Akşamüzeri Arda'yla birlikte Animal Planet'te balinalar, penguenler ve deniz filleriyle ilgili bir belgesel izliyorduk. İnsanlar ve diğer birçok memeli, otomatik olarak (istemsiz) soluk alırken, balinaların soluk alabilmek için düşünmeleri gerektiğinden hiç uyumadıklarını, bunun yerine beyinlerinin yarısını tamamen kapatarak, düşünme işini diğer bölgeye devrettiklerini öğrendik.
Bu da bir şey mi? Beyninin tamamını kapatmış vaziyette, hem de ayakta uyuyan (uyutulan), bu şekilde yaşayabilen insanlar var bu memlekette!
Dibine Not: Bu da benim "yüreğimin sivri dili" olsun!
demem o ki; beş gün önce eşimle evliliğimizin 12. yıldönümüne erişme zaferini kutlamıştık. Bugün de büyük zaferin 86. yıldönümünü...
Zira bugün aynı zamanda, "Türk Silahlı Kuvvetleri Günü" de olduğu için önemli ve anlamlı bir bayram bu bizim için.
Yine her zaman olduğu gibi, herşeye rağmen(!) yüreğimizdeki coşkuyu, içimizdeki umudu birazcık bile olsun kaybetmeden alnımız açık, başımız dik büyük bir gurur ve onurla en güzel şekilde Büyük Zafer' in 86. yıldönümünü kutladık. Orgeneral Başbuğ'un Anıtkabir özel defterine yazdığı ve daha sonra da yüksek sesle okuduğu şu yazıyı burada yayımlayarak daha fazla söze gerek kalmadığını düşünüyorum:
"Ebedi önderimiz ve başkomutanımız Yüce Atatürk, Yüce Ulusumuzu bağımsızlık ülküsü altında birleştirmek için verdiğin büyük mücadeleyle kazanılan zaferin 86. yıl dönümünde yüksek huzurunda bulunmanın gururunu ve heyecanını yaşıyoruz. Tüm zorluklara rağmen düşman orduları karşısında elde ettiğin, tarihte eşine az rastlanır bir zaferle Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli atılmıştır. Ulus devlet, üniter devlet ve laik devlet yapısı üzerinde yükselen Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ilke ve devrimlerinin aydınlattığı yolda yürüyüşüne devam edecektir. Bu zaferle kurduğun Cumhuriyet'in temel niteliklerine yürekten bağlı personeli ve çağdaş harp gücüyle Türk Silahlı Kuvvetleri, ulusunu bu kararlı ilerleyişten alıkoymak isteyen güçler karşısında dün ve bugün olduğu gibi yarın da en büyük güvence olacaktır. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin, en değerli emanetin olan Cumhuriyet'e sonsuza kadar sahip çıkacağına olan sarsılmaz inancımla, huzurunda saygıyla eğiliyorum. Ruhun şad olsun."
Herşeye inat, sarsılmaz inancımızın ve içimizdeki coşkunun daha da artarak çoğalacağı nice Zafer Bayramlarına erişmek dileğiyle yüreği Atatürk aşkıyla çarpan, Cumhuriyet'ine sahip çıkan tüm insanlarımızın 30 Ağustos Zafer Bayramı'nı kutluyorum!
"Pırıl pırıl ütülü giysili, misler gibi parfüm kokulu, saçları taralı, dişleri fırçalanmış adamı / kadını sevmek kolaydır. Aslında aşk, aynı insanı, sabahın körü uykudan uyandırdığındaki en sinirli hali ile de kabul edebilmek, aynı tuvaleti bir dakika arayla kullanabilmek, diz yapmış pijamalarla kanepede yastıklara sarılıp sızmışken bile şefkatle okşayabilmektir. Buna katlanamayanlar zaten aşık değillerdir. Bu durumda evlilik hoşlandığın insana karşı olan duygularını öldürüyor diyebiliriz.
Zira aşıksan, aynı havayı solumak bile zevk verir. Hep beraber olmak istersin. Banyodan gelen su sesi bile onun evde olduğunun işaretidir ve huzur verir.
