27 Ocak 2009 Salı

Sessiz Sedasız

Kadın, narkozun etkisiyle her şeyin bir rüya olduğunu sanıyordu. Az sonra uyanacaktı ve önce gördükleri gerçek olmadığı için Tanrı'ya şükredecekti; sonra hala o etki ve heyecanla gördüklerini birilerine anlatacaktı. "Hayrolsun" diyeceklerdi... Kadın hayra yoracaktı...

Hayır, böyle olmadı. Hayrolmadı. Yaşananların hepsi gerçekti. Kadın üşüyordu. Korku muydu, buz gibi gerçek miydi onu üşüten yoksa çırılçıplak bedeninin üzerine sadece iki-üç yerden çıt çıtlayarak geçirdikleri, yeşilin en sevmediği tonundan ameliyat önlüğü mü?

En son hatırladığı, burnuna dayanan siyah bir maske ve arkasından, "şimdi derin derin nefes alın" komutu idi... Yattığı yerden her zaman canavar gözlerine benzettiği ve tepeden kendisini acımasızca seyretmekte olan spot lambalarına bakarken herhalde üçüncü nefesinde gitmişti...

Uyandığında, "üşüyorum" dedi kadın. Üzerine bir battaniye örttüler. Ağzından çıkan ilk kelimenin bu olduğunu sanıyordu; "üşüyorum". Oysa sedye ile ameliyathaneden odasına getirilene kadar gördüğü herkese, "ben bir rüya gördüm..." dediğini öğrendi. Yan odada yatan kadın, bir süre sonra odasına gelmiş ve rüyasında ne gördüğünü sormuştu. Odasına alınırken, kendi odasının kapısında dikilen o kadına da aynı şeyi söylemişti çünkü; "ben bir rüya gördüm..." Gözleri dolu dolu, "rüya değilmiş" dedi kadın, "anlatacak bir şey yok, gördüklerim sizin de gördükleriniz..."

Elini karnına koydu. Bir boşluk hissetti. Üşüyordu kadın, durmadan üşüyordu. Korku yoktu artık... Buz gibi gerçek miydi onu üşüten, çırılçıplak bedeninin üzerine sadece iki-üç yerden çıt çıtlayarak geçirdikleri, yeşilin en sevmediği tonundan ameliyat önlüğü mü, sökülüp gitmiş bir canın boşluğu mu yoksa sürekli yeni doğan ünitesinden gelen ardı arkası kesilmeyen bebek çığlıkları mı?

Bir başkasınınki, poposuna yediği şaplakla dünyaya ilk acı dolu çığlığını atarken onunki de aynı koridorda sessiz sedasız, kıpkırmızı sökülüp gitmişti...

Onunla birlikte eriyip akan yüreğini tekrar yerine koyabilecekler miydi?

18 Ocak 2009 Pazar

18.01.2005

Arda artık 4 yaşında... :) 

 
Foto Tasarım Godsyndrome

9 Ocak 2009 Cuma

İlla ki...

Canım kardeşim Godsy sevdiğim mekanlar konusunda fi tarihinde mimlemişti beni. Geç de olsa mutlaka paslanan mimleri yanıtlıyorum. Ben, birtakım mecburiyetler yüzünden kendi şehirlerimde (İstanbul ve Eskişehir) yaşayamayan biri olarak her ne kadar bu çok sevdiğim mekanlara her canım istediğinde gidemesem de senelik izinlerde ipinden boşanmış atlar gibi koştura koştura giderim. Buralar nereler mi?  

Eskişehir'de isem mutlaka Venedik Pastanesi'ne uğrarım. Hele mevsimlerden yaz, günlerden pazarsa (pazar olması gerekmiyor tabii ki, lafın gelişi... :) buz gibi limonata yanında o eşsiz yaş pastasını yerim.



Eskişehir Hayal Şarap Evi'ne giderim.






İstanbul'daysam asla Ikea'ya uğramadan, mum-tealight manyağına dönmeden ve İsveç köftesini yemeden dönmem. Ayrıca turkuaz ve kahverenginin uyumuna aşık olaraktan böyle de poz veririm. =)











 
İstanbul'un en ünlüsü Çınaraltı diğer adıyla Süper Baba kahvesi pazar kahvaltıları için biçilmiş kaftandır. Kahvaltıdan sonra aşağıdaki manzaraya karşı çay içilerek saatlerce kitap okunabilir, bulmaca çözülebilir fakat iyi yerlerden birine konuşlanabilmek için erken gitmek gereklidir.










