Yüreğimin Dili etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yüreğimin Dili etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2018 Perşembe

Zaten Bende Şans Olsa...


“Zaten bende şans olsa anamdan erkek doğardım!”
Çocukluğumdan tutun da, aklımın değil hormonlarımın götürdüğü yere gittiğim ergenlik dönemimden bu yaşıma kadar kadınlardan duyduğum ve maalesef belki de haklı olarak şu son günlerde daha da sık duymaya devam ettiğim; çoğu kadının genelde talihsiz bir durum karşısında kullandığı  bir cümledir bu… Cümledeki can alıcı nokta; aslında içine düşülen bir şanssızlıktan öte, bir erkek olma isteği ve özlemidir. Bu cümle o kadar yürekten sarf edilir ki, derin iç çekişler ve serzenişlerle kadere sövme şeklini alır ve kendine acımaya kadar gider. "O erkektir, yapar" ın tersine biz kız çocukları iki ayağımızın üzerine kalkıp artık söylenenleri yavaş yavaş anlamaya başladığımız andan itibaren sürekli neyi yapıp neyi yapamayacağımız beynimize kodlandığı için, büyüyüp kendi kararlarımızı kendimizin aldığı koca bir kadın olduktan  sonra bile bizi "acaba"lara sevk eden, özgüvenimizi sarsan, cesaretimizi kıran, içimizden geldiği gibi yaşamak yerine, "başkaları ne der?" endişesiyle frene basa basa tutuk, kısıtlayıcı bir hayatın içine iten kafamızdaki o sesleri hala duymaya devam ederiz. Bir ayağımız sürekli frende gitmenin çaresizliği içinde yolumuzu tıkayan, gazlayıp önümüze geçen herkese, her şeye isyan ederiz.

"Kadın, erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmıştır" şahsiyetsizliğiyle başlayan bu tarihsel yolculukta her toplumda, her kültürde, her dinde, her coğrafyada kadın; ezilen, aşağılanan, küçümsenen, erkeğin gerisinde kalması gereken, "saçı uzun, aklı kısa" bir varlık olmaya devam ettikçe bu sözü farklı şekillerde duymaya devam edeceğiz. Ya da hep birlikte bu mantaliteye karşı durup artık bu konuların tartışılmadığı bir geleceğe doğru yol alacağız.

Kafamı iki elimin arasına alıp çaresizce ağladığım en zor, en çetrefilli zamanlarda bile hiç erkek olmak istemedim. Bu gibi durumlarda “erkek olmayı istemek, dilemek” yerine bunu bir kadın olarak nasıl başarıp atlatabileceğimin yollarını aradım. Sonunda başardım veya başaramadım. Başaramadığımda duyduğum üzüntü ve hayal kırıklığı, başardığımda kendimle duyduğum gururun ve yaşadığım mutluluğun önüne asla geçemedi.

Cesaret, inanç, güven; ama her şeyden çok kararlı olmak size bir erkeğin yapabileceğinden çok daha fazlasını yapabilmenize olanak tanır. Girdiğiniz savaştan galip veya mağlup çıkmış olmaktan daha çok, yaşadıklarınız sonucunda kazandığınız tecrübe, sizi yaşamın kuyruğa girmiş diğer zorluklarına karşı antrenmanlı kılarken aynı zamanda artık sınırlarınızın farkında olduğunuz için de size ayrı bir motivasyon ve güç katar. Yaşamın çok farklı bir boyutunda, her zorluktan inanılmaz tecrübelerle başı dik çıkmış ve bu tecrübeleri başkalarına da aktarmış bir kadın olarak bir gün sizi parmakla gösterirler; “Bu kadın sadece yemek pişiren, kopan düğmeleri diken, ütü yapan ve çocuk bakan bir kadın değil; çok daha fazlası…”

Bir kadının okuması, çalışması, ekonomik özgürlüğünün olması büyük avantajken, tüm bunlara sahip olamayanlar için söylüyorum ki; çok daha fazlası olmak, olabilmek için elinizde bir üniversite diplomasının olmasına da gerek yok. “Ben okumadım, okuyamadım…” diyerek bir köşeye çekilmek ve etrafımızda olan bitene kayıtsız kalmak okuyamamış olmaktan çok daha kötü. Bir diplomaya sahip olup, bütün dünyası o diplomayı alabilmek için kafa patlattığı şeylerden öteye geçemeyen, tüm bildikleri sadece o diplomayla sınırlı kalan ve hala bilmem kaç yıl önce öğrendiği şeylere bir yenisini ekleyememiş, kendisini bir adım daha ileriye götürememiş o kadar çok insan var ki…
Biz fark etmiyoruz fakat sanıldığının aksine dünya baş döndürücü bir hızla dönüyor. Her şey sürekli güncellenirken, biz daha “yeni” demeye fırsat bulamadan yenilerimiz çarçabuk eskirken, biz kadınların da, okumuş veya okumamış bu hıza ayak uydurması ve “Bende şans olsa anamdan erkek doğardım!” demek yerine, değiştiremeyeceği kadınlığını bir yazgı olarak görmekten vazgeçip kendisine güç verecek şeyler katması gerekiyor. Bir anne, bir terzi, bir avukat, bir doktor, bir yazar, bir çaycı, bir ev hanımı… Ne olursak olalım, biz kadınların güçlü olması gerekiyor ve bunun için lazım olan tek şey; bilgi. Bilgili kadın, kendine güvenen kadındır. Kendine güvenen kadın, her türlü zorluğun altından kalkabilen kadındır. Bütün bunların sonucunda değer gören, parmakla gösterilen, aranılan ve sayılan bir kadındır. Arada istisnalar çıkar, onlar da sizin ulaştığınız bilgi sonucunda kazandığınız değerleri hazmedemeyen insanlardır.

İyi ki kadınım ve kadın doğduğum için uyandığım her sabah Allah’a şükrediyorum. Kadınlığımı seviyorum; siyah elbiseme kırmızı bir şey iliştirdiğimde, Fransız manikürlü tırnaklarımla oğlumun kopan düğmesini diktiğimde ve sonra hijyen uğruna birden kısacık keserek hamur yoğurduğumda, saçıma renk renk saç bantları yakıştırdığımda, gecenin bir yarısı bir kabustan korkuyla uyanıp çocuk gibi ağlayan ben değilmişim gibi, söz konusu çocuklarım olunca korktukları anlarda kaplan kesilip onlara güvenli bir kucak olduğumda, parmaklarımın altında tıkırdayan harflerle naif yüreğimden şuraya bir şeyler döktüğümde, sırf kadın olduğum için haksızlığa uğrayıp zırıl zırıl ağladığımda ama en çok; daha ziyade bir erkeğin geçmesi beklenen dikenli yollardan kah bacaklarımda ve kollarımda, kah yüreğimde sıyrık ve çiziklerle geçebildiğimde… Seviyorum kadınlığımı!

Kadın doğmuş olmaktan asla şikayet edilmeyeceği günlere tez zamanda kavuşmak dileğiyle, sadece bu gün değil her günümüz kutlu olsun.

29 Nisan 2014 Salı

Kalan Sağlar Bizim Olsun

Türkiye'de gün geçtikçe artan çocuk ölümleri yüzünden artık geceleri rahat uyuyamıyorum. İçim acıyor çünkü... İçimin acısı, uykumdan daha ağır bastırıyor. Bu öylesine bir acı ki, artık her gün, düne kadar varlığından bile haberdar olmadığım bu çocukları düşündürtüyor bana... Berkin'ler, Pamir'ler, Gizem'ler, Aykut'lar geliyor gözümün önüne... Kimisi polis yüzünden, kimisi ihmallerden, kimisi de adi sapıklar yüzünden hayatını kaybeden masum çocuklar. Pamuklara sarıp sarmaladığımız, gözlerinden akan bir damla yaşa dayanamadığımız, hasta olduklarında sabaha kadar ateşini kontrol edip başucundan ayrılamadığımız çocuklarımız... Nasıl acı çektiklerini, nasıl çaresizce bağırdıklarını, yalvardıklarını hayal ediyorum ağlayarak... Tek suçları bu devirde yaşıyor olmaları... Tek suçları bütün masumiyetleriyle inanmak... 

Bir anne olarak her geçen gün paranoyaklaştığımı hissediyorum. Her yer tehlike, her şey tehlike, herkes tehlike! Sürekli uyarı yaptığımı fark ediyorum; akşam yemeği için her sofraya oturduğumuzda, okula giderlerken, sokağa çıkarlarken, sabah kahvaltıda, gece yatmadan önce, haberlerden sonra...

