8 Mart 2018 Perşembe

Zaten Bende Şans Olsa...


“Zaten bende şans olsa anamdan erkek doğardım!”
Çocukluğumdan tutun da, aklımın değil hormonlarımın götürdüğü yere gittiğim ergenlik dönemimden bu yaşıma kadar kadınlardan duyduğum ve maalesef belki de haklı olarak şu son günlerde daha da sık duymaya devam ettiğim; çoğu kadının genelde talihsiz bir durum karşısında kullandığı  bir cümledir bu… Cümledeki can alıcı nokta; aslında içine düşülen bir şanssızlıktan öte, bir erkek olma isteği ve özlemidir. Bu cümle o kadar yürekten sarf edilir ki, derin iç çekişler ve serzenişlerle kadere sövme şeklini alır ve kendine acımaya kadar gider. "O erkektir, yapar" ın tersine biz kız çocukları iki ayağımızın üzerine kalkıp artık söylenenleri yavaş yavaş anlamaya başladığımız andan itibaren sürekli neyi yapıp neyi yapamayacağımız beynimize kodlandığı için, büyüyüp kendi kararlarımızı kendimizin aldığı koca bir kadın olduktan  sonra bile bizi "acaba"lara sevk eden, özgüvenimizi sarsan, cesaretimizi kıran, içimizden geldiği gibi yaşamak yerine, "başkaları ne der?" endişesiyle frene basa basa tutuk, kısıtlayıcı bir hayatın içine iten kafamızdaki o sesleri hala duymaya devam ederiz. Bir ayağımız sürekli frende gitmenin çaresizliği içinde yolumuzu tıkayan, gazlayıp önümüze geçen herkese, her şeye isyan ederiz.

"Kadın, erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmıştır" şahsiyetsizliğiyle başlayan bu tarihsel yolculukta her toplumda, her kültürde, her dinde, her coğrafyada kadın; ezilen, aşağılanan, küçümsenen, erkeğin gerisinde kalması gereken, "saçı uzun, aklı kısa" bir varlık olmaya devam ettikçe bu sözü farklı şekillerde duymaya devam edeceğiz. Ya da hep birlikte bu mantaliteye karşı durup artık bu konuların tartışılmadığı bir geleceğe doğru yol alacağız.

Kafamı iki elimin arasına alıp çaresizce ağladığım en zor, en çetrefilli zamanlarda bile hiç erkek olmak istemedim. Bu gibi durumlarda “erkek olmayı istemek, dilemek” yerine bunu bir kadın olarak nasıl başarıp atlatabileceğimin yollarını aradım. Sonunda başardım veya başaramadım. Başaramadığımda duyduğum üzüntü ve hayal kırıklığı, başardığımda kendimle duyduğum gururun ve yaşadığım mutluluğun önüne asla geçemedi.

Cesaret, inanç, güven; ama her şeyden çok kararlı olmak size bir erkeğin yapabileceğinden çok daha fazlasını yapabilmenize olanak tanır. Girdiğiniz savaştan galip veya mağlup çıkmış olmaktan daha çok, yaşadıklarınız sonucunda kazandığınız tecrübe, sizi yaşamın kuyruğa girmiş diğer zorluklarına karşı antrenmanlı kılarken aynı zamanda artık sınırlarınızın farkında olduğunuz için de size ayrı bir motivasyon ve güç katar. Yaşamın çok farklı bir boyutunda, her zorluktan inanılmaz tecrübelerle başı dik çıkmış ve bu tecrübeleri başkalarına da aktarmış bir kadın olarak bir gün sizi parmakla gösterirler; “Bu kadın sadece yemek pişiren, kopan düğmeleri diken, ütü yapan ve çocuk bakan bir kadın değil; çok daha fazlası…”