 



İstiklal Caddesi'ndeki tarihi Cumhuriyet Meyhanesi vazgeçilmezim bir yerdir. Zaten adı yeter değil mi? Nostaljik anılarla dolu, kabuğunu sıyıra sıyıra yemekten hoşlandığımız bol limonlu karideslerin ve eşsiz mezelerinin büyüsüne kapılarak eşimle rakı limitimizi her zaman aştığımız ve buna bağlı olarak zil-zurna sarhoş olup eve dönüş yollarında öpüşmekten ve kahkaha atmaktan kırıldığımız bir yerdir. Bu, her zaman böyledir ve hiç değişmez.













 Büyükada'ya bayılırım. Mümkün olsa orada yaşarım.












Eğer eşimin şehrindeysek mutlaka bir gece Arap Şükrü'de fasıl-rakı-balık yapmak isterim. Arap Şükrü, balık lokantalarının, sazlı-sözlü eğlence yerleri ve barların olduğu turistik, trafiğe kapalı, Bursa'nın Nevizadesi haline gelmiş bir sokaktır.








 








Ayrıca iskenderi illa ki Bursa'da yemeyi tercih ediyorum çünkü orada yedikten sonra başka hiçbir yerde iskender yiyemez oldum. Bunun için de vazgeçemediğim mekan;


Eğer bir gün yolunuz Bursa'ya düşerse ve dediğim gibi sonrasında başka hiçbir yerde iskender yiyememeyi göze alıyorsanız mutlaka buraya uğrayın ve kullandıkları o özel sos ve tereyağının tadına varın. Ayrıca mekan olarak da çok nezih ve temiz bir yerdir.

Sevdiğiniz yerlerden ayrı kalmamanız dileğiyle...

3 Ocak 2009 Cumartesi

Kadın Gitmek Zorundaydı; Çünkü............

Sanki kadın ona ait olmayan bir baş ağrısını siyah rugandan yapılmış, küçük el çantasında taşıyordu bu akşam... Saçları tertemizdi ve avuçları nemli... O kadar temizdi ki kadının saçları, adamın yüzünü de temizliyordu değdikçe... Dağılan gün batımını kanyak şişesine doldurdu kadın. İlk dikişte içindeki kıvılcım tutuştu, cayır cayır yanmaya başladı. Yanakları da dudakları gibi kızıla boyandı.

"Üzülmesin" diye geri gelmişti yine, "sinirlenmesin" diye buruşturmuştu düşüncelerini... Evet yine... Aslında dayanacak fazla nedeni yoktu kadının devam etmek adına... Gitmek zorundaydı; çünkü önünde biriken istekleri, arkasında bırakacaklarından daha kabarık ve önemliydiler. Gitmek zorundaydı; çünkü bir deney daha kaldıramayacağını haykırıyordu onu hayata bağlayan organı... Yeni siyah rugan ayakkabıları gibi kirlenmeden, bir an önce kendine kapanmalıydı. Birden aklına nasıl bir açıklama getireceği geldi; onun ailesine, kendi akrabalarına, tanımakta zorlandığı dostları ve artık kendisini  kendilerine anlatmaya üşendiği arkadaşı kılığındaki kağıttan insanlara...

Ne olursa olsun gitmek zorundaydı kadın. Hissettirmeden gitmek zorundaydı. Bu defa, arkasında koklanacak, ağlatacak, pişmanlığa sürükleyecek bir şey bırakmadan... Bu defa, ne olursa olsun geri dönüş olmayacaktı, olamazdı; çünkü artık her şarkı canını acıtıyordu kadının, gözlerini kızartıyordu, sigarası daha çabuk bitiyordu.

Adam anlayamıyordu. Sadece, kadın uzaklardayken bile onun ruhundan birkaç parçayı sahiplenip yastığına ağlıyordu...  Kadın, ağlamasını değil anlamasını istiyordu. Kadın, duymayı değil görmeyi istiyordu.

Kadın, adamın sol avucunu açtı. Upuzun hayat ve akıl çizgileri arasına sıkışmış kısacık kalp çizgisinin mantığını çözmek istedi. Oysa kendisinde sıkışan akıldı.

Evet evet artık gitmek zorundaydı; çünkü kalbini hapsedip aklını tahliye etmek zorundaydı. Büyümek zorundaydı. Kaybettiği cesaretini yeniden kazanmak zorundaydı. Kaybetmişti çünkü adam ona hep şöyle derdi:
"Kendini gereksiz yere üzüyorsun bebeğim, ben hallederim! Ben varken asla! Ben seni korurum! İyi ki ben varım!"
Keşke adam olmasaydı da, kadın daha çok ağlasaydı.
Keşke adam olmasaydı da, kadın kendini herkesten daha değersiz sansaydı.
Keşke adam olmasaydı da, kadın onu terk etmeseydi.
Keşke adam olmasaydı da, kadın onu yalnız bırakmanın kolay bir yolunu aramasaydı.
Keşke adam olmasaydı da, kadın onun güçlü yorumlarından ve kararlı olgunluğundan kaçmasaydı.
Keşke adam olmasaydı da, kadın geri kalmış zeka seviyesiyle adamın dizlerinin dibinde oturan bir hayalet olmaktan çok daha öte bir yere sahip olduğunu sanmasaydı.