Ütülediğin gömleğin ona ne kadar çok yakışacağını düşünürsün.
Pişirdiğin yemeği ne çok seveceğini hayal edersin.
Bin tane gömleği varken bin birinciye sahip olmaktan mutlu olacak diye, istediğin ayakkabıyı satın almaktan vazgeçersin.
Zamanla almaktan çok, bir şeyler vermekten mutluluk duyduğunu keşfedersin.
Eğer kadın evlilikte ikinize yemek pişirecek, dolabı düzenleyip ütüyü yapacak bir anne olarak görülüyorsa, o kadının saçlarının hiç yağlanmadığı ve adamın geceleri terlemediği düşünülüyorsa, asla kavga edilmeyecek ve lavabo tamir edilirken dahi gülüşüp öpüşülecek zannediliyorsa zaten beklenti bir evlilik değil, bir Amerikan filmini yaşamaktır. Bu hayallerle yola çıkılıp, damat ilk gece gelinin saçlarından on bin firkete sökmeye çalıştığında ve gelin de, "hay ben böyle kuaförü..." diye söylenmeye başladığında zaten evlilik sandıkları şey çatırdamaya başlayacaktır.
Evlilik; sadece aşk değildir. Evlilik; ev arkadaşlığı, kankalık, sırdaşlık, ortak hesaba sahip mudilik, ayrı kökenlerin birleşmesi, başı hatırlanmayan bir akrabalık ilişkisidir.
Aşk bu ilişkide tutkuyu sağlar ama zaten tek başına ayakta tutamaz. Aşıksanız ateşli sevişmeler yaşarsınız ama kış akşamları evde konyak içip geyik yapamayabilirsiniz. Hala canınız sıkıldığında onu değil de annenizi arıyorsanız, yalan olmuştur o evlilik.
Aşk evlilikte gider gelir. Halıya kola döktüğünde aşk biter; ama o, halıyı temizleyebilirse gene aşık olunur. O aradaki sinir evresini aşabilenler ellinci yıla kadeh kaldıranlardır. Tahammül edemeyenler ise ikinci evlilikten sonra artık evliliğin yalan olduğuna inanacaklardır.
Zafer, direnenlerin olur."
Dün evliliğimizin 12. yılını kutladık. Evet aşk, tek başına bir evliliği ayakta tutmaya yetmiyor. EVLİLİK = SEVGİ + SAYGI + ÖZVERİ + GÜVEN formülü içinde gizli ve AŞK da olsa olsa bu formülün bonusu oluyor.
Sevdiğim adamla birlikte aynı yemeği yemek, aynı görüntüleri izlemek, aynı iklimi yaşamak, aynı yatakta yatmak, aynı çatı altında oturmak, aynı çocuklar için endişe duymak, aynı başarılara sevinmek, aynı kederlerde düşünmek ve üzülmek, aynı zorluklara göğüs germek ve aynı keyifleri yaşamak müthiş birşey... Zafer dolu nice yıllarınız olsun.
Ben büyük bir hengame içinde, yeni evimde bir düzen kurmaya çalışırken blog dünyasının isyankar çocuğu godsyndrome tarafından sobelenmişim efendim. İşlerimi bitirdiğim zaman benden, "olmazsa olmaz" larımı yazmamı istemiş. "Tabii bitirebilirse..." diye de eklemiş. Ben işin en zor kısmını, yani temizlik olayını nihayete erdirmiş bulunuyorum. Geriye kalanlar bana göre işin en zevkli kısmı; sipariş verdiğim yeni ürünlerim de geldikten sonra onlarla birlikte evimin dekorasyonuyla uğraşmak.
Eveeet şimdi gelelim olmazsa olmazlarıma;
Bir kere etrafımda erkeklerim olmazsa olmaz!
