21 Şubat 2009 Cumartesi
19 Şubat 2009 Perşembe
Sensiz... Seninle...
Scrabble oynarken A'lar, E'ler, R'lerle dolu sıradan elime bir an önce gelmesini beklediğim, az kullanılan ve bu yüzden değerli olan J, Ö, F, Ve aynı anda gelen çift joker gibisin.
Hiç kaybetmiyorum seninle...
17 Şubat 2009 Salı
ÖDÜLlendirilmişim...
Mimlene mimlene bir olduk. MİMlenmişim...den sonra ÖDÜLlendirilmişim demek öyle iyi geliyor ki... :D
Her iki blogunu da keyifle takip ettiğim; yazılarını, şiirlerini okurken kimi zaman duygulandığım, kimi zaman düşündüğüm ve kimi zaman da çok iyi bildiğim fakat sıkça unuttuğum gerçeklerle bir yürek burkuntusuyla yüzleştiğim, her şeyden önemlisi anlattıklarını, yazdıklarını bana canlı canlı yaşatan ve bazen de tuhaf bir şekilde önceden sezinleyebildiğim canım arkadaşım Zeugma, bir diğer adıyla Kasımpatı -bizim Zeugma'mız ve Kasımpatı'mız- :) ve yazılarını büyük bir içtenlikle paylaştığına inandığım, "bu insan, gerçekten bu!" dediğim, hayat dolu, ışıl ışıl, idealist, tüm bunların yanında da acayip marifetli, hani elinden her işin geldiği o nadir insanlardan biri olan sevgili Hatice , blogçular arasında bir dayanışma ve birbirini tanıma amacı güden, "I Love Your Blog" ismiyle yayılan bir ödüle layık görmüşler beni. Seçtikleri blog yazarlarının arasında ve de ilk sıralarda kendimi görmek beni inanılmaz mutlu etti. Kendilerine bir kez daha teşekkür ediyorum.
Efendim, bu ödülü alan kişinin link vererek kimden geldiğini göstermesi gerekiyormuş ki ben bunu yerine getirdim. :) Daha sonra da, layık gördüğü 7 arkadaşına yine aynı şekilde link vererek dağıtması lazımmış. Tabii dağıttığımız kişilerin daha önceden başka biri tarafından bu ödülü almamış olması da kural gereğiymiş. Şimdi ben, takibimdeki blog yazarı arkadaşlarımdan bu ödülü daha önce almamış olduğuna emin olduklarımdan başlamak istiyorum:
2- Uzun bir aradan sonra bloguna geri dönerek o lezzetli yazılarına tekrar kavuşmamızı sağlayan, hemen hemen aynı yaşam şeklinden geçtiğimiz ve belki bu yüzden bazı yazılarımın derinliğini daha iyi kavradığına inandığım tatlı rüyalar yapımcılığın sahibi Batuhan Doğu Alkaya'ya,
4- Direnen naif yanıyla yazılarını paylaşan ve her blogunu ziyaret ettiğimde, bir resminden aklımda kalan o kocaman, hayat dolu gülümsemesini her zaman hissettiğim ESRİK ÖFKE'ye,
5- Her telden, azıcık da kişisel çalan, genç blog yazarı arkadaşlarımızdan ve hatta blogumu ilk keşfedenlerden, benim de keyifle takip ettiğim değerli, sadık okuyucularımdan biri olan Kemal'e,
6- Yazmaya değil ama yazdıklarını bir blog açarak paylaşmaya yeni başlayan, her zaman kendi türküsünü çığıran canım kardeşim, kuzenim Deli Kız'a...
7- Veee son olarak da, "nasıl böyle yazabiliyor, böyle kelimeleri nereden bulup çıkartıyor..." diye her defasında hayranlıktan donakalmış bir vaziyette ve bazen de gözümden inen yaşlarla okuduğum SAKLI DEFTER'e gönderiyorum.
Aslında Zeugma'nın da dediği gibi ödül, listemdeki herkesin fakat maalesef 7 ile sınırlandırılmış. Bence, bir blog yazarının başka bir blog yazarı arkadaşına verebileceği en güzel ve gerçek ödül, onu "takip veya izle" listesine alarak o değerde gördüğünü ona da göstermesidir.
Hepinizi çok seviyorum ve listemdeki herkesi fırsat buldukça okumaya çalışıyorum.
Sevgiler...
14 Şubat 2009 Cumartesi
Sürpriz!