Her akşam yeni bir felaket haberi. Medyaya da kızıyorum. Artık sadece ana haber bültenlerine değil, gün içinde, her saate sığabilecek kadar çok vahşice işlenmiş cinayet haberlerini reyting uğruna en ince detayına kadar, süsleye püsleye “bir daha, bir daha, olmadı bir daha” veriyorlar. "Bir daha, bir daha, bir daha" yanıyor ciğerim... Dayanamıyorum, kanal değiştiriyorum. Hepsi aynı... "Biz daha iyi yürek yakarız", "biz daha güzel ciğer dağlarız", "zihninizde ve duygularınızda en iyi sarsıntıyı biz yaratırız" dercesine birbirleriyle yarış halindeler... 

Bazı ölümlerin altından aileden kişilerin çıkması iyice paranoyaklaştırıyor beni. "Kime, nasıl güveneceğiz artık?" diyorum. 23 Nisan yazımda da dediğim gibi; eskiden biz, okuldan evimize dönüp annemizi bulamadığımızda elimizi tutarak bizi kendi evine götüren Ayşe teyzeye güvenirdik. Şimdi çocuklarımızı kimseye, hiç kimseye güvenmemeleri ve ne olursa olsun bizi beklemeleri konusunda uyarıyoruz. Hatta daha da ileri gidip, "birisi senden yardım istediğinde önce bizden izin almalısın" diyerek çocuklarımızı dünyanın en güzel şeyi, "yardımlaşmak"tan bile soğutuyoruz. Hayat soğuyor farkında mısınız? Dünya bu kadar mı yaşanamayacak bir hal aldı? Bu kadar mı buz kesti ilişkiler? Etrafımdaki, çocuklarımın yakınındaki herkesi şöyle bir tartar oldum önce...

Organ mafyası, çocuk sahibi olamayıp gözünü başka insanların çocuklarına dikenler, dilencilikten pornoya kadar çocukların sırtından para kazanmayı kafasına koymuş vicdansızlar, bir anlık zevk için bir ömür karartan sapıklar… Veya sadece öldürme zevkini tatmin etmek için çocuk kaçıran şizofrenler… 
Böyle bir güvensizlik içinde nasıl huzur bulunur? En büyük huzur çocuklarımız değil mi? Bir anne olarak her geçen gün kaygılarım artıyor. Sanki binlerce iğne batıyor yüreğime... 

Bilgisayarları ceplerimize sokmakla övünüyoruz, televizyonları incecik yapmakla, tek tuşlu hizmetlerle, uzaktan bütün verileri yönetmekle, duble yollarla, tüp geçitlerle...
Teknoloji ilerliyor, hayat kolaylaşıyor;  en az 3 çocuk ya hani, gelecek nesiller gürül gürül geliyor, aynı oranda insanlık azalıyor, umutlar tükeniyor, kaygılar artıyor, huzur yok oluyor... 

Ne demişti Pamir'in babası: "Sen 3 çocuk diyorsun başbakanım, biz bir tanesine sahip çıkamadık!" 
Bu ülkede 3 çocuk yapılmalı gerçekten. Kalan sağlar bizim olsun!!

11 Mart 2014 Salı

Berkin Elvan Değil İnsanlık Öldü!

 
Berkin Elvan öldü! 
Ne kadar kesin, ne kadar soğuk, ne kadar acımasız...
Ben, bugün ekmek yemek istemedim. Lokmalar boğazıma dizildi. Gözümden süzülen yaşları durduramadım, durdurmak istemedim. Ve hala, "onun da orada ne işi vardı canım!", "ortalık karışıkken neden çocuğu ekmek almaya göndermişler!", "sokağa çıkartmasalarmış!", "ekmek bahane, eylem şahane!", "su testisi, su yolunda kırıldı!" diyebilecek kadar insanlıktan nasibini almamış yorumlar okuyorum. Hiç mi ölüme, ölüye saygınız yok sizin? Ciğeri yanan bir anneyi anlamak için ciğerinizin mi yanması lazım? Defne Joy öldüğünde de böyle hiddetlenmiştim, adına insanlık dediğimiz kavrama... 

"Ötekileştirme" kurbanlarından birini daha verdik bugün... Yetmedi, kirli bir politika anlayışıyla yapılan yorumların da kurbanı oldu! Bu nasıl bir ideolojidir, nasıl bir anlayıştır, nasıl kör bir zihniyettir ki 14 yaşında bir çocuk kara toprağa kadar yakıştırılır. Ölüm bile utandı ey vicdansızlar!  269 gün direndi...  9 yaşındaki oğlumdan daha zayıf bir şekilde direndi! 8 martta kalbi durdu, 20 dakika çalıştırılamadı, direndi! Ölüm bile utandı, bekledi!  "Cinayettir bu!" dedi...

İçimde üzüntüden çok öfke var. Hastalıklar, trafik kazaları, intihar, yaşlılık; intihar, kişinin kendi seçimidir, hepsinin sonucunda gelen ölüme üzülürüz fakat hayatın, bizim elimizde olmayan nedenlerle son bulduğu bir nokta vardır ve o noktada kabulleniş başlar. Hayatın gerçeğini, önce içinizde alev alev yanan sonra zamanla küllenen bir acıyla kabul edip bir şekilde yaşamaya devam edersiniz. Ya cinayetle gelen ölüm? Pisi pisine giden hayatlar...  Cinayet öfkedir... Kabul edilecek bir tarafı yoktur. 14 yaşında, sadece ekmek almak için evinden çıkmış, masum bir çocuğun kanının bulaştığı ellerden intikam almak istersiniz... Evlat acısı hiç geçmez ama acınıza ortak bir adalet ararsınız... Üzüntüyü sığdırırsınız da bedeninize, öfke sel olup taşar... Sel olup taştım ben bugün!  

İnsanlıktan nasibini almamış, insan görünümünde, adına "insan" dediğimiz bu yaratıkların da içinde yaşadığı bu ülkenin bir vatandaşı olmaktan bugün de utanç duydum ben... Çünkü insanlık, bütün insanlar tarafından ortaklaşa paylaşılan bir niteliktir. Barış, hoşgörü, kardeşlik, özgürlük, dayanışma, yardımlaşma gibi düşüncelerin ortaya çıkışıdır insanlık... İnsanlık, insana yaraşır bir yaşam sürdürebilmemiz için bir amaçtır. Bu ülkede sadece Berkin Elvan'lar, Ali İsmail Korkmaz'lar değil, insanlık öldürülüyor...

Ey insanlık; Berkin Elvan uyanamadı, sen uyan! Uyan insanlık!

"Adalet, adaletsizliğin olduğu yerden yükselir!"
Uyanın lütfen! Ölmek için büyümesin çocuklarımız...

7 Şubat 2011 Pazartesi

Yazmayacaktım Aslında (Eğer Kelimeler Boğmaya Kalkmasaydı Beni)


Öyle şeyler yaşadım, öyle şeyler duydum, öyle şeyler gördüm ki artık içimden yazmak gelmiyordu… Sözcükler… Bir umut yoksa, geri dönüş yoksa neye yarar ki? Eskiden birisini üzdüğümde, çok kırıldığımda, pişman olduğumda, acı çektiğimde, üzüldüğümde, hatalı olduğumda hiç üşenmez oturur mektup yazardım. İlgili kişiye gönderir veya göndermezdim ama yazardım. Şimdi oturuyor gene yazıyor olmamdan anlıyorum ki, ben içimdeki sesleri susturamadığım, bastıramadığım zamanlarda yazmak istiyorum; yoksa deliririm. Bir de anlaşılmak var tabii ki; işin en acıklı kısmı… Bu yüzden mektup diyorum ya… Karşımdaki kişi tarafından doğru anlaşılabilmem benim için çok ama çok önemli. Konuşurken sürekli doğru sözcükleri yan yana getirebilmek için uğraşır, doğru anlaşılmak için çabalarım; çoğu zaman da bunu başaramam. Kendimi kaybetmeden, doğru sözcüklerle güçlü bir konuşma yapabildiğim zamanlar çok azdır. Çünkü ben duygusal, aşırı hassas bir insan olduğum için sesim titrer, gözlerim dolar, burnum hapşırık öncesi gibi karıncalanmaya başlar. Doğru dürüst veda bile edemem ben, gideni istediğim gibi uğurlayamam. Ruhsuz bir yaratık gibi dikilirim ev kapılarında, otobüs kapılarında; öyle bakarım gidene… Öyle sessiz ayrılırım…  

Dedim ya aslında yazmak değildi niyetim; ama susturamadım içimdeki sesleri. Duymamak için uyudum saatlerce, bağıra bağıra şarkı söyledim, umurumda değilsiniz dercesine lay lay lom yaptım, kitap okudum; başka bir dünyaya, başka hayatlara geçtim, olmadı! Tonla işimin olduğu bugün her şeyi boş verdim, oturdum yazıyorum işte… Defne Joy hakkında o kadar çok şey yazıldı, söylendi, konuşuldu ki; inanın hiçbir konuya girmeden buraya sırf onun ismini yazıyor olmam bile, bende ona karşı bir saygısızlık ediyormuşum hissi uyandırıyor. Dediğim gibi niyetim de asla yazmak değildi ama içimdeki sesler artık kafamı sanki bir suyun içine bastırarak beni boğacak seviyeye geldi.  