Sabah kahvaltılarında beyaz peynir olmazsa olmaz. Yemesem bile mutlaka sofrada görmeliyim ki "yemesem bile" sözü çok yersiz oldu. Ben beyaz peynir canavarıyım ama öyle her çeşit beyaz peyniri de yemem. Trakya'ya tayinimiz çıktığında en çok bu açıdan sevinmiştim. 3 yıl boyunca Sarıkamış'ta aradığım peyniri bulamamaktan ötürü beyaz peynire hasret kalmıştım. Evet burası sivrisinek cenneti olabilir ama aynı zamanda beyaz peynir cenneti de... Özellikle Ezine peyniri muhteşem.
Ezine Peyniri: Trakyanın havasından ve suyundan etkilenen otları yiyen koyun ve ineklerin sütünden elde edilen, hayata normal düz beyaz peynire karşı 8-0 fark ile başlayan, bazı satıcılarca "edirne peyniri" olarak da pazarlanan, fiyatı bu sebeplerle diğer beyaz peynirlerden her daim yüksek olan, muhteşem beyaz peynir ceşidi. (Tanım ekşi sözlükten alınmıştır.)
Akşam yemeklerinde çorba ve salata olmazsa olmaz. Çoban salata, mevsim salata, rus salata, domates-salatalık söğüş hiç fark etmez. Yeter ki salata olsun ama benim favorim nar ekşili, bol mısırlı mevsim salata.
- Günde en az bir kere http://www.oyunus.com/ da wordabula (scrabble) oynamazsam ve yenmezsem olmaz. Eğer o gün çeşitli nedenlerden dolayı oynayamamışsam, sabaha karşı bir saat bile olsa gözkapaklarımı zorlukla açık tutarak mutlaka bir oyun oynar, kazanır ve öyle yatarım.
Konsolumun üstünde bu üçlü olmazsa olmaz!
Akşam beş çayım ve yanında kurabiye olmazsa olmaz.
Balığın yanında rakı(Tekirdağ) ve roka olmazsa olmaz.
- Fransızca şarkılar olmazsa olmaz.Özellikle her gün şunları dinlemezsem olmaz: TINA ARENA, JULIE ZENATTI & LORIE_ Comme Toi MICHEL SARDOU & GAROU_ La Riviere De Notre Enfance
GAROU_ Bell Notre Dame De Paris
GAROU & NATASHA ST PIERRE_L'amour Existe Encore
PATRICIA KAAS & DAVID HALLYDAY & GAROU_Casser La Voix
LARA FABIAN_Mistral Gagnant
CARLA BRUNI_Quelqu'un Ma Dit
BONNIE TYLAR & KAREEN ANTONNE_Si Demain
EDITH PIAF_Ne Me Quitte Pas
"Escada Collection" olmazsa olmaz. Eşimin, "Kadın Kokusu = Escada Collection" olarak tanımladığı bizim için eşsiz parfümüm. Henüz bitmeden yeni bir şişe alınır.
"Rochas" olmazsa olmaz. Bu da eşimin, duyunca aklımı başımdan alan hiç değişmeyen kokusudur.
- Kendi yastığım olmazsa olmaz. Aksi takdirde sabaha kadar uyku mümkün olmaz.
-Çok marka düşkünü birisi değilim. Fakat bazı ürünlerde olmazsa olmazlarım var. İlla ki bulana kadar bunları ararım; sivrisinek kovucu olarak Esemmat, kuru bakliyatta ABC veya Reis, sıvıyağda Komili Sırma Mısırözü, Coca Cola, Lays Patates Cipsi, Çaykur Filiz Çayı, Nescafe gibi... Bunları bulamazsam yerlerine alternatiflerini kesinlikle almam.
- Her gece yatağıma yattığımda dua etmezsem olmaz. Fakat son zamanlarda tamamlayamadan yarısında uyuyakalıyorum.
- Aşk olmazsa olmaz. Her yerde, her şartta, her şeyde aşk!
- Kitaplarım olmazsa olmaz. Özellikle birisini beklerken, güneşlenirken, seyahat ederken ya da uykuya geçiş yapmadan önce elimde kitabım olmazsa olmaz.