Sevgililer Günü'nü benim için çok daha özel yapan, çok daha anlamlı kılan olay 13 şubatı 14 şubata bağlayan gece, sabaha karşı bir sürprizle gerçekleşmiştir. Yıl 2000. Milenyum yılı... :)
Burdur’daydık… Eşim nedense her bir badireye denk gelen günlerde olduğu gibi o gün de nöbetçiydi. Evi su basar, çocuklar hastalanır, sular donar, musluk bozulur, ana sigorta yanar eşim hep nöbetçidir ya da şehir dışında… Sırf bu kadersizlik yüzünden olsa gerek daha aylar öncesinden “bebeğimi sezaryenle dünyaya getireceğim, senin de nöbetçi olmadığın günlerden birine denk getireceğim!” diye tutturmaya başladım. :) Eşimin bütün, “ya sırf bu yüzden sezaryene karar verilir mi, deli misin sen, mantıklı ol, izin alır gelirim…” türünden yalvarmalarına rağmen Nuh dedim peygamber demedim. "Ya yetişemezse, ya o gelene kadar doğurursam, ya benim elimi tutamazsa, ya doğum hanenin kapısında alnıma bir cesaret öpücüğü konduramazsa..." diye kendimi yedim bitirdim. Doğumdan önceki son doktor kontrollerimden birinde de hep birlikte güzel bir tarih saptadık. O zaman benim için bütün güzel tarihler eşimin nöbetçi olmadığı tarihlerdi… Apar topar annemle kardeşimi de getirttim ben; ne olur ne olmaz, son dakika çuvallamayalım diye… Doğumdan 15-20 gün önce bendeydiler…
Ben evin içinde her dakika, "o tamam mı, bunu da aldık mı, şu da hazır mı, ütülenmeyen bir şey kaldı mı?" diye panik bir vaziyette gezerken annem de benim erken doğurmamdan ödü patlayarak arkamda dolaşıyordu; ki 13 şubatı 14 şubata bağlayan, sancılandığım gecenin akşamı, bir gün öncesinde temizlik şirketinden gelen elemanın sildiği halıyı beğenmeyerek “bir kez de ben sileyim” olayına girdim. Bu konulardaki inadımı bilen annem, “madem öyle ben de sabah aşerdiğin domatesli bulgur pilavını yapayım” diyerek mutfağın yolunu tuttu.
Halı parladı, pilav afiyetle mideye indirildi :)
Gece kasıklarımdan yukarı doğru çıkan kesik kesik sancılarla uyandım. Sancılar sanki karnımdan da yukarı mideme kadar çıkıyordu. Öyle kuvvetliydiler ki gözlerimden sicim gibi yaşlar iniyordu. Bana en yakın odada yatan kardeşimi dürttüm, “kalk annemi uyandır, çok kötü midem ağrıyor” diye… Apar topar yatağından kalkıp gelen annem yarı kapalı, uykulu gözleriyle, “e be kızım, ben sana demedim mi bir tabak yeter, fazlası dokunur, bulgur bu…” diye söylene söylene bir yandan da çaktırmadan doktorumun telefon numarasını aramaya koyulmuştu... :)
-Turgay bey, Müjgan ben… Benim çok kötü midem ağrıyor, dayanamıyorum.
-Müjgan hanım ağrı mı, sancı mı, tam olarak nerede tarif edebilir misiniz?
-Bilmiyorum, ağrı da olabilir, sancı da… Aslında her ikisi… Galiba midemde ama karnımdan oraya çıkıyor sanki…
-Size önerdiğim mide haplarından bir tane alın, geçmezse bana geri dönün olur mu?
Alıyorum, yatıyorum… Gözlerim sımsıkı kapalı… Ha geçti, ha geçecek bekliyorum. Hayır geçmiyor. Geri dönüyorum.
-Turgay bey, şeyyy ben rüyalarınızı bölüyorum ama benim ağrı mı, sancı mı; mide mi, karın mı bilemediğim bütün o şeyler geçmiyor.
-Tamam Müjgan Hanım tamam :) hemen gelin, bekliyorum.
Kardeşim telaşla telefona sarılıyor, eşime ulaşmaya çalışıyor...
Kendimizi karlı, buzlu yollara atıyoruz. Kabus gibi durakta taksi yok, yoldan da geçmiyor, ben iyice artan sancılarımla kaldırıma seriliyorum. Annem yan bloğun bütün zillerine basıp duruyor. Bereket en üstte oturanları tanıyorum. Yüksel Bey eşofmanlarıyla aşağı iniyor, beni kaldırımdan kaldırıp arabaya sokuyor ve doktorumun muayenehanesine gidiyoruz.