Hayat gürültülü; her ses var hayatın içinde… Hayat kalabalık; her türlü koku var hayatın içinde… Hayat telaşlı; her türlü eylem var hayatın içinde… Hayat renkli; her türlü manzara var hayatın içinde… Hayat o, bu, şu… Derken hayat her şey ama ölüm? Ölüm sessizlik, kocaman bir sessizlik. Toprak rengi, kocaman bir boşluk.  

İnsanlar ölünce nereye giderler, başka bir hayatta yeniden can bulurlar mı, bizleri duyarlar mı, görürler mi bilemem ama eğer öyle bir şey varsa; Defne’yi bir kez daha öldüren o anlaşılamamış olma duygusudur. Kızcağız ölmediyse de artık ölmüştür. Herkes, her şeyi bırakmış; gecenin o saatinde neden evinde kocasıyla ve bebeğiyle birlikte değil de bekâr bir adamın evinde bulunduğuna takmış kafayı… En okumuşundan, en cahiline; en geri kafalısından, en aydınına; en küçüğünden, en büyüğüne herkes bunun derdinde… Bu kadın mutlu muydu, o anda ne hissediyordu, ruh hali nasıldı, tüm bunları ona yaptırtan neydi; bunları düşünen yok! Çok mutluydu; insan çok mutluyken aynı zamanda çok mutsuz da olabilir… Çok enerjik ve yaşam doluydu; insan illa kendini yüksek bir yerlerden atarak, bir şeyler içerek, keserek, doğrayarak öldürmez ki, belki o çoktan öldürmüştü kendini ve sırf sevdikleri bunu anlayıp üzülmesin diye aşırı hareketli bir yapı içine girmişti… Özgüveni yüksek, başı dimdikti; kuytusunda biraz dinlendirebileceği, biraz yatırabileceği bir omuz olmadığı için dimdik duruyordu belki de… Bilmediğimiz kim bilir ne dertlerini artık tek başına taşımaktan yorulmuş, ağlamak için çaresizce o omuzu arıyordu belki de (o gece)…  

Bazen en yakınımızdaki, bizi tanıdığından yüzde yüz emin olduğumuz eşimiz, annemiz, babamız, kardeşimiz, çocuğumuz anlamaz ya halimizden, güler geçerler, ciddiye almazlar… Aslında biz anlaşılamadığımız bir deryanın içinde çırpınmaktayızdır; bir el, bir kol ararız bizi tutup çıkarsın, halimizden anlasın.  Biz, sevdiğimiz ve sevildiğimizden emin olduğumuz en yakınımızdaki insanlardan medet umarken, tesadüf bir yabancı gelir ve bazen hiç konuşmamıza bile gerek kalmadan hop yukarı çekip alır bizi… Öyle bir toplumda yaşıyoruz ki; hele bu toplum küçük bir yerde, küçük bir toplumsa canınız sıkkın olduğunda, ruhunuz daraldığında, eşinizle bir anlaşmazlığa düşüp tartıştığınızda ki bu son olay daha vahim; çünkü nedense herkes eşiyle tartışır, hatta kavga eder de bunu başkaları yaşayıp dile getirince sanki kendisi hiç yaşamıyormuşçasına ayıplar, kınar, vs. Bunların yaşanması çiftlerin birbirlerini sevmiyor olduğu anlamına gelmez; aksine insan sevdiği, değer verdiği insan tarafından anlaşılmak ister ve bu sebeple de tartışır, kendini ifade etmek ister. Sevmediğim, değersiz bir insan için neden kendimi yıpratayım? Fakat işler bazen öyle bir noktaya gelir ki, sadece susmak gerekir ve bunun için de yalnız kalmak, ortam değiştirmek istersiniz; sakin kalıp düşünmek, hatalarınızla yüzleşmek, doğruyu bulabilmek… Hadi hepsinden geçtim; bunların hiçbiri olmadı da insan hiç mi yanında eşi, çocukları olmadan tek başına kalıp kafa dinlemek istemez? Gidip bir yerde oturamazsınız; “yanında kocası/karısı yokken ne işi var bunun burada tek başına?”, “aranıyor mu?”, “var bir iş bunlarda, boşanacaklar galiba”, “neden yalnız geziyor?”, “yollu bu” türünden kirli düşüncelerin, kirli sözcüklerin kahramanı yaparlar sizi… Koskoca anakentlerde durum hala böyleyken, küçücük bir yerde nasıl, nereye kaçarsınız?  

Neyse, Defne’nin durumuna dönersek; belki öyle, belki değil ama ben böyle düşünmek istiyorum. Tersini düşünmek, kirli kelimelerle, kirli bir şekilde konuşmak çok kolay; bu kadar kötü, art niyetli, ruhları kirlenmiş insanlar arasında hala temiz, biraz daha temiz kalabilmeyi başarmış bir insan olarak ben böyle temiz konuşmak ve temiz düşünmek istiyorum. Her şeyden önce ölüme ve ölüye olan saygımdan…

5 Aralık 2010 Pazar

Fado Em Mim / İçimdeki Fado


Sıkıldım. Bir şişe şarap açmalı, en iyisinden… Bir Bordeaux şarabı mesela, kırmızı.  “Fado” larla, hiçbir şey yapmadan yudumlamalı. 

İbrahim Tatlıses’in, “Mutlu Ol Yeter, Bir Kulunu Çok Sevdim” gibi klasikleri haricinde arabeski sevmem ama bir kadeh şarabım olsa bile “fado”suz ziyan etmem. “Fado” başkadır… Sözü geçen şarkıların sonradan yapılan düzenlemelerine inat, çıktığı ilk haliyle sevdiğim gibi “fado”ların da klasik halini daha çok seviyorum. Sonradan, estetik yapılan parçalar bana orijinalinin verdiği duyguları veremiyor.

Portekizce, “kader, alın yazısı” anlamına gelen ve “Fado” olarak tanımlanan bu müzik biraz acı, biraz hüzün, biraz özlem, biraz hayal kırıklığı; derken derin bir ızdıraba dönen bir hayattır. Esasen, “Fado” eşlerini veya sevgililerini açık denizlere uğurlayan ve günlerce, haftalarca, aylarca geri dönmelerini umutla bekleyen kadınların artık umudu tamamen kestiklerinde kaybolanların ardından denize karşı yaktıkları ağıtlardan doğmuştur. “Fado” bir feryattır. Acıdır, özlemdir, hüzündür, aşktır “Fado”. Ölümdür, isyandır… Portekiz arabeskidir.


Klasik “Fado”da 12 telli Portekiz gitarı ve bir klasik gitar kullanılırken, “modern Fado”da yaylı çalgılar da kullanılır olmuştur. Bu müziği icra edenlere “fadista” denilmektedir. “Fado” müziğinin efsane ismi ise hiç şüphesiz Amalia Rodrugues’tir. "Rainha do Fado: Fadonun Kraliçesi" olarak ünlenmiştir. Edith Piaf Fransa için ne ise, Amelia Rodrugues de Portekiz için odur. Gırtlak kanseri nedeniyle 1999 yılında öldükten sonra Portekiz’de ulusal yas ilan edilmiştir. Şimdilerde bu unvanı, Amalia Rodrugues’i andıran kadife sesi ile “Fado”nun çağdaş yorumcusu Mariza almıştır. "Meu Fado Meu" adlı şarkısı tavsiye edeceğim “Fado”nun en güzel örneklerindendir. Eğer bu zamana kadar dinlemediyseniz, dinlediğinizde bu kadar geç kalmış olduğunuza hayıflanıp üzüleceğiniz, tekrar tekrar dinlenesi enfes bir parçadır. Keza, Amelia Rodrugues’den "Fado Portugues" de öyle. Ayrıca "Fado"nun genç temsilcilerinden Cristina Branco da enfes sesiyle "fado"ları mükemmel bir şekilde yaşar ve yaşatır.


İlk “Fado” kayıtları 1910′lu yıllara kadar dayanmaktadır. “Fado” bunca yıl popüler müziğe karşı özünü koruyabilmiş bir müziktir. “Fado”nun bir başka yorumcusu Dona Rosa bunu, bu müziğin popülerlik adına hiçbir kaygısı olmamasıyla açıklamıştır. Fado söyleyen 4 veya 5 müzisyen olduğunu, diğerlerinin popüler müzik de söylediğini ifade eden Dona Rosa, “Fado” müziğin insanlar için yapılan bir müzik olmadığını, dinleyicisi olsa da olmasa da “Fado”nun var olan bir müzik türü olduğunu söylemiştir.