-Her gün bir fincan üçü bir arada içmezsem olmaz. Mümkünse vanilyalı ve kesinlikle Nescafe.
Kırmızı şarap Angora olmazsa olmaz .
-Her gün mutfak ve banyo temizliği olmazsa olmaz. Temizlikte en hassas olduğum yerler mutfak ve banyodur.
- Gardropta askılar tek bir yöne bakmazsa olmaz. Farklı yöndekiler hemen üşenmeden çıkarılıp tekrar asılır.
-Sofra tuzsuz, bibersiz, limonsuz, yoğurtsuz ve susuz olmaz. Hepsi ortada olmalı.
Bu kadar yeterli sanırım. Zaten abarttığımı düşünüyorum ama benim çok olmazsa olmazlarım var ne yapayım? Hep diyorum işte, "zor kadınım, zorrr!"
DipNot: "Haykoliq", bu mimi kimseye paslamamış olduğumu anımsattı bana... Ben de o yorumuna rağmen kendisine (eee daha yaşım genç diye oturmamak ve bir yerden başlamak lazım), mim'lerden kaçtığını bildiğim =) ZehirliÖrümcek "ezmoce"ye, Umar'a ve sevgili blogmania editörümüz "ukturk"e paslıyoruuum, paslıyoruuum, pasladııım!
Kendi rengimizi verdiğimiz -cappuccino rengi- duvarlarımızdan hala gelmekte olan taze boya kokuları arasında yeni evimden ilk yazım bu...
Ben bu rengi çok kararsız kalarak seçtim çünkü aylardır kese kağıdı rengine takmış durumdaydım fakat şimdi baktığımda doğru bir seçim yapmış olduğumu görüyorum. Çok güzel bir renk ve eğer eşyalarınızla da uyum sağlayacağını düşünüyorsanız bir dahaki boya tazelemesinde mutlaka düşünün derim.
Yeni evim Uzunköprü'de... Uzunköprü Edirne'ye bağlı, Yunanistan sınırına 6 km. uzaklıkta, içinden kontrolsüz sanayi nedeni ile çevre problemleri yüzünden kullanılamaz durumda olan ve bu yüzden her gün farklı bir renkte akan Ergene Nehri'nin geçtiği küçük bir ilçe. Atıklardan dolayı kokusu çekilemeyecek kadar berbat ve içerdiği kimyasallar nedeniyle bölge ekonomisini de olumsuz yönde etkiliyor. Bir tek bölge ekonomisini mi? Tabii ki burada yaşayan bizleri de... Başta bu neden ve daha sonra da çeltik tarlalarının çokluğu yüzünden burası tam bir sivrisinek cenneti. Hem de normal bir sivrisineğin iki katı büyüklükte sivrisinekler... Soktuğu anda ölüme kadar yol açan etkileriyle daha önce hiç görmediğim türden çeşitli renklerdeki arılar, değdiği anda değdiği yerde anında ve kocaman bir şişliğe yol açan havada uçuşan sert kabuklu, kanatlı hayvanlar da cabası. Tabii ki Ergene'den dolayı hepsi son derece mikroplu.
Lojmana geldiğimiz ilk gün eşyalarımız indirilirken beklediğimiz çocuk parkında, allerjik bir bünyeye sahip olan küçük oğlum Arda ve kendi adıma şoka girdim diyebilirim. Daha sonra yine bilmediğim -büyük ihtimal arı olabilir- bir hayvan tarafından Arda'nın gözünün kenarının sokulması ve kirpikleri içine gömülecek kadar gözünün şişerek kapanması sonucunda soluğu acil serviste aldık ve vurulan iğnenin ardından gözlem odasında yattık. Buradaki ilk günlerin bu şekilde başlaması ve arkasından gelen bazı eksikliklerin, sakatlıkların ve sil-baştanların getirdiği kaos içinde ölümüne yoruldum ve üzüldüm. "Zor zamanları çabuk atlatır oldum" dedim ama burayı gördükten sonra gene aynı şeyi söyleyebilecek miyim bilemiyorum; çünkü yedi günlük bu zaman zarfı bana aylar kadar uzun geldi...
