23 Nisan 2013 Salı

Bir 23 Nisan Daha; Peki Ne Değişti?

15 Nisan doğum günümdü. 37 oldum. Yorgun ama mutlu… Huzursuz ama umutlu…  

Aldığım vitaminlere rağmen baharın üzerimize konfeti gibi yağan polenleriyle süslü, çiçekli - böcekli kokteylinden ben de payıma düşeni aldım. Bahar sarhoşuyum. Fakat bu hafta izleme şansı bulduğum bir film vardı ki, beni bahardan da fazla çarptı. 2008 yapımlı bir Clint Eastwood filmi: Changeling(Sahtekar). Gerçek bir hayat hikayesinden uyarlanan filmin baş rollerinde Angelina Jolie ve oyunculuğuna hayran olduğum, üstlendiği her rolün hakkını fazlasıyla verdiğine inandığım, aynı zamanda muhteşem bir ses tonuna da sahip olan John Malkovich var.

Film, 1928-1935 yılları arasında Los Angeles’da geçiyor. Bir sabah, oğlunu evde bırakmak zorunda kalarak işine giden dul bir anne akşam eve döndüğünde oğlunu bulamıyor. Artık umudunu kaybederek polisten yardım istiyor. Polis, kayıp olaylarında aradan 24 saat geçmeden duruma müdahale edemediklerini söylüyor fakat aradan günler, haftalar geçmesine rağmen çocuk hala bulunamıyor. Bir gün annenin iş yerine bir polis çıkageliyor ve müjdeli haberi veriyor: Oğlunuz bulundu! Anne sevinç gözyaşlarıyla, başında polis şefleri ve peşinde bir medya ordusuyla birlikte oğlunu almak üzere tren istasyonuna koşuyor. Fakat o da ne? Kendisine bulunup getirilen çocuk kendi oğlu değil! Anne, büyük bir hayal kırıklığı ve çaresizlikle bu çocuğun kendi oğlu olmadığını söylüyor. Fakat kendilerine laf gelmemesi ve tepki çekmemek için her türlü yasa dışı yöntemi kendilerine genel kural edinmiş, düzenbaz Los Angeles polis departmanı anne üzerinde öyle bir baskı kuruyor ki, kadın çocuğu alıp evine gitmek zorunda kalıyor. Polisin tüm suçlamalarına rağmen, -öyle ki kadını, bir çocuğun sorumluluk yükü olmadan yaşamanın getirdiği rahatlığa alışmış olmakla ve şimdi bu numarayla çocuğu başından atmak istemekle bile suçluyorlar- anne yılmadan mücadelesine devam ediyor. Medyada şişirilen, yazılıp çizilen başarılarından o kadar memnunlar ki, annenin her itirazına saçma sapan karşı nedenler buluyorlar. Mesela, bulunup kendisine getirilen çocuğun kendi oğlundan yedi santim kısa olduğunu söyleyen kadının evine, yine çürümüş sistemin parçası olan bir doktor yollayarak çocuğun yaşadıkları yüzünden uzun süre suda kalmış bir pantolon gibi çekmiş olduğunu bilimsel bir şekilde açıklamasını bile istiyorlar. Evet, filmde beni “yuh yani” noktasına getirten bir sahnedir bu… Artık buna da itiraz eden anneyi, son çare olarak aklını yitirmiş olduğunu söyleyerek tımarhaneye kapatıyorlar. Kadının çilesi, bu zincirin birer halkası olan doktor ve hemşirelerle orada da devam ediyor.

Bu mücadelede ise yanında olan tek bir kişi var; istedikleri gibi at koşturan polis şeflerine, aslında her şeyden çok yozlaşmış devlet düzenine karşı savaş açan, bunu yaptığı kilise konuşmaları ve radyo programları ile halka yayan kasabanın aktivist papazı. Tabii ki John Malkovich.

Bazı filmler izlersiniz, bazı insanlar tanırsınız, bazı olaylar yaşarsınız veya şahit olursunuz ve birden kendinizi çok güvensiz hissedersiniz. Her şeye rağmen güvensiz. Güven, huzuru getirir oysa… Güveniniz yoksa huzurunuz da yoktur. Huzurunuz olmadığı takdirde de artık hayat cehennemden farksızdır.

Şimdi düşünüyorum; 1920′li, 30′lu yıllar… Haksızlık, adaletsizlik, şiddet ve işkenceyle örülü bir devlet sistemi ve buna bağlı olarak Los Angeles polisinin uyguladığı politika… 1928 Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanan bu güvensizlik ortamını şimdi ben 2013 Türkiye'sinde yaşıyorum. Kendi ülkemde… Özellikle filmdeki kadın karakter gibi benim de çocuklarım olunca kaygılarım daha da derinleşiyor. Neden mi? Yıllarca güvendiğimiz, söylediği her sözünün altına bir an olsun düşünmeden ve çekinmeden kendi imzamızı atacağımız insanların ne olduğunu bilmediğimiz sebeplerden(!) alı konmaları, artık sadece ana haber bültenlerine değil gün içinde her saate sığabilecek kadar çok vahşice işlenmiş cinayet haberleri, bu haberlerin en ince detayına kadar reyting uğruna süslene püslene verilerek yüreklerimizi “bir daha, bir daha, olmadı bir daha” yakması, yıllardır devam eden terör….. Kime, nasıl inanacağımızı bilemez bir hale geldik. Çevremizdeki tüm insanlara şüphe ile bakar olduk. Siyasi baskılar, korkular… Telefonda konuşurken, msn’de sohbet ederken bile huzursuzuz artık! Eskiden okuldan evimize dönüp annemizi bulamadığımızda elimizi tutarak bizi kendi evine götüren Ayşe teyzeye güvenirdik. Şimdi çocuklarımızı kimseye, hiç kimseye güvenmemeleri ve ne olursa olsun bizi beklemeleri konusunda uyarıyoruz. Organ mafyası, çocuk sahibi olamayıp gözünü başka insanların çocuklarına dikenler, dilencilikten pornoya kadar çocukların sırtından para kazanmayı kafasına koymuş vicdansızlar, bir anlık zevk için bir ömür karartan sapıklar… Veya sadece filmdeki gibi sadece öldürme zevkini tatmin etmek için çocuk kaçıran şizofrenler…


Seneler geçiyor, teknoloji ilerliyor, politikalar(insanlar) değişiyor, hayat kolaylaşıyor(mu?), gelecek nesiller gürül gürül geliyor. Aynı oranda umut azalıyor, kaygılar artıyor. Bizden geçti ama çocuklarım için memleket istiyorum ben! Cahit Sıtkı’nın anlattığı gibi;


Memleket isterim;
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun,
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim;
Ne başta dert ne gönülde hasret olsun,
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim;
Ne zengin fakir ne sen ben farkı olsun,
Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim;
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun,
Olursa bir şikayet ölümden olsun.

Biliyorum olmayacak ama olsun onlar için umut etmek de güzel!
(Tüm çocuklarımızın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun!)

Hiç yorum yok: