız silmeye hem de kucağa sermeye yetmediği için ben servis tabaklarının yanında çift peçete kullanma taraftarıyım. Bu yüzden, "kullanacağım çift peçeteleri iç içe nasıl sunabilirim?" diye düşünürken internette bir sitede cepli peçete katlama tekniğini gördüm. Katladığım büyük peçetede oluşan cebe, ağız silmek için olan ikinci peçeteyi ve çatal-bıçağı yerleştirdim. İşte ortaya bu görüntüler çıktı:
Tabii çocukları da unutmadım. Çünkü bayram en çok onlarla, onların sevinciyle güzel. Aslında yılbaşı için satın aldığım yandaki hediye çorabının içini çeşitli şekerlemeler, çikolatalar, paralar ve ufak-tefek oyuncaklarla doldurdum. Bize kalan, çocukların heyecanla ellerini içine daldırmalarını izlemek oldu.
Çocuk sevincinin eksik olmadığı ve kendimizin de bir çocuk sevinciyle karşılayacağı nice bayramlarımız olsun! En içten sevgilerimle...
Serzeniş Meraklısı ve onun Kuzucuğu tarafından mimlenmiştim. Biliyorum çok geciktirdim fakat istedim ki garip huylarımı sevgili eşim yazsın. Böylesi bana daha mantıklı geldi, çünkü "başkasına garip gelen gerçekten gariptir" diye düşündüm. Bana garip gelseydi zaten garip huylarım olmazdı değil mi? Gerçi bazen çoğu şeyi garip ve anlamsız olduğunu bile bile yapıyoruz ya, neyse... İşte onun ifadeleriyle bir garip blog sahibesi:
MÜGÜCÜĞÜM'ÜN GARİP AMA GERÇEK HUYLARI Canınızdan çok sevdiğiniz birinin huylarına "garip" demek gerçekten çok garip. Belki de siz ona o garip huylarından dolayı aşıksınız. Hani o huylar olmazsa neredeyse diğer insanlar gibi size sıradan gelecek. Her neyse lafı fazla uzatmadan sevgili eşimin garip ama tatlı huylarını sizlerle paylaşayım…
İki kazak, bluz, ayakkabı vs. arasında kalarak, hangisini giyeceği konusunda fikrimi sorduğunda mutlaka benim söylediğimin dışındakini giyer. (Bunu fark ettiğimden beri beğenmediğimi önce söylüyorum.)
Bana kızdığında bunu hemen belli etmez, ama sonra mutlaka misli ile ödetir.
Sabahları yataktan geç kalkmasının hep bir sebebi vardır.
Konuşurken çoğunlukla "P" leri patlatır.
Bir söylediğini en az on kez daha tekrar eder.
Yüz tane ayakkabı ve çizmesi olsa kesinlikle yüz birinciyi de ister.
Tertip, düzen ve simetri hastalığını pc. içinde bile devam ettirir. Mesela pc. deki bütün şarkılar şu düzen içinde olmalıdır. Örn: "SEZEN AKSU_Küçüğüm" Bu şekilde yazılı olmayanları siler, yeniden yazıp düzenler, saatlerce uğraşır. Geri dönüşüm kutusunun dolu olmasına asla tahammül edemez.
Kıyafetlerimi çıkartıp yatağın üzerine bıraktığım zaman trip yapar ve, "herkes kendi kıyafetini katlayıp kaldırsa ortalık bu kadar dağılmaz ve ben bu kadar yorulmam!" der fakat katlayıp gardroba koyduğum zamansa katlayış tarzımı beğenmez. Bozup yeniden katlamaya kalkar. Kızıp durduracak olursam bekler fakat içi içini yer. Gece uyuduğumu sanıp yavaşça kalkar ve karanlıkta kendi bildiği gibi katlayıp yatar. Rahat eder!
Sol tarafımda asla yürüyemez.