Kaybolmaktan korkuyordu fakat gitmek zorundaydı kadın; çünkü her şeye yeniden bakma fırsatı tanımalıydı gözlerine. Bir şeyleri görmeye çalışmaktan sıyrılıp sadece bakmalıydı boşu boşuna, bir şeyler edinmeye çalışmaksızın.
Kanatlar gördüğünde aklına kuş oldukları değil de özgür olduğu gelmeliydi.
Su gördüğünde yüzmeliydi en derin yerinden.
Dağları kulaklarında büyütmeliydi.
Çok şey ummaktan çekinmemeliydi.
Hayal kırıklıkları sadece onun olmalıydı.
Başarısızlıklarıyla etrafındaki kağıttan insanları sevindirmeyip, doğayı gücendirmeliydi sadece.
Yalnız kalmalıydı kendiyle ve artık susmalılardı birbirlerine...

Zaten maymun iştahlıydı kadın. Onun evi, tuğladan kutuların içi değildi. Yiyemeyeceği kadar dünyayı ağzına doldurup üzerine de nefesinin yetmeyeceği kadar gökyüzünü içmek istiyordu.
Algılamaya çalışmadan hissetmek istiyordu.
Bilincini köreltip, duyularını ise dört nala koşan bir atın ayaklarının altına yapıştırmak istiyordu.
Bir göl kenarında uyumak, bir ağacın tepesinden bacaklarını sarkıtarak balık tutmayı denemek istiyordu.
Hatta bir solucanla arkadaşlık yapıp, akşam yemeğinde de onu yemek istiyordu; çünkü şimdiye kadar tüm onu kıranlar, kıramadığı hayatlar olmuştu.

Artık gerçekten çok sıkılmıştı kadın. Kendini mümkünse tarih öncesine götürüp, zaman makinesini de bir dinazora yuva olarak bırakmayı dileyecek kadar çok sıkılmıştı. Bunun, adamın gözlerine bakmamaya çalışmaktan daha kolay olacağını düşünüyordu.

Kadınsız sürekli eksiği, kusuru, ayıbı olacak sonu görünmeyen bir hayat bekliyordu şimdi adamı... Belki yerine koyabileceği evcil bir hayvan alırdı ya da yeni bir sevgili... Kadına ait ne varsa klozete atacak ve sifonu çekecekti. Onlar da kadınla birlikte çıkacaklardı yolculuğa... Dostane yaklaşımlar sergileyemiyordu zaten adam bu gibi durumlarda, doğuştan bulunmadıkları için bünyesinde... Taze ya da bayat, kadın bir türlü tadını çıkartamamıştı adamın. Damağına yapışan beyaz tost ekmeğiyle yapılmış sandviçlerden daha fazla rahatsız edici olmaya başlamıştı son zamanlarda... Oysa adam mükemmeliyet sınırları içinde olduğunu sanıyordu. Ta ki kadın, mükemmellik sınırlarını ayaklarının altına alıncaya değin... O zaman adam, mükemmelden daha öte Tanrısal bir hezimete uğrarken, kadın kederlerini bir bir tanımlamaya başlamıştı.

Her şey ne kadar da hızlı, akışkan, sorumsuz, nedensiz, terbiyesiz, sahtekar, acımasız ve rahatsızdı... Kadın, bir Hint fakirinin çivili yatağına uzansa ve ayaklarını yerden sadece on santim yüksekte tutmaya çalışsa daha az rahatsız olurdu, biliyordu...

Gitmek zorundaydı, çünkü varlığının bedeli olarak sorumluluklarını tamamlamalıydı, yeniden işe başlayarak erkenden uyumalıydı. Belki sigarayı bile bırakırdı...


Şimdi çok mutlu bir şarkı çalıyordu onu bekleyen tümseklerin zirvelerinde...
Neyse ki hiçbir şeyden pişman değildi; çünkü herkesin hayatı ince, kısa ve doksan-altmış-doksanken, onun hayatı kalın, uzun ve dolambaçlıydı. Yoksa anlatacak hiçbir şeyi olmazdı ve herkes onu merhametsizce yargılardı...