Bir kadının okuması, çalışması, ekonomik özgürlüğünün olması büyük avantajken, tüm bunlara sahip olamayanlar için söylüyorum ki; çok daha fazlası olmak, olabilmek için elinizde bir üniversite diplomasının olmasına da gerek yok. “Ben okumadım, okuyamadım…” diyerek bir köşeye çekilmek ve etrafımızda olan bitene kayıtsız kalmak okuyamamış olmaktan çok daha kötü. Bir diplomaya sahip olup, bütün dünyası o diplomayı alabilmek için kafa patlattığı şeylerden öteye geçemeyen, tüm bildikleri sadece o diplomayla sınırlı kalan ve hala bilmem kaç yıl önce öğrendiği şeylere bir yenisini ekleyememiş, kendisini bir adım daha ileriye götürememiş o kadar çok insan var ki…
Biz fark etmiyoruz fakat sanıldığının aksine dünya baş döndürücü bir hızla dönüyor. Her şey sürekli güncellenirken, biz daha “yeni” demeye fırsat bulamadan yenilerimiz çarçabuk eskirken, biz kadınların da, okumuş veya okumamış bu hıza ayak uydurması ve “Bende şans olsa anamdan erkek doğardım!” demek yerine, değiştiremeyeceği kadınlığını bir yazgı olarak görmekten vazgeçip kendisine güç verecek şeyler katması gerekiyor. Bir anne, bir terzi, bir avukat, bir doktor, bir yazar, bir çaycı, bir ev hanımı… Ne olursak olalım, biz kadınların güçlü olması gerekiyor ve bunun için lazım olan tek şey; bilgi. Bilgili kadın, kendine güvenen kadındır. Kendine güvenen kadın, her türlü zorluğun altından kalkabilen kadındır. Bütün bunların sonucunda değer gören, parmakla gösterilen, aranılan ve sayılan bir kadındır. Arada istisnalar çıkar, onlar da sizin ulaştığınız bilgi sonucunda kazandığınız değerleri hazmedemeyen insanlardır.

İyi ki kadınım ve kadın doğduğum için uyandığım her sabah Allah’a şükrediyorum. Kadınlığımı seviyorum; siyah elbiseme kırmızı bir şey iliştirdiğimde, Fransız manikürlü tırnaklarımla oğlumun kopan düğmesini diktiğimde ve sonra hijyen uğruna birden kısacık keserek hamur yoğurduğumda, saçıma renk renk saç bantları yakıştırdığımda, gecenin bir yarısı bir kabustan korkuyla uyanıp çocuk gibi ağlayan ben değilmişim gibi, söz konusu çocuklarım olunca korktukları anlarda kaplan kesilip onlara güvenli bir kucak olduğumda, parmaklarımın altında tıkırdayan harflerle naif yüreğimden şuraya bir şeyler döktüğümde, sırf kadın olduğum için haksızlığa uğrayıp zırıl zırıl ağladığımda ama en çok; daha ziyade bir erkeğin geçmesi beklenen dikenli yollardan kah bacaklarımda ve kollarımda, kah yüreğimde sıyrık ve çiziklerle geçebildiğimde… Seviyorum kadınlığımı!

Kadın doğmuş olmaktan asla şikayet edilmeyeceği günlere tez zamanda kavuşmak dileğiyle, sadece bu gün değil her günümüz kutlu olsun.

29 Nisan 2014 Salı

Kalan Sağlar Bizim Olsun

Türkiye'de gün geçtikçe artan çocuk ölümleri yüzünden artık geceleri rahat uyuyamıyorum. İçim acıyor çünkü... İçimin acısı, uykumdan daha ağır bastırıyor. Bu öylesine bir acı ki, artık her gün, düne kadar varlığından bile haberdar olmadığım bu çocukları düşündürtüyor bana... Berkin'ler, Pamir'ler, Gizem'ler, Aykut'lar geliyor gözümün önüne... Kimisi polis yüzünden, kimisi ihmallerden, kimisi de adi sapıklar yüzünden hayatını kaybeden masum çocuklar. Pamuklara sarıp sarmaladığımız, gözlerinden akan bir damla yaşa dayanamadığımız, hasta olduklarında sabaha kadar ateşini kontrol edip başucundan ayrılamadığımız çocuklarımız... Nasıl acı çektiklerini, nasıl çaresizce bağırdıklarını, yalvardıklarını hayal ediyorum ağlayarak... Tek suçları bu devirde yaşıyor olmaları... Tek suçları bütün masumiyetleriyle inanmak... 

Bir anne olarak her geçen gün paranoyaklaştığımı hissediyorum. Her yer tehlike, her şey tehlike, herkes tehlike! Sürekli uyarı yaptığımı fark ediyorum; akşam yemeği için her sofraya oturduğumuzda, okula giderlerken, sokağa çıkarlarken, sabah kahvaltıda, gece yatmadan önce, haberlerden sonra...