Limon kesemez, ıslak ayakla halı üzerine basamaz ve "orlon"dan yapılmış eşyalara dokunamaz, hatta adının geçmesi bile yeter. İçi gıcıklanır.
Özellikle çorapla yatar ve yatağın içinde, "ayaklarıyla çorabını çıkartmaya çalışmayı" sever.
Tavuk veya tavuklu bir yemek yediği zaman karnı doymaz. Sofradan kalktıktan yarım saat sonra yeniden acıkır.
Yolcu otobüsünde 1-2 ya da 3-4 numarada yolculuk etmek ister. Eğer doluysa ve başka firmalarda da bulamazsak seyahati iptal eder. Aramızda kalsın, pek bir inatçı keçidir.
Misafir geleceği zaman bir kaç gün öncesinden telaşlanır, geceleri uyuyamaz. Beni de uyutmaz.
Pilav sevmez, mecburiyetten yemek zorunda kalırsa yoğurtla karıştırarak yer.
Çok acıktığı zaman çene kemikleri sızlar. :)) Özellikle ramazanda ezanın okunmasına birkaç dakika kalmışken iftar sofrasındaki yiyeceklere bakarken...
Buzdolabımızın içi bile bir gardrop düzenindedir. Her şeyin bir yeri vardır ve asla bozulmasına tahammül edemez. Krem peynir camlı bölmedeyse alındıktan sonra tekrar aynı yerine konmalıdır. Gardroptaki askılar gibi raftaki sütlerin, meyve sularının vs. ağız kısımları da bir yere bakmalıdır. Birisi ters dönecek olsa anında düzeltir. Kendileri çok simetriktir. :)
Gece yatmadan önce gözünün önüne gelen ve dikkat çeken bütün eşyaları kaldırır. Bir tek kendi gözünün önündekileri mi? Çocukların odasındakileri de... Gece uyandıkları zaman uyku sersemi bir şeye benzetip korkmasınlar diye... En son çocukların odasının önüne denk gelen antredeki ayaklı askıyı taşıyordu.
Mutfak tezgahının tamamen boş olmasını ister. Özellikle yatmadan önce... Eğer ondan sonra yatmışsam kalkıp kontrol eder, kül tablası dahi olsa yıkayıp, kurular ve yerine kaldırır.
Çamaşır askısında çamaşır bekletmek istemez. Ev derli toplu bile olsa eğer askıda çamaşır varsa her yer dağınık gelir ona...
Tatlıyla tuzluyu karıştırarak yemeye bayılır. Mesela beyaz peynir üzerine çilek reçeli koyup yer ya da kızarmış, yağlanmış ve hafif tuzlanmış ekmeğe bir de bal sürer, tuzlu fıstıkla kuru kayısı yer...
Daha fazla tehlikeli olmadan bitirsem iyi olacak. Hatta, "Eleştiriyi pek sevmez." diye bir son şık daha ekleyeyim ki, bana aksini ispat etmeye çalışırken tek tek bütün şıkların hesabını vermekten kurtulayım. :p
Bugün Paris'ten teşrif eden ve "Birden Çıktı", "Sen Bana Gitmek İçin Gelmiştin" ve "Kısa, kısa, kısa..." yazılarımı okuyan, sayın, sevgili, romantik, -Paris'te yaşayıp da romantik olmayacak biri olsun sanmıyorum- ziyaretçi sayacımda Paris'in endamlı endamlı gözlerimin önünden akıp gitmesine neden olan okuyucum; teşekkür ederim.
Bir gün, ben de orada olacağım ve fonda Alizee'den "Moi, Lolita" şarkısıyla, sosyetenin ağzına sakız olmuş,
ışıklar caddesi "Champs Elysees"de kocamla sarmaş dolaş gezeceğim.
Alizee'den, "Moi, Lolita" ve Joe Dassin'den, "Champs Elysees" sizin için
geliyor. Sevgiler, selamlar... :)