“Fado” müzikten de öte bir histir. Hissederek söylenmesi ve dinlenmesi gerekir. Her dinlediğinizde ruhunuz yıkanır. Elinizde bir kadeh şarap, kulağınızdan kalbinize yumuşacık akan “Fado”larla kah bir denize açılırsınız, kah dallarının gölgesi yüzünüze düşmüş bir ağacın altında kanyak rengi gün batımını izlersiniz. Bazen kırk dereceye varan sıcaklarda bembeyaz, serin bir çarşafa serildiğiniz loş bir odada tembel öğleden sonralarının huzurunu bulursunuz; bazen de yürek parçalayan, iç acıtan, “elveda”sız ayrılıkların dramını…

Ne kadar inkar etse de herkesin içinde arabesk bir yan vardır. Gizliden gizliye acıya sevdalıyızdır. Mesela ben, melankolisiz yaşayamam. Uzun süren mutluluklar bana her zaman kara duyguları aratır. Böyle zamanlarda aç kalan o yanınızı zararsızca doyurabilmeniz için “Fado”lar tek başına yeterlidir. Ağlamak istiyorsanız, şiddetine göre bir kadeh veya bir şişe şarap “Fado”lara eşlik edebilir.

Her, “Fado” bir başka duyguyla yıkar sizi. Yıkar arındırır, yıkar dağıtır… Ne olursa olsun, bir kere dinlemeye başlayınca bir daha bırakamazsınız.

9 Kasım 2010 Salı

Empati Bir Hırsız mı (Aslında)?



Küçükken sürekli, "empati" yapmamız gerektiğiyle büyütüldük. En azından ben bu konuda çok baskı görerek yetiştirildim. O zamanlar bu davranışın bir adı yoktu ya da "empati" olduğunu biz bilmiyorduk. Şimdiki gibi bir sürü kavram ve kargaşası yoktu. "Kendini bir de karşındaki insanın yerine koy, öyle düşün..." derlerdi. "Bir şeyi yapmadan, söylemeden önce bu şekilde davranırsan karşındaki insanı kırmamış olursun..." Bu sebepledir ki, ilkokulda sınıfımıza sonradan gelen ve kimsenin yanına oturmak istemediği, böylelikle yalnız kalan kızın yanına, sıramın altındaki kitaplarımı, defterlerimi toplayarak gidip oturan ben olmuşumdur.

Günün ikinci dondurmasını isteyen oğlum o kadar şirin bir şekilde, "lütfen, lütfen..." der ki; empati kurarak kendi çocukluğumu ve nasıl da her saat dondurma yemek istediğimi, alınmadığı zaman dünyanın sonu gelmişçesine nasıl üzüldüğümü düşünerek ona çok istediği dondurmayı almayı seçerim. Hastalandığında üzülen, vicdan azabı çeken, yıpranan ben olacağımdır fakat aksi durumda da aynı duygular saracaktır içimi... Bu yüzden, hastalandığında çok üzülmeyi göze alarak, onu mutlu edecek kararı veririm. Çünkü hastalanmaması ihtimali vardır fakat almadığım takdirde minicik kalbinin kırılmama ihtimali yoktur.    

Anlaşılacağı gibi "empati", aslında hepimizin içinde var olan fakat iş uygulamaya gelince nedense çok zor ortaya çıkarttığımız bir davranıştır. Kolay değildir; bir süreliğine karşımızdaki kişi olabilmek ve onun gibi düşünüp, hissedebilmek ve kolay değildir; karşımızdaki kişinin biz olabilmesi, olaylara bizim bakış açımızla, bizim penceremizden bakabilmesi... Zaten bütün iletişim bozukluklarının ve bunun sonucunda ortaya çıkan yanlış anlama ve anlaşılmaların, kırgınlık, tartışma ve kavgaların kökeninde bu davranışın yokluğu yatar.

"Empati"nin yanında gardiyan gibi duran bir "bencillik" vardır çünkü. Çok az insan "sencil"dir fakat istisnasız her insan biraz da olsa "bencil"dir. Biraz bencil olmak da gerekir. "Sencil" olmak, "empati kurmak" her ne kadar ilişkileri kolaylaştıran, işleri yoluna sokan, iyi, güzel davranışlar olsa da fazlası sizden çalar. Özellikle benim gibi konuştuğunuz her insanı, iliklerine kadar ne hissettiğine dair anlamaya çalışıyorsanız işler bu noktada zorlaşabilir. Hele karşınızdaki insan(lar) üzülecek diye kendi mutluluğunuzdan vazgeçiyorsanız dediğim gibi bu noktada "empati"; sizden, hayatınızdan çalmaya başlar.

Mutluluk bir rastlantıdır. Planlı hareketler, akılcı düşünceler ve mantıksal davranışlar sonucu ortaya çıkmaz. Bu rastlantıyı değerlendiremediğinizde ise bir sonrakini beklemek durumunda kalırsınız; tabii bir daha sizi bulursa... Özellikle mutluluk, aşk gibi şeylerin belli, bazı kalıpları yoktur ki, içinde istediğimiz her şeyi yanyana getirip, karıştırıp, harmanlayıp yüreğimize döküp çıkartalım. Rastlantı işidir, kader işidir. Kader, kaderimizi belirleyecektir.

Aslında geniş açıdan bakıldığında her şey gayet yolunda gidiyormuş gibi gözüken bir hayatı, siz yokuşa sürüyor olabilirsiniz. Siz empati yapıp, kimse üzülmesin diye yokuş yukarı bir hayat sürerken ve her gün biraz daha soluğunuzun kesildiğini, yorulduğunuzu hissederken, sizin ne yaşadığınız hakkında en ufak bir fikri olmayan, yanınızda olmayıp ama şikayet ettiğinizde tam karşınızda duran, "empati" yoksunu insanlar bunu nasıl anlayabilirler? Bu noktada sizin hayatınızdan, sizden çalmaya başlar işte empati... Bu durumda, sizin de kesmeniz gerekir ki bu çocukluktan beri size dayatılan bir şeyse ve artık siz kendinizden çok başkaları için yaşamaya alış(tırıl)mışsanız muhtemelen sizi mutlu fakat diğerlerini mutsuz edecek kararlarınızdan vazgeçer, kendinizi kandırmaya devam ettiğiniz yokuş yukarı bir hayatı sürdürmeye çalışırsınız. Diğerlerinin istediği ama sizin istemediğiniz bir yapının içine bürünüp, etrafınızda dönen bir çok şeye mecburen kendinizi de dahil edersiniz.

Oysa gerçekte ihtiyacınız olan şey; siyah-beyaz ne varsa atıp, gerçek renklerinizi ortaya çıkartarak, mecburen değil; hayattan zevk alarak yaşamaktır. Çünkü yazık ki hayat, insanın elinden akıp gider. Gençken her şey için genç görünürsünüz, yaşlandıktan sonraysa zaten her şey için geç kalmışsınızdır.

Ve eğer bir insanın bugünü yoksa, geleceği için bir şeyler yapmak zorundadır.

20 Eylül 2010 Pazartesi

Fasülyelerim


Berkay'ın anaokulu ve ilköğretim 1.sınıfa başladığı gün daha dün gibi. O sıralarda Arda aklı, fikri karıştırmakta olan 2 yaşında bir bebekti. Yarın Berkay'ım 5.sınıf öğrencisi oluyor ve Arda'm da geçen haftaki uyum programıyla uzun bir eğitim hayatının ilk basamağı olan anaokuluna başladı. Bu sefer maaile eğitim hayatı mücadelesinin içine girmiş olduk. Ehh benim mesaim de böylece başladı. 

Bu arada benim minik kuzularım ne çabuk büyüdüler?

Zaman geçiyor. Bebeklerimiz çocuk, çocuklarımız genç, gençlerimiz yaşını başını almış kadın ve erkekler olurken ki ben daha hala saçları örgülü ilkokul fotoğraflarıma bakıp nasıl bir anda büyüyüp kocaman bir kadın ve anne olduğuma şaşar kalırım; belki annem benden daha fazla şaşar. Dünya dediğimiz bu kocaman telaş yumağının içinde debelenip dururken çok şey kaçırdığımızdan mı bu şaşkınlığımız? Her ãnı karelere sığdıracağız diye uğraşırken tadını çıkaramamaktan mı? İlk emeklemesi, ilk kahkahası, doğum günleri, mezuniyetleri vs. bir makinenin kadrajında ölümsüzleşirken aynı anda yüreğimize çekememekten mi? Artık eskisi kadar uğraşmıyorum her ãnı ölümsüzleştirmek adına... Onlarla geçen her günümü doya doya yaşıyorum, her ãnın tadını çıkartıyorum, pamukların arasında yetiştirip, büyütmeye çalıştığımız fasülyeler gibi heyecan, merak ve sevinç içinde izliyorum onları... "Çocukların en güzel zamanları; yanınızda ve hala size bağımlı oldukları zamanlar..." diyen annemi daha iyi anlıyorum. Artık her istediğinde beni göremeyen ve artık sadece telefondaki ses tonumdan nasıl olduğumu çıkartmaya çalışan annemi...