Her akşam yeni bir felaket haberi. Medyaya da kızıyorum. Artık sadece ana haber bültenlerine değil, gün içinde, her saate sığabilecek kadar çok vahşice işlenmiş cinayet haberlerini reyting uğruna en ince detayına kadar, süsleye püsleye “bir daha, bir daha, olmadı bir daha” veriyorlar. "Bir daha, bir daha, bir daha" yanıyor ciğerim... Dayanamıyorum, kanal değiştiriyorum. Hepsi aynı... "Biz daha iyi yürek yakarız", "biz daha güzel ciğer dağlarız", "zihninizde ve duygularınızda en iyi sarsıntıyı biz yaratırız" dercesine birbirleriyle yarış halindeler... 

Bazı ölümlerin altından aileden kişilerin çıkması iyice paranoyaklaştırıyor beni. "Kime, nasıl güveneceğiz artık?" diyorum. 23 Nisan yazımda da dediğim gibi; eskiden biz, okuldan evimize dönüp annemizi bulamadığımızda elimizi tutarak bizi kendi evine götüren Ayşe teyzeye güvenirdik. Şimdi çocuklarımızı kimseye, hiç kimseye güvenmemeleri ve ne olursa olsun bizi beklemeleri konusunda uyarıyoruz. Hatta daha da ileri gidip, "birisi senden yardım istediğinde önce bizden izin almalısın" diyerek çocuklarımızı dünyanın en güzel şeyi, "yardımlaşmak"tan bile soğutuyoruz. Hayat soğuyor farkında mısınız? Dünya bu kadar mı yaşanamayacak bir hal aldı? Bu kadar mı buz kesti ilişkiler? Etrafımdaki, çocuklarımın yakınındaki herkesi şöyle bir tartar oldum önce...

Organ mafyası, çocuk sahibi olamayıp gözünü başka insanların çocuklarına dikenler, dilencilikten pornoya kadar çocukların sırtından para kazanmayı kafasına koymuş vicdansızlar, bir anlık zevk için bir ömür karartan sapıklar… Veya sadece öldürme zevkini tatmin etmek için çocuk kaçıran şizofrenler… 
Böyle bir güvensizlik içinde nasıl huzur bulunur? En büyük huzur çocuklarımız değil mi? Bir anne olarak her geçen gün kaygılarım artıyor. Sanki binlerce iğne batıyor yüreğime... 

Bilgisayarları ceplerimize sokmakla övünüyoruz, televizyonları incecik yapmakla, tek tuşlu hizmetlerle, uzaktan bütün verileri yönetmekle, duble yollarla, tüp geçitlerle...
Teknoloji ilerliyor, hayat kolaylaşıyor;  en az 3 çocuk ya hani, gelecek nesiller gürül gürül geliyor, aynı oranda insanlık azalıyor, umutlar tükeniyor, kaygılar artıyor, huzur yok oluyor... 

Ne demişti Pamir'in babası: "Sen 3 çocuk diyorsun başbakanım, biz bir tanesine sahip çıkamadık!" 
Bu ülkede 3 çocuk yapılmalı gerçekten. Kalan sağlar bizim olsun!!!  

11 Mart 2014 Salı

Berkin Elvan Değil İnsanlık Öldü!

 
Berkin Elvan öldü! 
Ne kadar kesin, ne kadar soğuk, ne kadar acımasız...
Ben, bugün ekmek yemek istemedim. Lokmalar boğazıma dizildi. Gözümden süzülen yaşları durduramadım, durdurmak istemedim. Ve hala, "onun da orada ne işi vardı canım!", "ortalık karışıkken neden çocuğu ekmek almaya göndermişler!", "sokağa çıkartmasalarmış!", "ekmek bahane, eylem şahane!", "su testisi, su yolunda kırıldı!" diyebilecek kadar insanlıktan nasibini almamış yorumlar okuyorum. Hiç mi ölüme, ölüye saygınız yok sizin? Ciğeri yanan bir anneyi anlamak için ciğerinizin mi yanması lazım? Defne Joy öldüğünde de böyle hiddetlenmiştim, adına insanlık dediğimiz kavrama... 