Tabii durum böyle olunca yeni evim adına ilk alışverişe çıktığımda, sepete attığım öncelikli şeyler ekmek, su yerine çeşitli sinek, böcek kovar spreyler, losyonlar, tabletler ve likitler oldu. En az hasarla, bir an önce buraya sonsuza dek "elveda" demek istiyorum. Allerjik olmaktan ötürü alışamayacağım birşey varsa o da, bu tür börtü-böcek ve sinekler... Küçükken inanılmaz boyutlarda olan çilek allerjimi ilerleyen yıllarda yenmeyi başardım fakat bu durumu da böyle atlatabileceğimden emin değilim. 32 yaşındayım ve "ilerleyen yıllarda yenmek" cümlesi bana oldukça komik geliyor. Umarım sevgili Arda'm büyüdükçe bu durumu atlatır.
Henüz yeni evime alışamadım. Gece herhangi bir şey için uyandığımda prizlerin yerini bulamamak, balkona çıktığımda gökyüzü yerine dallarını balkonuma eğmiş kocaman bir erik ağacıyla karşılaşmak, camdan baktığımda bir cadde, sokak yerine nöbetçi kulübeleri ve adım başı asker görmek, çok sevdiğim bakkalım yerine kantine gitmek, apartmandan dalgın her çıktığımda tam kapının önünde nöbet tutan askerin gölgesiyle irkilmek, camlar açıkken -birinci katta olduğumuzdan dolayı-, nöbetçi asker aile sırlarımıza veya sohbetlerimize ortak olmasın diye kısık sesle konuşmayı öğrenmek ve öğretmek gibi yüzlerce şey alışmam için beni bekliyor. Evde süregelen aksaklıklar, tamirat ve tadilatlar da cabası tabii.
Üç yıl boyunca lojman dışında, konforlu sivil apartman dairelerinde bir yaşam sürdükten sonra tabii ki tüm bunlar bizim için zorlayıcı oldu. Fakat attan inip bindiğimiz eşek de benim sihirli ellerimle, çoğu kişinin takdir ettiği zevkim ve eşimin benim için elinden gelenin en iyisini yapma çabalarıyla güzel bir ata dönüşme yolunda hızla ilerliyor.
Siz bakmayın yakınmalarıma; sanırım ben mücadele ettiğim hayatı daha çok seviyorum. Bunun için de Tanrı'mdan sadece sağlık diliyorum.
Yeni bir yere tayin olmamız sonucunda ev değiştirme sürecim de nihayet başladı. Hayatın bize sunduğu, azdan seçmeli şıklardan birini işaretlememizle birlikte zamana karşı yarışımız da start aldı ve spin atmalarla devam ediyor.
Çünkü zaman bir Ferrari F1 misali hep benden bir etap önde gidiyor ve ben ona yetişebilmek için hayat virajlarını hız kesmeden ve sinyal vermeden dönmeye çalışıyorum. Bu da spin atarak hedefime daha geç varmama neden oluyor.
En yakın pit alanında durup, zaman ile aramda bir arpa boyu yol kalmışken yaptığım hataların nedenini bile sorgulayamıyorum. Zira pazartesi gününe kadar bana sadece kapımı değil; içeri girmemle birlikte bir yuvanın içindeki tüm güzellikleri de açan anahtarımı, evin yeni sahibesine teslim etmek zorundayım; ve ben elimdeki yeni evimin anahtarıyla, bu sefer o evi yuva yapmak üzere değirmenlere karşı bir an önce yola çıkmalıyım. Bknz:Ben Yine Değirmenlere Karşı
Ev artık yuva değil!
Tüm eşyalar üstüste,
Terketmeden önce...
Bu yarışın içinde pit alanlarında durup sizlere de kısa cümleler kurabilirsem ne mutlu bana. :D Zira zaman, uzun cümlelerle vakit kaybedemeyeceğim kadar hızlı ilerliyor. En kısa zamanda uzun cümlelerimde görüşmek üzere hepiniz hoşçakalın.