Turgay bey yan dairesinden çıkmış muayenehanesinin kapısını açmaya çalışıyor. İlk düşündüğüm şey; hastasına olan saygısı… Sabahın dördünde evinden pijamalı veya eşofmanlı olarak değil, takım elbiseli, kravat takmış olarak çıkıyor. Ben yarım yamalak, sancılardan bitap, “zahmet etmeseydiniz...” gibi bir şeyler geveliyorum. Ultrasona giriyorum, “ E Müjgan hanım bebek doğum kanalına girmiş, sizin mideniz ağrımıyor, doğum sancılarınız başlamış!” diyor. “Nasıl yani…?” oluyorum. Daha önce hiç doğum yapmadım ki! Mide mi, karın mı, doğum sancısı mı ayırt edeyim…
Apar topar hastaneye geçiş yapıyoruz. Hüngür hüngür ağlıyorum, "kocamı istiyorum, elini tutmak istiyorum, günler öncesinden hazırladığımız hastane valizimi istiyorum, şerbet kaynatıp onu da getirecektik hastaneye, üstünde HOŞGELDİN MELEĞİM yazan pasta yaptıracaktık, doğumdan sonra şerbetle birlikte ameliyat ekibine dağıtacaktık, ben saçlarıma fön çektirecektim, manikür-pedikür yaptıracaktım…” diye zırlıyorum.
“Siz böyle de çok güzelsiniz ama yıpratmayın kendinizi, rahatlayın, sonra bebeğiniz de stresli doğar…” diyor hemşirelerden biri…
“Hayır, ben kocamı istiyorum! Hatta en çok onu istiyorum! Alnımdan öpecekti, elimi tutacaktı, cesaret verecekti…......”
Kimse beni kaale almıyor, onlar habire kendi aralarında konuşuyorlar; sürekli yağan emir cümleleri duyuyorum, tepemde canavar gözleri gibi spot lambaları, yeşilin en sevmediğim tonu, soğuk metal sesleri, bir makinede kalp atışlarımın sesi… Burnumda lizol kokusu…
Odamda gözlerimi açıp kendime geldiğimde karşımda ilk kocamı görüyorum. Yüzünde kocaman bir gülümseme, apaydınlık... Kucağıma mis kokulu, bembeyaz, topak topak oğlumuzu uzatıyor,

Ben evin içinde her dakika, "o tamam mı, bunu da aldık mı, şu da hazır mı, ütülenmeyen bir şey kaldı mı?" diye panik bir vaziyette gezerken annem de benim erken doğurmamdan ödü patlayarak arkamda dolaşıyordu; ki 13 şubatı 14 şubata bağlayan, sancılandığım gecenin akşamı, bir gün öncesinde temizlik şirketinden gelen elemanın sildiği halıyı beğenmeyerek “bir kez de ben sileyim” olayına girdim. Bu konulardaki inadımı bilen annem, “madem öyle ben de sabah aşerdiğin domatesli bulgur pilavını yapayım” diyerek mutfağın yolunu tuttu.
Halı parladı, pilav afiyetle mideye indirildi :)
Gece kasıklarımdan yukarı doğru çıkan kesik kesik sancılarla uyandım. Sancılar sanki karnımdan da yukarı mideme kadar çıkıyordu. Öyle kuvvetliydiler ki gözlerimden sicim gibi yaşlar iniyordu. Bana en yakın odada yatan kardeşimi dürttüm, “kalk annemi uyandır, çok kötü midem ağrıyor” diye… Apar topar yatağından kalkıp gelen annem yarı kapalı, uykulu gözleriyle, “e be kızım, ben sana demedim mi bir tabak yeter, fazlası dokunur, bulgur bu…” diye söylene söylene bir yandan da çaktırmadan doktorumun telefon numarasını aramaya koyulmuştu... :)
-Turgay bey, Müjgan ben… Benim çok kötü midem ağrıyor, dayanamıyorum.
-Müjgan hanım ağrı mı, sancı mı, tam olarak nerede tarif edebilir misiniz?
-Bilmiyorum, ağrı da olabilir, sancı da… Aslında her ikisi… Galiba midemde ama karnımdan oraya çıkıyor sanki…
-Size önerdiğim mide haplarından bir tane alın, geçmezse bana geri dönün olur mu?
Alıyorum, yatıyorum… Gözlerim sımsıkı kapalı… Ha geçti, ha geçecek bekliyorum. Hayır geçmiyor. Geri dönüyorum.