"Ötekileştirme" kurbanlarından birini daha verdik bugün... Yetmedi, kirli bir politika anlayışıyla yapılan yorumların da kurbanı oldu! Bu nasıl bir ideolojidir, nasıl bir anlayıştır, nasıl kör bir zihniyettir ki 14 yaşında bir çocuk kara toprağa kadar yakıştırılır. Ölüm bile utandı ey vicdansızlar!  269 gün direndi...  9 yaşındaki oğlumdan daha zayıf bir şekilde direndi! 8 martta kalbi durdu, 20 dakika çalıştırılamadı, direndi! Ölüm bile utandı, bekledi!  "Cinayettir bu!" dedi...

İçimde üzüntüden çok öfke var. Hastalıklar, trafik kazaları, intihar, yaşlılık; intihar, kişinin kendi seçimidir, hepsinin sonucunda gelen ölüme üzülürüz fakat hayatın, bizim elimizde olmayan nedenlerle son bulduğu bir nokta vardır ve o noktada kabulleniş başlar. Hayatın gerçeğini, önce içinizde alev alev yanan sonra zamanla küllenen bir acıyla kabul edip bir şekilde yaşamaya devam edersiniz. Ya cinayetle gelen ölüm? Pisi pisine giden hayatlar...  Cinayet öfkedir... Kabul edilecek bir tarafı yoktur. 14 yaşında, sadece ekmek almak için evinden çıkmış, masum bir çocuğun kanının bulaştığı ellerden intikam almak istersiniz... Evlat acısı hiç geçmez ama acınıza ortak bir adalet ararsınız... Üzüntüyü sığdırırsınız da bedeninize, öfke sel olup taşar... Sel olup taştım ben bugün!  

İnsanlıktan nasibini almamış, insan görünümünde, adına "insan" dediğimiz bu yaratıkların da içinde yaşadığı bu ülkenin bir vatandaşı olmaktan bugün de utanç duydum ben... Çünkü insanlık, bütün insanlar tarafından ortaklaşa paylaşılan bir niteliktir. Barış, hoşgörü, kardeşlik, özgürlük, dayanışma, yardımlaşma gibi düşüncelerin ortaya çıkışıdır insanlık... İnsanlık, insana yaraşır bir yaşam sürdürebilmemiz için bir amaçtır. Bu ülkede sadece Berkin Elvan'lar, Ali İsmail Korkmaz'lar değil, insanlık öldürülüyor...

Ey insanlık; Berkin Elvan uyanamadı, sen uyan! Uyan insanlık!

"Adalet, adaletsizliğin olduğu yerden yükselir!"
Uyanın lütfen! Ölmek için büyümesin çocuklarımız...

23 Nisan 2013 Salı

Bir 23 Nisan Daha; Peki Ne Değişti?

15 Nisan doğum günümdü. Bir yıl daha geçti. Yorgun ama mutlu… Huzursuz ama umutlu…  

Aldığım vitaminlere rağmen baharın üzerimize konfeti gibi yağan polenleriyle süslü, çiçekli - böcekli kokteylinden ben de payıma düşeni aldım. Bahar sarhoşuyum. Fakat bu hafta izleme şansı bulduğum bir film vardı ki, beni bahardan da fazla çarptı. 2008 yapımlı bir Clint Eastwood filmi: Changeling(Sahtekar). Gerçek bir hayat hikayesinden uyarlanan filmin baş rollerinde Angelina Jolie ve oyunculuğuna hayran olduğum, üstlendiği her rolün hakkını fazlasıyla verdiğine inandığım, aynı zamanda muhteşem bir ses tonuna da sahip olan John Malkovich var.