Artık kısa cümleler kuruyorum,
Sevdiklerim, sevmediklerim yanımda.
Kabullendim herşeyi olduğu gibi...
Yola çıktım, yarınlara...
Son günlerde çok düşünür oldum,
Zor zamanları çabuk atlatır oldum.
Bakıyorum aynaya her gece,
İçim rahat, biraz yorgunum sadece.
Hayatıma giren herkese,
Çok şiddetli bir rüzgar çıkmıştı aşağıdaki şiirin ilk kelimeleri cep telefonuna düştüğünde... Yatağından kalkmaya üşenen kadın -ki üzerinde sadece bir damla Chanel 5 vardı- bir kağıt, bir defter ya da word yerine cep telefonuna yazdı birbiri ardına gelen kelimeleri...
Yanında sadece boxer-ıyla uzanmış olan erkek, derin nefes alış verişlerle son bir buçuk saatini uyumaktaydı. Bir süre inip çıkan göğsünü izledi kadın; belli belirsiz tebessüm eden hafif aralanmış dudaklarını, yanları hafifçe kırlaşmaya başlamış ve artık ona çok seksi gelen saçlarını, yorgunluğun çizgilerini taşıyan yüzünü, alyansın inanılmaz yakıştığını düşündüğü ellerini, gergin karnını, çarşafa dolanmış uzun bacaklarını... Omuzlarında daireler çizdi parmak uçlarıyla uyandırmaktan korkarak...
Her ne kadar o an için kadının aklından kırmızı düşünceler geçse de adamın pembe düş karelerini bozmak istemedi. Dudaklarına minicik bir öpücük bıraktı ve işte tam o anda gözleri(n) çıktı ortaya;
Gözlerin...
Dudaklarında belirsiz gülümsemelerle, Düş denizlerine açılmış, bana kapanmış gözlerin... Açılınca ilk beni gören, Üzerime eğildiğinde içlerinde pırıl pırıl kendimi gördüğüm gözlerin... Bazen hiç kıyamadığım çocuksu bakan, Bazen güneşli bir havada, birden korkunç bir gök gürlemesiyle apansız yağmura tutulduğum, şimşekler çakan...
Gözlerin...
Bakışlarınla sürekli anlamının değiştiği,
Duygunun zirvesinden duygusuzluğun uçurumuna,
Sevginin aydınlığından sevgisizliğin karanlığına,
İki kişilik kalabalığımızdan milyonların ıssızlığına yuvarlandığım gözlerin...
Gözlerin...
Bazen bir anne kadar şefkatli,
Bazen kırmızı tutkularla ateşli...
Bir sevgi sözcüğü kadar yumuşak,
Hemen ardından gelen "elveda" lar kadar keskin, sivri köşeli...
Coşturan, yeniden yeniden yeniden sevdalandıran,
Acıtan, kanatan, yaralayan, batan gözlerin...
Gözlerin...
Sen sussan da herşeyi anlatan gözlerin...
Ki sen sevgilim;
Gözlerin varoldukça hayatımda ve baktığı sürece bana,
Ben hep bileceğim nedir düşüncelerin...
Gözlerin...
Konuşurken beyninin sansürlediği sözlerini ele veren gözlerin...
Kimileri garip bir inançla tek ayağını kaldırır yalan söylerken,
Senin, iki gözünü birden kapatman gerekir!
Zaten ne zaman kapatsan gözlerini,
Öpülürken ya da hayal ederken olmayacak bir şeyi,
Bir çeşit yalan yaşamıyor musun?
En uzun göz kapatışında, düşlerinde...
En uzun yalanı yaşadığını bilmiyor musun?
Öyleyse aç gözlerini!
Karanlığı aydınlatan bir güneş gibi aç,
Yalansız bak!
Baktığın, gerçekten gördüğün olduğunda ben karşında olacağım!