Kıymetini bilmek gerekir bu günlerin. Doya doya sarılıp kokladığımız, öptüğümüz, ne yiyip, ne içtiğini bildiğimiz, uykusunda ağladığında koşup yanına gidebildiğimiz, bir kabustan tutup çıkardığımız, zarar görmesin diye kaplan kesildiğimiz, her şeyden çok her zaman, her şartta yanında olabildiğimiz bu günlerin kıymetini bilmek gerekir.

Pamuklara sarıp sarmaladığımız, suladıkça yeşeren, özenle bakıp büyümelerini  an be an sevinçle takip ettiğimiz,  boy boy değişecek başka saksılara, topraklara geçmeden önce belki bir yoğurt kasesinde ama sadece bizim olan fasülyelerimiz onlar bizim. Şimdilik...  


Sadece sizinken ve henüz hala pamukların arasındayken fasülyelerinize iyi bakın, onlarla geçen her ãnın keyfini çıkartın...  
(Hiç büyümeseler mi acaba?)

24 Ağustos 2010 Salı

Sendeki Ben, Bendeki Senim...


BENDEKİ SEN;
Gitarla bası gibi...
Aortla kalp gibi...
Yanan alevin oyunu gibi...
Çekilen esrarın ortağı gibi...
Sen denince akla ben gelirim; ben denince de sen;
Yazıyla tura gibi...
Laurel ve Hardy gibi...
Yaşlı bir adam ve zaman gibi...
Oyuncakla çocuk gibi...
Bir çitayla hızı gibi...
Bir el ve dokunuşu gibi... 




Farklılıklarımıza rağmen sen bensin aslında, ben de sen;
"Evet" derken duyulan şüphe gibi...
Etkiyle tepki gibi...
Güzellik ve çirkinlik gibi...
Ciddiyet ve laubalilik gibi...
Bir imam ve sarhoşluk gibi...
Ama ne kadar ters düşersek düşelim gene de tamamlarız biz birbirimizi;
Polisle copu gibi...
Yazıyla paragraf gibi...
Şiir ve hüzün gibi...
Gövdeyle kafa gibi...
Adam asmaca ve darağacı gibi...
Mezar taşıyla yazısı gibi...
Baharatlarla dildeki tat tomurcukları gibi...

Sen benim patlayan kahkahalarımın ayrıldığı her bir parça,
Ben senin her iç çekişindeki zevkim...
Sen benim "daima"mın "asla"sı,
Ben senin düz yollarının keskin virajıyım...
Sen benim müzik kulağım,
Ben senin  kör gözlerine kokuyum...
SENDEKİ BEN,
BENDEKİ SENİM...

23 Nisan 2010 Cuma

Bir 23 Nisan Daha! Peki Ne Değişti?!

15 Nisan doğum günümdü. 34 oldum. Yorgun ama mutlu… Huzursuz ama umutlu…  

Aldığım vitaminlere rağmen baharın üzerimize konfeti gibi yağan polenleriyle süslü, çiçekli - böcekli kokteylinden ben de payıma düşeni aldım. Bahar sarhoşuyum. Fakat bu hafta izleme şansı bulduğum bir film vardı ki, beni bahardan da fazla çarptı. 2008 yapımlı bir Clint Eastwood filmi: Changeling(Sahtekar). Gerçek bir hayat hikayesinden uyarlanan filmin baş rollerinde Angelina Jolie ve oyunculuğuna hayran olduğum, üstlendiği her rolün hakkını fazlasıyla verdiğine inandığım, aynı zamanda muhteşem bir ses tonuna da sahip olan John Malkovich var.

Film, 1928-1935 yılları arasında Los Angeles’da geçiyor. Bir sabah, oğlunu evde bırakmak zorunda kalarak işine giden dul bir anne akşam eve döndüğünde oğlunu bulamıyor. Artık umudunu kaybederek polisten yardım istiyor. Polis, kayıp olaylarında aradan 24 saat geçmeden duruma müdahale edemediklerini söylüyor fakat aradan günler, haftalar geçmesine rağmen çocuk hala bulunamıyor. Bir gün annenin iş yerine bir polis çıkageliyor ve müjdeli haberi veriyor: Oğlunuz bulundu! Anne sevinç gözyaşlarıyla, başında polis şefleri ve peşinde bir medya ordusuyla birlikte oğlunu almak üzere tren istasyonuna koşuyor. Fakat o da ne? Kendisine bulunup getirilen çocuk kendi oğlu değil! Anne, büyük bir hayal kırıklığı ve çaresizlikle bu çocuğun kendi oğlu olmadığını söylüyor. Fakat kendilerine laf gelmemesi ve tepki çekmemek için her türlü yasa dışı yöntemi kendilerine genel kural edinmiş, düzenbaz Los Angeles polis departmanı anne üzerinde öyle bir baskı kuruyor ki, kadın çocuğu alıp evine gitmek zorunda kalıyor. Polisin tüm suçlamalarına rağmen, -öyle ki kadını, bir çocuğun sorumluluk yükü olmadan yaşamanın getirdiği rahatlığa alışmış olmakla ve şimdi bu numarayla çocuğu başından atmak istemekle bile suçluyorlar- anne yılmadan mücadelesine devam ediyor. Medyada şişirilen, yazılıp çizilen başarılarından o kadar memnunlar ki, annenin her itirazına saçma sapan karşı nedenler buluyorlar. Mesela, bulunup kendisine getirilen çocuğun kendi oğlundan yedi santim kısa olduğunu söyleyen kadının evine, yine çürümüş sistemin parçası olan bir doktor yollayarak çocuğun yaşadıkları yüzünden uzun süre suda kalmış bir pantolon gibi çekmiş olduğunu bilimsel bir şekilde açıklamasını bile istiyorlar. Evet, filmde beni “yuh yani” noktasına getirten bir sahnedir bu… Artık buna da itiraz eden anneyi, son çare olarak aklını yitirmiş olduğunu söyleyerek tımarhaneye kapatıyorlar. Kadının çilesi, bu zincirin birer halkası olan doktor ve hemşirelerle orada da devam ediyor.

Bu mücadelede ise yanında olan tek bir kişi var; istedikleri gibi at koşturan polis şeflerine, aslında her şeyden çok yozlaşmış devlet düzenine karşı savaş açan, bunu yaptığı kilise konuşmaları ve radyo programları ile halka yayan kasabanın aktivist papazı. Tabii ki John Malkovich.

Bazı filmler izlersiniz, bazı insanlar tanırsınız, bazı olaylar yaşarsınız veya şahit olursunuz ve birden kendinizi çok güvensiz hissedersiniz. Her şeye rağmen güvensiz. Güven, huzuru getirir oysa… Güveniniz yoksa huzurunuz da yoktur. Huzurunuz olmadığı takdirde de artık hayat cehennemden farksızdır.

Şimdi düşünüyorum; 1920′li, 30′lu yıllar… Haksızlık, adaletsizlik, şiddet ve işkenceyle örülü bir devlet sistemi ve buna bağlı olarak Los Angeles polisinin uyguladığı politika… 1928 Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanan bu güvensizlik ortamını şimdi ben 2010 Türkiye'sinde yaşıyorum. Kendi ülkemde… Özellikle filmdeki kadın karakter gibi benim de çocuklarım olunca kaygılarım daha da derinleşiyor. Neden mi? Yıllarca güvendiğimiz, söylediği her sözünün altına bir an olsun düşünmeden ve çekinmeden kendi imzamızı atacağımız insanların ne olduğunu bilmediğimiz sebeplerden(!) alı konmaları, artık sadece ana haber bültenlerine değil gün içinde her saate sığabilecek kadar çok vahşice işlenmiş cinayet haberleri, bu haberlerin en ince detayına kadar reyting uğruna süslene püslene verilerek yüreklerimizi “bir daha, bir daha, olmadı bir daha” yakması, yıllardır devam eden terör….. Kime, nasıl inanacağımızı bilemez bir hale geldik. Çevremizdeki tüm insanlara şüphe ile bakar olduk. Siyasi baskılar, korkular… Telefonda konuşurken, msn’de sohbet ederken bile huzursuzuz artık! Eskiden okuldan evimize dönüp annemizi bulamadığımızda elimizi tutarak bizi kendi evine götüren Ayşe teyzeye güvenirdik. Şimdi çocuklarımızı kimseye, hiç kimseye güvenmemeleri ve ne olursa olsun bizi beklemeleri konusunda uyarıyoruz. Organ mafyası, çocuk sahibi olamayıp gözünü başka insanların çocuklarına dikenler, dilencilikten pornoya kadar çocukların sırtından para kazanmayı kafasına koymuş vicdansızlar, bir anlık zevk için bir ömür karartan sapıklar… Veya sadece filmdeki gibi sadece öldürme zevkini tatmin etmek için çocuk kaçıran şizofrenler…


Seneler geçiyor, teknoloji ilerliyor, politikalar(insanlar) değişiyor, hayat kolaylaşıyor(mu?), gelecek nesiller gürül gürül geliyor. Aynı oranda umut azalıyor, kaygılar artıyor. Bizden geçti ama çocuklarım için memleket istiyorum ben! Cahit Sıtkı’nın anlattığı gibi;


Memleket isterim;
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun,
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim;
Ne başta dert ne gönülde hasret olsun,
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim;
Ne zengin fakir ne sen ben farkı olsun,
Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim;
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun,
Olursa bir şikayet ölümden olsun.