Film, 1928-1935 yılları arasında Los Angeles’da geçiyor. Bir sabah, oğlunu evde bırakmak zorunda kalarak işine giden dul bir anne akşam eve döndüğünde oğlunu bulamıyor. Artık umudunu kaybederek polisten yardım istiyor. Polis, kayıp olaylarında aradan 24 saat geçmeden duruma müdahale edemediklerini söylüyor fakat aradan günler, haftalar geçmesine rağmen çocuk hala bulunamıyor. Bir gün annenin iş yerine bir polis çıkageliyor ve müjdeli haberi veriyor: Oğlunuz bulundu! Anne sevinç gözyaşlarıyla, başında polis şefleri ve peşinde bir medya ordusuyla birlikte oğlunu almak üzere tren istasyonuna koşuyor. Fakat o da ne? Kendisine bulunup getirilen çocuk kendi oğlu değil! Anne, büyük bir hayal kırıklığı ve çaresizlikle bu çocuğun kendi oğlu olmadığını söylüyor. Fakat kendilerine laf gelmemesi ve tepki çekmemek için her türlü yasa dışı yöntemi kendilerine genel kural edinmiş, düzenbaz Los Angeles polis departmanı anne üzerinde öyle bir baskı kuruyor ki, kadın çocuğu alıp evine gitmek zorunda kalıyor. Polisin tüm suçlamalarına rağmen, -öyle ki kadını, bir çocuğun sorumluluk yükü olmadan yaşamanın getirdiği rahatlığa alışmış olmakla ve şimdi bu numarayla çocuğu başından atmak istemekle bile suçluyorlar- anne yılmadan mücadelesine devam ediyor. Medyada şişirilen, yazılıp çizilen başarılarından o kadar memnunlar ki, annenin her itirazına saçma sapan karşı nedenler buluyorlar. Mesela, bulunup kendisine getirilen çocuğun kendi oğlundan yedi santim kısa olduğunu söyleyen kadının evine, yine çürümüş sistemin parçası olan bir doktor yollayarak çocuğun yaşadıkları yüzünden uzun süre suda kalmış bir pantolon gibi çekmiş olduğunu bilimsel bir şekilde açıklamasını bile istiyorlar. Evet, filmde beni “yuh yani” noktasına getirten bir sahnedir bu… Artık buna da itiraz eden anneyi, son çare olarak aklını yitirmiş olduğunu söyleyerek tımarhaneye kapatıyorlar. Kadının çilesi, bu zincirin birer halkası olan doktor ve hemşirelerle orada da devam ediyor.

Bu mücadelede ise yanında olan tek bir kişi var; istedikleri gibi at koşturan polis şeflerine, aslında her şeyden çok yozlaşmış devlet düzenine karşı savaş açan, bunu yaptığı kilise konuşmaları ve radyo programları ile halka yayan kasabanın aktivist papazı. Tabii ki John Malkovich.

Bazı filmler izlersiniz, bazı insanlar tanırsınız, bazı olaylar yaşarsınız veya şahit olursunuz ve birden kendinizi çok güvensiz hissedersiniz. Her şeye rağmen güvensiz. Güven, huzuru getirir oysa… Güveniniz yoksa huzurunuz da yoktur. Huzurunuz olmadığı takdirde de artık hayat cehennemden farksızdır.

Şimdi düşünüyorum; 1920′li, 30′lu yıllar… Haksızlık, adaletsizlik, şiddet ve işkenceyle örülü bir devlet sistemi ve buna bağlı olarak Los Angeles polisinin uyguladığı politika… 1928 Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanan bu güvensizlik ortamını şimdi ben 2013 Türkiye'sinde yaşıyorum. Kendi ülkemde… Özellikle filmdeki kadın karakter gibi benim de çocuklarım olunca kaygılarım daha da derinleşiyor. Neden mi? Yıllarca güvendiğimiz, söylediği her sözünün altına bir an olsun düşünmeden ve çekinmeden kendi imzamızı atacağımız insanların ne olduğunu bilmediğimiz sebeplerden(!) alı konmaları, artık sadece ana haber bültenlerine değil gün içinde her saate sığabilecek kadar çok vahşice işlenmiş cinayet haberleri, bu haberlerin en ince detayına kadar reyting uğruna süslene püslene verilerek yüreklerimizi “bir daha, bir daha, olmadı bir daha” yakması, yıllardır devam eden terör….. Kime, nasıl inanacağımızı bilemez bir hale geldik. Çevremizdeki tüm insanlara şüphe ile bakar olduk. Siyasi baskılar, korkular… Telefonda konuşurken, msn’de sohbet ederken bile huzursuzuz artık! Eskiden okuldan evimize dönüp annemizi bulamadığımızda elimizi tutarak bizi kendi evine götüren Ayşe teyzeye güvenirdik. Şimdi çocuklarımızı kimseye, hiç kimseye güvenmemeleri ve ne olursa olsun bizi beklemeleri konusunda uyarıyoruz. Organ mafyası, çocuk sahibi olamayıp gözünü başka insanların çocuklarına dikenler, dilencilikten pornoya kadar çocukların sırtından para kazanmayı kafasına koymuş vicdansızlar, bir anlık zevk için bir ömür karartan sapıklar… Veya sadece filmdeki gibi sadece öldürme zevkini tatmin etmek için çocuk kaçıran şizofrenler…


