"Bir tarafını basıp artık şu evinde otur da bir iki birşey yaz, biz de okuyalım..." diyenlerin sayısı günden güne artıyor. Koca kış zaten evde geçeceği için -soğuğu hiç ama hiç sevmediğimden hiçbir yere gidesim gelmez- ben de kışın karanlık yüzünü yavaş yavaş göstermeye başladığı şu son günlerde her güneşli ve sıcak günü sonuna kadar değerlendirmek istiyorum. Yaz ne kadar çabuk geçiyor yaaa? İki gündür bir yağmur, bir yağmur... Karanlık, kasvetli bir hava... Gerçi bu havalarda evde oturup sıcak bir şeyler içerek yağmurlu hava şarkılarını dinlemek kadar güzel bir şey yok ama gene de hani hep yaz olsa şikayet etmem. Yazın daha bir enerjik, sağlıklı ve güzel hissediyor insan kendini...
İki hafta önce şuradaydım:
Burası bize bir buçuk saat uzaklıktaki Saros Körfezi. Su altı akıntılarının fazla olması, büyük yerleşimin ve sanayileşmenin olmaması sebebiyle bölgenin en temiz yerlerinden biri ve şöyle bir iddia var ki, dünya üzerinde kendi kendini temizleyen üç denizden biriymişşş... Su altı zenginlikleri açısından da oldukça elverişli olan bu bölge, amatör olsun profesyonel olsun bir çok insanın dalış amaçlı burada toplanmasını sağlıyor ki birlikte gittiğimiz kuzenim ve yakın arkadaşlarımız suyun alt kısmıyla ilgilenirlerken ben de üstte bol bol güneşinden istifade ettim. Suyundan diyemiyorum çünkü ayaklarımdan yüreğime çivilenen bir soğuğu vardı o hafta sonu...
Tabii ki oraya gelen herkes gibi biz de çadırda kaldık. Karavanlarıyla gelenler de vardı ama azdı... İlk geceyi saymazsak her şey çok güzeldi. İlk gece müthiş bir rüzgar vardı. Pat pat pat çadırdan çıkan sesler, birazdan çadırın çivilerinden kurtularak denize savrulup uçacağımız düşüncesi, azıcık soğuk ilk gece gözümü bile kırpmamama neden oldu ki ben uyku setimizi götürdüm ve bir çadırda iki şişme yatağı paylaşarak yedi kişi yattık ama çadırımız oradaki en büyük çadırdı. Neyse sabaha karşı dinen rüzgarla uyumasam da biraz rahatladım. En güzeli ise yıldızların altında uyumaktı... İki gece uykuya dalmadan önce gördüğüm son şey yıldızlardı... O kadar çok, o kadar parlaklar ki gözünüzü kapattıktan sonra bile hep sizinle birlikteler... Şehrin ışıklarından asla bu kadar çok farkına varamadığımız yıldızlar -orada sadece onların ışığı vardı-, dalgaların sesi, uzakta bir iki balıkçı teknesi, ağlar ve yavaş yavaş bastıran bir uyku... Kendisinden çok özür diliyorum; Garou'yu bile dinleyemedim ama takdir edersiniz ki her zaman bu görüntü ve seslerle uyuyamıyoruz değil mi?
Güzel bir hafta sonu oldu. Kanoyla gezdik, organik domates ve biberler yedik hatta biberleri Saros'a giderken bizzat kendimiz topladık ve parasını verip satın aldık. Bir daha gider miyim? Kesinlikle evet ama bu defa Arda'sız çünkü ortak kullanıma açık tek bir tuvalet olduğundan ve önünde de kuyruklar oluştuğundan, benim özellikle bu konuda çok fazla hassas olan oğlumun doğaya karışmayı da şiddetle reddedişinden dolayı problemler yaşadık. "Bak Arda," dedik "bu gibi durumlarda ya doğaya karışacaksın ya da evde kalacaksın!" "Evde kalacağım!" diyerek seçimini de yaptı zaten.
Bu hafta sonu tatilini en çok Berkay için istemiştim. Nedenine gelince Saros'dan döndükten iki gün sonra oğlum sünnet oldu. Öncesinde iyi bir moral takviyesi, psikolojik olarak onu bu işe hazırlama, heyecanını azaltma ve endişelerini giderme açısından da güzel ve değişik bir ortam oldu. Bunu ayrıca başka bir gönderimde detaylı anlatacağım.
Sonuçta hafif bronza dönmüş tenimizle, teorik olarak biraz öğrenip cebimize koyduğumuz dalış bilgileri ve terimleriyle ama en çok da bir çadır kültürüyle evimize döndük. Mutluyduk...
ChaotiC