Biliyorum olmayacak ama olsun onlar için umut etmek de güzel!
(Tüm çocuklarımızın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun!)

17 Ocak 2010 Pazar

?


Film mi izliyorlar acaba ya da olmayacak bir şeyin hayalini mi kuruyorlar?
Sadece hasret mi gideriyorlar yoksa çalınmış bir kaç saatin tadını mı çıkartıyorlar?
Birazdan, kalkıp giderek başka bir hayata geçecek olan ve sürekli iki dünya arasında geçiş yapmaktan artık çok yorulmuş olan kadın olabilir mi?

Belki de çoktandır evliler ve adam,
yeşil bir futbol sahasında, oradan oraya savrulan topu takip etmeye çalışırken,
kadın da aynı sahada, kendi yalnızlığının peşinden gidiyor...
Yanlış ellerde çok tehlikeli olabilen kırmızı kart korkusuyla,
 farklı yollardan hayata bağlanmaya çalışıyor...

11 Aralık 2009 Cuma

Kıssadan Hisseler...


Bir memleket olsun ki, aralık ayında bile o iğrenç sesleriyle dolaşıp kanınızı emen ve Off, Sinkov gibi maddelerin tadını çok seven sivrisinekleri olsun! Var mı böyle bir yer? Welcome the Uzunköprü Hell. Bu başlı başına bir kıssadan hisse…

Her gün maillerimi okumak için Hotmail’e girdiğimde “Beni Şaşırt”masını bekliyorum ama nafile... Artık nedense hiçbir şeye şaşırmıyorum. Kıssadan hisse: İnsanlar değişmez!!!

Kahvaltım henüz bitmişti, çay fincanımın kenarını parmağımla çizip duruyordum. Kalkıp radyoyu açtım, “En Güzel Hikâyem” çalıyordu. “Olmaz böyle bir şey!” dedim. İçinizden söylediğiniz bir şarkı, dışınızdan da çalmaya başlıyorsa ve eş zamanlı gidiyorsanız hayat sizi gerçek bir hikâyenin içine atıyor demektir. Evet, her hikâye güzel gelişmez belki ama fazladan okunan her kitap gibi fazladan yaşanılan her olay da bir tecrübedir. Bu hikâyeden çok ders çıkarttım ben. Kötü bir huyum vardı mesela; sevdiğim kadar sevildiğimi sanıyordum. Vazgeçtim bu huyumdan. Artık sanmıyorum. Sonra kimilerinin yana yakıla aradığı ve bu devirde ancak filmlerde ve kliplerde karşımıza çıkan o büyük ve güçlü aşkların bazıları tarafından mucizevî bir şekilde bulunmuşken nasıl alaşağı edildiğini gördüm. Siz istediğiniz kadar verin o aşkı, hayal edemeyeceği kadarını verin hem de, bir gül dikin umutlarınızla, sonra bir tane de yazdıklarınızla ve bir gül daha, yalnızca ona özel davranışlarınızla… Bir bakmışsınız bir gül bahçesi yaratmışsınızdır farkında olmadan, bir gül bahçesi olmuştur aşkınız ve sonra o geldiği gibi önündeki ilk gonca dalında kalıverir gözleri… Sorar size, “bu neden eğri?” “Sen çok kayıtsız kaldın da ondan bükülmüştür boynu…” diyemezsiniz. Koca gül bahçesini çiğneyip arkasına bile bakmadan döner gider geri ve işin garibi ona göre siz onu kaybetmişsinizdir. “Ben kesilene kadar yüzdüm ama görünmeyince karan bıraktım kendimi…” En güzeli ben kendi yüreğimi gördüm bu hikâyede ve hala böylesine saf olduğu için şimdi kendimi daha çok seviyorum. Kıssadan hisse: Sevmekten hiç borçlu çıkmadım!

Hayat, siz bisikletinizle ağır ağır giderken yanınızdan otomobille gazlayıp geçiyor. Bir yıl daha bitti işte… Peki, biten sadece bir yıl mı? İnsanlar bitti gitti, aşklar bitti, yollar bitti, sabırlar, teselliler bitti, gözyaşları bitti, hayaller bitti, rüyalar bitti, şişeler bitti, heyecan, coşku bitti, kahkahalar bitti, hatalar bitti, ne çok şey bitti… Şimdi hepsini yeniden doldurma zamanı. En çok da gözyaşlarınızı… Ağlamak da yemek, içmek, seks kadar önemli bir ihtiyaç. Evet evet hatalarınızı da… Bilgileri sadece alıp onları işlemezseniz aynı ıslak ve hiçbir zaman sıkılmayan bir sünger gibi kalırsınız ve bu durumda nasıl öğrenebilirsiniz ki? Hata yaparak! İnsan hatalarla akıllanır! Hata yapmaktan korkmayın! Her şeyin en doğrusunu bileceğim ve yapacağım derken farkında olmadan kendinizi o kadar yıpratıyorsunuz ki… Hem karşınızdaki kendi kapasitesi kadarını alabilir, ne daha çok ne daha az… Kendinizi boş yere paralamayın. Mesela, siz sayfalar dolusu, aslında ana fikri; "seni çok seviyorum, yakınlığını istiyorum ve yakınlığın olmadan senli ama sensiz yaşayamam!” olan bir mektup yazarsınız; o size yakınlığını vermek yerine, “beni istemeyeni ben hiç istemem!” hesabı “güle güle” der. Anlarsınız ki, o zaten hiçbir zaman sizin olmamıştır. İçinize sığdıramadığınız ve tek taraflı yürütmeye çalıştığınızı anladığınız bir aşkla evlere sığamazsınız, kendinizi sokaklara, caddelere atmak istersiniz ama dünya da dar gelir. Önünüzden geçen otobüsten sarkan muavinin, “uzay, uzay, uzay…” diye bağırmasını ve atlayıp gitmeyi istersiniz. Sonsuzluğa karışmayı, boşlukta yok olmayı… Olamazsınız. Döner gelirsiniz evinize… Aşk biter ama hayat sürmeye devam eder. Size sarılanlarla mutlu olmaya çalışırsınız. Kıssadan hisse: Kendinizi beyinsiz bir şekilde sadece aşka bırakmak yeterli değildir, aşk kapıya dayandığında gelecekteki günlerin de hesaba katılması gerekir.

Dün gece bana başka bir dilde konuştu; Özdemir Asaf’ça… Bilir misiniz? “Sana güzel diyorlar, olma!” dedi parmağını sallayarak… Ah nasıl iyi geldi bilemezsiniz çünkü sevginin en güzeli, en gereksinildiğinde verilenidir. Kıssadan hisse: Eğer şansınızı güzel veya yakışıklı doğarak kullandıysanız bir daha o şansı asla bulamayabiliyorsunuz. Allah çirkin şansı versin sonra estetik falan bir şekilde halledersiniz.

ChaotiC

26 Ekim 2009 Pazartesi

Sırt Sırta



Sen beni her gün biraz daha ertelerken
Ben seni her defasında biraz daha öne alıyorum sevgilim...
Hiçbir destede olmayan bir iskambil kağıdı gibiyiz;
Bir tarafı kız, diğer tarafı erkek...
Sırt sırta vermişiz,
İki cihan yan yana gelir, biz gelemeyiz...!

ChaotiC

Senden Bana...