-Turgay bey, şeyyy ben rüyalarınızı bölüyorum ama benim ağrı mı, sancı mı; mide mi, karın mı bilemediğim bütün o şeyler geçmiyor.
-Tamam Müjgan Hanım tamam :) hemen gelin, bekliyorum.
Kardeşim telaşla telefona sarılıyor, eşime ulaşmaya çalışıyor...
Kendimizi karlı, buzlu yollara atıyoruz. Kabus gibi durakta taksi yok, yoldan da geçmiyor, ben iyice artan sancılarımla kaldırıma seriliyorum. Annem yan bloğun bütün zillerine basıp duruyor. Bereket en üstte oturanları tanıyorum. Yüksel Bey eşofmanlarıyla aşağı iniyor, beni kaldırımdan kaldırıp arabaya sokuyor ve doktorumun muayenehanesine gidiyoruz.
Turgay bey yan dairesinden çıkmış muayenehanesinin kapısını açmaya çalışıyor. İlk düşündüğüm şey; hastasına olan saygısı… Sabahın dördünde evinden pijamalı veya eşofmanlı olarak değil, takım elbiseli, kravat takmış olarak çıkıyor. Ben yarım yamalak, sancılardan bitap, “zahmet etmeseydiniz...” gibi bir şeyler geveliyorum. Ultrasona giriyorum, “ E Müjgan hanım bebek doğum kanalına girmiş, sizin mideniz ağrımıyor, doğum sancılarınız başlamış!” diyor. “Nasıl yani…?” oluyorum. Daha önce hiç doğum yapmadım ki! Mide mi, karın mı, doğum sancısı mı ayırt edeyim…
Apar topar hastaneye geçiş yapıyoruz. Hüngür hüngür ağlıyorum, "kocamı istiyorum, elini tutmak istiyorum, günler öncesinden hazırladığımız hastane valizimi istiyorum, şerbet kaynatıp onu da getirecektik hastaneye, üstünde HOŞGELDİN MELEĞİM yazan pasta yaptıracaktık, doğumdan sonra şerbetle birlikte ameliyat ekibine dağıtacaktık, ben saçlarıma fön çektirecektim, manikür-pedikür yaptıracaktım…” diye zırlıyorum.
“Siz böyle de çok güzelsiniz ama yıpratmayın kendinizi, rahatlayın, sonra bebeğiniz de stresli doğar…” diyor hemşirelerden biri…
“Hayır, ben kocamı istiyorum! Hatta en çok onu istiyorum! Alnımdan öpecekti, elimi tutacaktı, cesaret verecekti…......”
Kimse beni kaale almıyor, onlar habire kendi aralarında konuşuyorlar; sürekli yağan emir cümleleri duyuyorum, tepemde canavar gözleri gibi spot lambaları, yeşilin en sevmediğim tonu, soğuk metal sesleri, bir makinede kalp atışlarımın sesi… Burnumda lizol kokusu…
Odamda gözlerimi açıp kendime geldiğimde karşımda ilk kocamı görüyorum. Yüzünde kocaman bir gülümseme, apaydınlık... Kucağıma mis kokulu, bembeyaz, topak topak oğlumuzu uzatıyor,

"Sevgililer Günün kutlu olsun aşkım!” diyor, gözlerimden iki sıra halinde inciler iniyor. İkisine de sımsıkı sarılıyorum. Bu zamana kadar "Sevgililer Günü"nde hem alıp hem de verdiğim en güzel, en anlamlı, en değerli hediye…
Evimize dönerken taksi şoförü, “Bir Mehmetçik daha geldi dünyaya ha…?” diyor…
Dibine Not: 24 Şubat 2008 tarihinde yazılmıştır.
Evimize dönerken taksi şoförü, “Bir Mehmetçik daha geldi dünyaya ha…?” diyor…
Dibine Not: 24 Şubat 2008 tarihinde yazılmıştır.
6 Şubat 2009 Cuma
Kaç Kere Blog Yazmayı Bırakıyordum? (MiM)
Hiçbir zaman bırakmayı düşünmedim. Ben bunu bir görev olarak görmediğim ve "illa ki şu kadar aralıklarla yazmalıyım" diye de kendime zaman koyup şartlandırmadığım için bırakmak veya bırakmamak arasında gidip gelmedim hiç. İstediğim zaman ve içimden geldiği gibi yazıyorum.
Paylaşmayı seviyorum. İş; yaşamınızda neyi, ne kadar, kimlerle paylaşmaya karar vermeye kalıyor ki blog yazmak demek zaten herkese ve o herkesden gelecek olan tüm eleştirilere de açık olmak demek.