Seneler geçiyor, teknoloji ilerliyor, politikalar(insanlar) değişiyor, hayat kolaylaşıyor(mu?), gelecek nesiller gürül gürül geliyor. Aynı oranda umut azalıyor, kaygılar artıyor. Bizden geçti ama çocuklarım için memleket istiyorum ben! Cahit Sıtkı’nın anlattığı gibi;


Memleket isterim;
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun,
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim;
Ne başta dert ne gönülde hasret olsun,
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim;
Ne zengin fakir ne sen ben farkı olsun,
Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim;
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun,
Olursa bir şikayet ölümden olsun.

Biliyorum olmayacak ama olsun onlar için umut etmek de güzel!
(Tüm çocuklarımızın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun!)

12 Haziran 2012 Salı

Ben Yine Değirmenlere Karşı

Ben bir masal kahramanıyım… Farklı farklı şehirlerde hikayesi olan... Farklı yüzlerle, farklı iklimlerde, farklı hayatlar yaşayan... Bundandır her şarta kolaylıkla uyum sağlamam, bundandır bilinmeyene korkusuzluğum, bundandır yabancıya yakınlığım...

Bir camdan hızla geçip giderken tanıdık tüm mekanlar, geride bıraktığım her kent için ağlarım. Geride kalan sadece bir şehir değil, o şehirdeki bütün yaşanmışlıklardır... Çoktandır artık yabancı olmaktan çıkmış tanıdık yüzler, acı-tatlı anılar... Yeni bir şehre, farklı bir iklime, bilmem ne zaman sonra artık çok tanıdık olacak yabancı yüzlere alışana kadar da bırakmazlar peşimi; sanki kapıdan çıksam aynı bakkaldan ekmek alacağım, penceremi açsam aynı sokağı göreceğim, uyansam aynı odanın duvarlarına bakacağım sanırım; plakalar, posta ve telefon kodları, yeni adresim, yeni telefon numaram hepsinde şaşırırım bir süre... İsim ve yer hafızam çok iyi olmadığından ezberleyene kadar kaybolurum zaman zaman. Ağlarım, eskileri ararım...

Gene bir hikayenin sonundayım... Kapattığım her koli biraz daha uzaklara atıyor beni. Evin içi tamamen boşaldığında ve ben kapımı bir daha açmamak üzere son kez çekip çıktığımda artık bizimle beraber yavaş yavaş uzaklaşan seslerimiz duyulacak duvarlarda... Kimi zaman kederli, kimi zaman mutlu, kimi zaman gülen, kimi zaman ağlayan, kimi zaman kızgın, kimi zaman neşeli... Farklı bir hayat gelip, onların üzerinden bir fırçayla geçene kadar da uğuldayıp duracaklar boş evin içinde... Başka kokular sinecek, başka sesler yerleşecek yine... Ben başka bir yerde kendi rengimi vereceğim başka kokuların, başka seslerin üzerine... Silip temizleyeceğim, yerlerine yenilerini koymak üzere... 
 

"Zaman düşer ellerimden yere,
oradan tahtaboşa
saatler çalışır izinsiz, hep bir sonraya,
resimler sarı güneşsizlikten
duygular değişir
dostlar dağılır dört bir yana, kendi yollarına
Uçurtma uçar sözlüğümden,
geri gelmeyecek bir kuş
yaşanmamış kırıntılar sadece bir düş.
Ve sen, ben; değirmenlere karşı,
bile bile birer yitik savaşçı,
akarız dereler gibi denizlere,
belki de en güzeli böyle..."

BÜLENT ORTAÇGİL

Dibine Not: Alışmaya çalışmak diye bir şey yok, alışmak zorundayım, alışacağım gene...