Artık zamanlar kalacak senden bana biliyorum. Ben soğuk yataklarda tek başıma ısınmaya çalışırken sen üzerine başkası bulanmış kokuyu kim bilir hangi kanalizasyon deliğine gönderip geleceksin yanıma... Sen sıcacık tenini bende soğutacaksın, ben senle ısınmaya çalışırken... Kaçışın olacağım senin; "özledim!" dediğinde dindiren, "gerçekten ben seni seviyorum!" dediğinde affeden, "evde misin?" dediğinde bekleyen......... Kayıtsız, şartsız, sorgusuz, sualsiz daima seni seven...

Kaçamak zamanlar kalacak senden bana biliyorum. Yemek sonrası bir tatlıdan kaç çatal çıkar ya da orta şekerli bir kahve kaç yudumda biter...? Bileceğim... Lokmalarını, yudumlarını sayacağım senin; tek derdim sen...İçim akacak çıkıp giderken, belli etmeyeceğim. Arkandan bir kahve de ben içeceğim; sade... Tek başına içilen kahvelerin adı hep "sade"dir. Oysa ben şekerli içmeyi severdim kahveyi ve buluşarak senin gözlerinle... Sade kahve ve sade kendimle, sade seni düşüneceğim; "acaba bir daha ne zaman gelecek?" diye...

Eksik zamanlar kalacak senden bana biliyorum. Soğan doğranmadığı için  lezzetsiz yenen bir yemek gibi... Tadına asla varamayacağım. Ayak üstü atıştırır gibi, tıka basa doymadan gideceksin. "Dişlerin çürür, daha fazlasını yeme!" diye elinden elma şekeri çekilip alınan ya da "hasta olacaksın!" diye külahına bir top dondurma koydurulan bir çocuk gibi bükük kalacak arkandan boynum...

Bir maçtaki duraklama anları gibi kayıp zamanlar kalacak senden bana biliyorum. Yok zamanlarda senle var olduğum uzatmaları oynayacağım. Yalancıktan korkuyor ya da hasta olacağım belki... Sarhoş olacağım, bir soluk alışı kadar fazladan kal diye... Sabaha kadar ezberleyeceğim nefes alıp verme ritimlerini... Gözümü kırpmadan, hiç dokunmadan seveceğim seni... 

Senden sensiz zamanlar kalacak bana biliyorum. Giderken her defasında benden götürdüğün... Sanki sen gidince ben hiç bir şeyi sevemeyeceğim, manasız gelecek saksıdaki menekşelerim...

Sen tek başına gittiğini sanırken ben koca bir aşk kadar eksileceğim sevgilim...

ChaotiC


DipNot: Bana bunları yazdıran Votka ve Burn ikilisine, ayrıca sevgili Godsy'e teşekkürlerimle... :D Hayatımdan hiç eksik olmayın. :))


görsel



22 Ekim 2009 Perşembe

Köprüden Önce Son Çıkış...



Uzun bir yolda... Bir otobüsün cam kenarında... Kafam arkaya yaslanmış, titrek sarsıntılar içinde... Yüreğimdeki sarsıntıların yanında bir hiç... Duyumsamıyorum bile... Kulağımda hayatımın fon müziği çalıyor; the second you sleep. Hayatıma eşlik ediyor. Uyuyorum, uyanıyorum o hep çalıyor. Olup olabilecek en güzel şarkılardan biri diye düşünüyorum.



Bir an önce yetişmek isteyen, bir an önce kaçmak isteyen, özleyen, terk eden, geç kaldığını düşünen,....... aceleci kırmızı bir trafiğin içinde, esas dönmek istediğim sapaktan farklı bir yöne doğru dönerken tekerlekler ve her kilometrede biraz daha uzaklaştığımı duyumsarken gözlerim sonuna kadar doluyor ama inatla tek bir damla bile inmiyor. Şarkı inanılmaz bir güç veriyor.

Köprüden önce son çıkışı kaçırmak gibi... Geri dönüşü artık mümkün olmayan bir yola girmiş gibi... Kanalizasyon deliğine yuvarlanan cepteki son kuruş gibi...

İçimden yazmak geliyor. Çantamı altüst ederek bulduğum kaleme seviniyorum. Pembe, simli, neşeli bir kalem çıkıyor; karakterine tamamen ters şeyleri yazmak üzere... Okumakta olduğum kitabın boş olan ilk ve son sayfalarını feda edecek kadar yazmak istiyorum, bunları yazıyorum; bir klavyeden soğuk, donuk, mavi bir ekrana aktaracağım şu anı düşünerek...

The second you sleep... Camdan hızla kayan görüntüler... Ağaçlar, trafiğe sıkışmış insanlar, levhalar, trafik lambaları, ışıklar, bariyerler, deniz, köprü gözüme her zamankinden farklı geliyor. Bir tabelada sebze hali yazıyor, ben onu gül bahçesi olarak algılıyorum. "Gül bahçesine gider... Dikenlere dikkat!" Düşüyorum, yüreğim kanıyor. Oysa insan hep dizlerinin üzerine düşer.




Yağmur başlıyor. En önde oturuyorum ve kocaman camların arkasında sürekli ıslanıyormuşum gibi geliyor. Cama düşen yağmur tanelerini izliyorum. Her biri, bir süre sonra dağılıp bozularak yol yol akmaya başlıyorlar. Artık camda kesik kesik çizgiler... The second you sleep... "Staaaaay..." diye bağırıyor adam kadına... Sadece kalmasını diliyor o uyurken... Oysa kadın yarın gitmiş olacak... Adamın yalvaran sesi ağlatıyor beni... Karnım düğümleniyor. Yüreğim zaten kanamalı... Beyaz gömlekli, mavi papyonlu birisi kolonya uzatıyor yüzüme eğilerek. Kolonya sevmem. Bana hep hastaneleri, hastalıkları hatırlatır. Kolonya yerine su istiyorum. Acıktığımı duyumsuyorum ama canım hiçbir şey istemiyor.

Kadın uyuyor... Adam onu izliyor... Son gece... Kadın yarın gitmiş olacak... Adam arkasında... Öylece durup gözden kayboluşunu izleyecek...

The second you sleep...


The Second You Sle...

İl sınırları içine giriyorum, sınırsızlık içinde... Sınırsız aşk, sınırsız sevgi, sınırsız özlem, sınırsız istek, sınırsız merak............ Gecenin karanlığına iniyorum... Sıcacıktım... Eve giriyorum... Gene üşümeye başlıyorum...

The second you sleep...

14 Ekim 2009 Çarşamba

Teşekkür...

Önyargısız insanları seviyorum... Nereden çıktı bu diyeceksiniz? Şubat 2008'den beri yazıyorum ve bu zaman zarfında çok sayıda blog yazarı arkadaşlarım ve okuyucularım oldu. Bırakın uzun süreliyi, yazmaya birazcık olsun ara verdiğimde bile mail atıp nerede olduğumu, nasıl olduğumu sorup merak eden sadık takipçilerim oldu. En önemlisi uzun süre ihmal edip, bloglarını hiç okuyamadığım, hiç yorum yapamadığım halde hala hiç beklentisiz, misilleme nedir bilmeden beni okumaktan ve keza yorum yapmaktan hiç vazgeçmeyen kişiler oldu. Uzun süredir kafamı bir türlü toparlayıp, sadece buraya yoğunlaşamadığım için ve sırf yazmış olmak için yazmayı da sevmediğim için sesim soluğum çıkmadı. Dediğim gibi ne eskisi kadar sık yazabildim ne de yazan arkadaşlarımı takip edebildim. Defalarca beni mimleyen ve belki de benim çoğuna cevap veremediğim bir arkadaşım; şirinem 'in gene beni bıkıp, usanmadan ve en önemlisi hala kaile alarak mimlediğini görünce yazmak istedim bunları...

Önyargısız, misillemesiz ilişkilerin kurulmasının, karşılıksız sevgilerin bulunmasının artık çok zor olduğu bu dünyada ki buna blogger dünyası da dahil çünkü burada bile birbirini çekemeyen, kıskançlığını had safhada yaşayıp, çirkin yorumlarıyla da bu kıskançlıklarını pekiştiren, kendi blogunu okuyup yorum yapanları takip edip aslında çok beğendiği halde diğerlerini hiçe sayan insanlar var; evet böyle bir dünyada, bu insanlardan sıyrılmış arkadaşlara sahip olmak beni inanılmaz mutlu etti. Yazılarımı özleyenler, sağlığımı, nerede, ne yaptığımı merak edenler, cevapsız bıraktığım halde hala beni mimleyenler, yazdıklarını hiç okuyamayıp yorum yapamadığım halde hala blogumu ziyaret ederek yazılarımı okuyup yorum yapanlar...

Hepinize çok teşekkür ediyorum. İyi ki varsınız. :D

ChaotiC

8 Ekim 2009 Perşembe

Kader mi? Kader...

İnsan şimdiki aklı, bilgisi ve duygularıyla istediği yıllara dönebilse… Yani kader kendi yolunu çizmeden önce o kaderini kendisi tayin etse… İstemediğimiz bölümleri makaslayıp hayatımızdan çıkarıp attığımız için daha mı mutlu olurduk; yoksa ne yaşayacağımızı önceden bire bir bildiğimiz için daha mı mutsuz? Heyecan da kalmayacaktı çünkü böyle olunca…

Bir yazımda Rastlantının Böylesi (Sliding Doors) diye bir filmden bahsetmiştim. Filmde, bir kadının metroyu kaçırma ve yakalama ihtimalleri üzerine kurgulanmış iki ayrı hikâye, bir kaç saniyeyle değişen ve değişmeyen iki farklı hayat vardı. 

Kadın, metroyu yakalayarak evine zamanında geldiğinde kocasını başka bir kadınla yakalıyordu. Birkaç saniyelik gecikmeyle metroyu kaçırdığında ise kocasının onu aldattığından habersiz yaşamaya devam ediyordu. Yani yıllar sonra, bu durumu bilerek o zamana geri döndüğümüzde metroyu yakalamakla, bilerek kaçırmak arasında bir seçim yapmamız gerekse… İkisi de kötü. Habersiz yaşayıp gitmek bence daha da kötü… Bu sefer de daha daha önceki zamana geri gidip o adamla hiç tanışmamış olmayı dilemeyecek miyiz? Bu böyle uzayıp gidecek. O zaman hayatın da anlamı değişecek. Hani diyorlar ya, “hayat biz başka planlar yaparken başımıza gelen şeydir…” diye…

Bazen durup düşünerek bazen de hiç düşünmeden içine girdiğimiz ve yaşadığımız sürece binlercesinle karşılaştığımız bir yol ayrımı kader… Ki çoğu zaman bile bile lades dedirttiğimiz… Kader, bizi kandırmış olmanın keyfiyle karşıdan arsız arsız sırıtadursun biz iyi ya da kötü yaptığımız seçimin getirileriyle baş başa kalıveririz. En çok işin içine aşk girdiği zaman ipler kaderin eline geçer… Ne yaşayacağımızı bile bile kucağına düşüveririz bazen. Mutlu olursak kendimizden biliriz; yok olamadıysak Sezen gibi, “ ben sana ne ettim, yollarımı çıkmaza bağladın. Üç gün mutlu olduysam, üç ömürlük ağladım” diyerek, “kader, kahpe kader…” şarkıları söyleriz.

Zihnime, yüreğime, her hücreme yerleşmiş bir film var. Denk geldiği zaman, sayısını hatırlayamadığım kadar çok izlediğim halde gene de oturup izlediğim, gene de her defasında zırıl zırıl ağladığım… En çok kaderi düşündüğüm filmlerden biri; çünkü kadın son sahnede bir yol ayrımında kalır. Aşk mı, emek mi? Aşk mı, emek mi? Kaderin, aşk yolunda kandırmaya çalışıp sonunda iyiliğin, dostluğun ve emeğin kazandığı, sadece yüreklerin konuştuğu bir son sahnesi vardır ki; boğazım düğümlenir. Burun direğimde sızlamayla başlayıp, gözlerimde sulanmayla devam eden ve sonunda bana ömrümce dökeceğim bütün yaşların hepsini sanki o an akıtıp bitirdiğimi düşündürten bir son sahne… Kadın, aşka sırtını dönüp diğer yola girdiği halde bile hala, “gel yolumdan döndür beni…” misali son kez arkasını dönüp sevdiği adama bakarken, “seninim işte, alıp götürsene beni…” diyerek son bir umutla yüreğini konuşturduğu an, benim de yüreğimde bir yangını başlatır.

Adam, “elinden tutuversem, benimle gelir mi?” diye düşüneceğine gidip eline yapışsaydı sımsıkı, kadın yolun başından dönecekti.


“Yüreğim kaydıysa günah mı?” Yüreğinizin kaydığı kişi, ellerinizin arasından da böyle kayıp gider işte… Kader mi? Kader…


ChaotiC

mogollar-selvi_boy...

8 Eylül 2009 Salı

Yıldızlarla Uyumak




"Bir tarafını basıp artık şu evinde otur da bir iki birşey yaz, biz de okuyalım..." diyenlerin sayısı günden güne artıyor. Koca kış zaten evde geçeceği için -soğuğu hiç ama hiç sevmediğimden hiçbir yere gidesim gelmez- ben de kışın karanlık yüzünü yavaş yavaş göstermeye başladığı şu son günlerde her güneşli ve sıcak günü sonuna kadar değerlendirmek istiyorum. Yaz ne kadar çabuk geçiyor yaaa? İki gündür bir yağmur, bir yağmur... Karanlık, kasvetli bir hava... Gerçi bu havalarda evde oturup sıcak bir şeyler içerek yağmurlu hava şarkılarını dinlemek kadar güzel bir şey yok ama gene de hani hep yaz olsa şikayet etmem. Yazın daha bir enerjik, sağlıklı ve güzel hissediyor insan kendini...

İki hafta önce şuradaydım:


Burası bize bir buçuk saat uzaklıktaki Saros Körfezi. Su altı akıntılarının fazla olması, büyük yerleşimin ve sanayileşmenin olmaması sebebiyle bölgenin en temiz yerlerinden biri ve şöyle bir iddia var ki, dünya üzerinde kendi kendini temizleyen üç denizden biriymişşş... Su altı zenginlikleri açısından da oldukça elverişli olan bu bölge, amatör olsun profesyonel olsun bir çok insanın dalış amaçlı burada toplanmasını sağlıyor ki birlikte gittiğimiz kuzenim ve yakın arkadaşlarımız suyun alt kısmıyla ilgilenirlerken ben de üstte bol bol güneşinden istifade ettim. Suyundan diyemiyorum çünkü ayaklarımdan yüreğime çivilenen bir soğuğu vardı o hafta sonu...



Tabii ki oraya gelen herkes gibi biz de çadırda kaldık. Karavanlarıyla gelenler de vardı ama azdı... İlk geceyi saymazsak her şey çok güzeldi. İlk gece müthiş bir rüzgar vardı. Pat pat pat çadırdan çıkan sesler, birazdan çadırın çivilerinden kurtularak denize savrulup uçacağımız düşüncesi, azıcık soğuk ilk gece gözümü bile kırpmamama neden oldu ki ben uyku setimizi götürdüm ve bir çadırda iki şişme yatağı paylaşarak yedi kişi yattık ama çadırımız oradaki en büyük çadırdı. Neyse sabaha karşı dinen rüzgarla uyumasam da biraz rahatladım. En güzeli ise yıldızların altında uyumaktı... İki gece uykuya dalmadan önce gördüğüm son şey yıldızlardı... O kadar çok, o kadar parlaklar ki gözünüzü kapattıktan sonra bile hep sizinle birlikteler... Şehrin ışıklarından asla bu kadar çok farkına varamadığımız yıldızlar -orada sadece onların ışığı vardı-, dalgaların sesi, uzakta bir iki balıkçı teknesi, ağlar ve yavaş yavaş bastıran bir uyku... Kendisinden çok özür diliyorum; Garou'yu bile dinleyemedim ama takdir edersiniz ki her zaman bu görüntü ve seslerle uyuyamıyoruz değil mi?




Güzel bir hafta sonu oldu. Kanoyla gezdik, organik domates ve biberler yedik hatta biberleri Saros'a giderken bizzat kendimiz topladık ve parasını verip satın aldık. Bir daha gider miyim? Kesinlikle evet ama bu defa Arda'sız çünkü ortak kullanıma açık tek bir tuvalet olduğundan ve önünde de kuyruklar oluştuğundan, benim özellikle bu konuda çok fazla hassas olan oğlumun doğaya karışmayı da şiddetle reddedişinden dolayı problemler yaşadık. "Bak Arda," dedik "bu gibi durumlarda ya doğaya karışacaksın ya da evde kalacaksın!" "Evde kalacağım!" diyerek seçimini de yaptı zaten.

  





Bu hafta sonu tatilini en çok Berkay için istemiştim. Nedenine gelince Saros'dan döndükten iki gün sonra oğlum sünnet oldu. Öncesinde iyi bir moral takviyesi, psikolojik olarak onu bu işe hazırlama, heyecanını azaltma ve endişelerini giderme açısından da güzel ve değişik bir ortam oldu. Bunu ayrıca başka bir gönderimde detaylı anlatacağım.

Sonuçta hafif bronza dönmüş tenimizle, teorik olarak biraz öğrenip cebimize koyduğumuz dalış bilgileri ve terimleriyle ama en çok da bir çadır kültürüyle evimize döndük. Mutluyduk...

ChaotiC