Bütün samimiyetimle, hayatın içinden geçerken bir şekilde bana dokunan şeyleri paylaşabildiğim yere kadar paylaşıyorum. Çok fazla ayrıntıya girmiyorum çünkü ayrıntıları paylaştığım bir insan zaten var. =) Bir de çok fazla ayrıntıya girdiğinizde çok da edebi cümleler kuramıyorsunuz. Oysa ben, yaşadıklarımı edebi bir dilde anlatmayı seviyorum. Blog yazmaktaki amaçlarımdan biri de buydu mesela; kendimi bildim bileli yazdığım şeyleri daha da edebi bir hale getirebilmek. Bu yüzden sık aralıklarla yazamıyorum çünkü yaşadıklarımı şiirsel bir dile dökebilmem için ilham gelmesi ve gerekli ortamın doğması gerekiyor ki bu çoğu zaman gece geç vakitlerde oluyor.
Blog yazmaya başlayalı neredeyse bir sene oldu ve bu zaman zarfı içinde hissetmediğim, içimden gelmeyen, duyguları bana ait olmayan tek bir kelime yazmadım. Hepsi ben olan, bana ait olan, benden şeylerdi... Dediğim gibi, hani "hayat biz başka planlar yaparken başımıza gelen şey"miş ya işte ben de bir şekilde bana dokunan şeyleri ki genelde bunlar beni iyi ya da kötü etkileyen şeyler oluyor, onları yazıyorum. Sadece, "Büyüklere Masallar" etiketi altında yazdığım yazılar, benim düş gücümle ortaya çıkan ya da bire bir şahit olduğum veya bana anlatılan hayatlardan kesitler sunan, bunları öyküleştirerek, gene edebi bir dille yazmaya çalıştığım deneme tarzı yazılar... Sadece, "Sessiz-Sedasız" adlı yazımda bir ilk yaparak bu etiket altında kendi başımdan geçen bir olayı anlattım. Bunun nedeni ise, hem bu olay ile ilgili içimde biriktirdiklerimi dökmek istemem hem de ayrıntılara girmek istememem oldu; çünkü Kürşat Başar'ın da bir kitabında dediği gibi: "Ayrıntılar... En çok onlar acıtır insanın içini..." En genel hatlarıyla da ancak o kadar başarılı olabildim.
Sözün özü; yazmayı seviyorum, yazdıklarımı paylaşmayı seviyorum ve bu yüzden de yazmayı bırakmayı hiç düşünmüyorum. ChaotiC yani karmakarışık tıpkı hayat gibi içinde her duyguyu barındıran gönderilerimden siz istemediğiniz sürece kurtulamayacaksınız. =)
Sevgiler...
DipNot: Bu arada yeni "header"ım ile ilgili görüşlerinizi de bekliyorum. ;)
Sevgiler...
DipNot: Bu arada yeni "header"ım ile ilgili görüşlerinizi de bekliyorum. ;)
3 Şubat 2009 Salı
Vitrin
İçime attım ne varsa
Anlamaya çalıştım herkesi
Aşkı da sevdim kavgayı da
Anlatamadım ki
Hiç korkmadım çelişkiden
Onaylanmayan ilişkiden
Ne çoğaldım övgüden
Ne azaldım yergiden
Hiç korkmadım yasaklardan
Korunmadım tuzaklardan
Kalktım güvenli kucaklardan
Hep denedim bilerek göstermedim
Kendimi sakladım görmeyi bilenlere
Vitrinime değil iklimime gelenlere
Deliyim aslında Allah'ına kadar deliyim
Kalbimi vereceğim aslımı görenlere
Söz: SEZEN AKSU
Beste: CAN ALGEÇ
Seslendiren: AJDA PEKKAN
Anlamaya çalıştım herkesi
Aşkı da sevdim kavgayı da
Anlatamadım ki
Hiç korkmadım çelişkiden
Onaylanmayan ilişkiden
Ne çoğaldım övgüden
Ne azaldım yergiden
Hiç korkmadım yasaklardan
Korunmadım tuzaklardan
Kalktım güvenli kucaklardan
Hep denedim bilerek göstermedim
Kendimi sakladım görmeyi bilenlere
Vitrinime değil iklimime gelenlere
Deliyim aslında Allah'ına kadar deliyim
Kalbimi vereceğim aslımı görenlere
Söz: SEZEN AKSU
Beste: CAN ALGEÇ
Seslendiren: AJDA PEKKAN
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
