13 Aralık 2011 Salı

Konuşsam Faydası Yok, Sussam Gönül Razı Değil

Yok şu kadar zamandır yazmıyordum, yok efendim sebeplerine gelince, şudur, budur falan yapmadan direkt konuya gireceğim çünkü her zaman dediğim gibi burası benim, canım sıkıldıkça kafamı dağıtmak, kimseyle konuşmak istemediğim zamanlarda yazarak içimdekileri boşaltmak, rahatlamak için yazmış, kışmış demeden kaçtığım sayfiyem...
Eskişehir'de modern bir sitede, yılbaşı çelengi astı diye bir kadının kapısına çekiç indirmişler. Apartman komşularından biri yapmış bunu... Bu haberi duyunca daha geçen gün eşimle yaptığımız bir konuşma geldi aklıma... Senelerdir askeri güvenlik bölgelerinde yaşayıp oturduğum için, bu yıl bir sebepten dolayı iki yıllığına sivil bir yerde; bir apartmanda, bir sitede, eşim olmadan çocuklarla yaşamak zorunda kalabilirim. Ona korkuyorum demiştim. Buna sebep, bayram tatili için çocukları alıp gittiğim ailemin evinde yaşanan çok korkunç bir olay... 
Malum bayram heyecandır, sevinçtir, telaştır, koşturmadır; sözün özü gelenler, gidenlerle hareketli geçer. Bayramda kapılar herkese açıktır. Bırakın çocukları biz büyük insanlar bile normalden biraz daha fazla gürültücü oluruz bu özel günlerde... Ki gelen misafir çocuklarına da engel olamazsınız, olamamaktan çok olmazsınız. Bayram çocuk sevinciyle güzeldir... Enerjileri hiç bitmez; hoplarlar, zıplarlar. Sevinçleri size de bulaşır. Bu kadar saf sevinç nerede var bir düşünsenize... Bünyeye sadece saf su, saf süt, saf tereyağı vs. değil, saf sevinç de aramalıyız bence... Bunun en kolay yolu da çocuklarla, yaşlılarla zaman geçirmek; onları dinlemek, izlemek, onlarla sohbet etmek...
Maalesef ailemin alt katındaki dairede bütün bu güzel şeylerin varlığından habersiz, bütün bu güzel duygulardan yoksun; normalde en hoşgörüsüz, en katı insanların bile bayram diye affedemediklerini affettikleri, kucak açtıkları bir günde bile kapısını, perdelerini sımsıkı kapayıp, kendini ve ailesini herkesten, her şeyden soyutlamış, antisosyal, psikopat bir adam yaşamaktaymış. Adam mı! Özür dilerim. Zaten aileme geldiğim günden beri beni her gördüğünde, "ben misafir falan dinlemem, en ufak bir çıtınızı duymayacağım" diye tehditler savuran bu yaratık, bayramda kapıda misafirlerimizi uğurladıktan hemen sonra zile bastı. Ben, misafirlerden birisi bir şeyini unuttu herhalde diye daha kapıyı açar açmaz üzerime saldırdı. O anda gürültüye koşan 66 yaşındaki babam araya girince, beni bırakıp onu yakasından tutarak merdivenlerde sürüklemeye başladı. Hayatımda ilk kez titreyen ellerimle 155'i tuşlamak zorunda kaldım. Artık Polis İmdat! değil, İmdat Polis! diyerek yaşadığımız bu ülkede acı bir deneyim oldu, çünkü aslında önemli bir konuyu bayram nedeniyle angarya olarak görüp, uğraşmak istemeyen polis; bizi yüzde yüz haklı, adamı yüzde yüz psikopat bulduğu halde ısrarla bizden şikayetçi olmamamızı fakat bir dahaki en ufak sözlü veya fiziksel saldırıda hemen aramamızı istedi. Çok düşünceli bir davranış! 
Kendi çocukları ve eşi için bile sadece bir korku unsurundan ibaret olan sözde bir baba, sözde bir eş... Çocuklarının üzerinde nasıl bir baskı, nasıl bir şiddet uyguladıysa 20 yaşındaki kızı, fiziksel olarak benim 12 yaşındaki oğlum kadar ve 10 yaşındaki oğlu ise, babasını daha camda görür görmez apartman kapısını daire içindeki otomatikten açmak varken aşağıya fırlayıp kapıyı açan ve o yaratığın içeri girmesini hazır olda beklerken tir tir titreyen, gene yaşının çok altında küçücük, mini minnacık bir çocuk...

Bu konudan, yılbaşı çelengi astı diye kapısına çekiç indirilen kadın konusuna dönersek, güya kadın Hristiyan'lık propagandası yapıyormuş. Bana göre tamamen zararsız, yeni bir yıla giriyor oluşumuzun sevincini ve heyecanını simgeleyen, üzerinde çeşitli süsler olan, çam iğnelerinden oluşan bir çelenk... Artık alışveriş merkezlerinden tutun da en sıradan, basit bir dükkanın bile içini, vitrinini süslerken kullandığı çelenkler, ağaçlar vs. süsler, yılbaşı kutlamaları Hristiyanlık propagandasına mı giriyor? Bizim ülkemizde çam ağacı yetişmiyor mu? Bütün çam ağaçlarının kökünü mü kurutmalıyız? Alışveriş merkezlerini mi bombalamalıyız? Dükkanların, mağazaların camını, çerçevesini mi indirmeliyiz? Doğum günlerinde, özel partilerde mekanlar, evler süslenmiyor mu? O kadın gerçekten Hristiyan olsaydı ne olacaktı? O çekiç kafasına mı inecekti? Hani nerede özgürlük, nerede kişisel tercihlere ve zevklere saygı? En önemlisi hani nerede inanca saygı? Barbarlık, şiddet, vahşet aldı başını gidiyor...  
Anakentlerde, sözde modern semtlerin, sözde modern sitelerinde durum böyleyken nereye kaçalım? Nerede yaşayalım? Aynı çatı altında kimlerle oturuyoruz, kimlerle yaşıyoruz, karşı komşumuz kim, alt katımızda nasıl biri yaşıyor? Bayramda şeker toplamaya çıkan çocuklar, apartman komşuları tarafından tecavüze uğrayıp sonra da bir vahşete kurban gitmemişler miydi? Evet, korkuyorum... Anneannnem, "ölülerden değil, dirilerden kork!" derdi; çünkü çocukken ölülerden korkardım; şimdi büyüdüm, tecrübe ederek dirilerden korkmak gerektiğini öğrendim.
Robinson Cruose rahattan sıkıldığı için hayatının 28 senesini ıssız bir adada, herkesten, her şeyden uzakta geçirmişti. Gidişata göre bizse rahata ermek için kaçacağız ele geçirilmemiş, ıssız olan neresi varsa... 

1 yorum:

Tibetin annesi dedi ki...

çok geçmiş olsun. ne yazık ki böyle insanlar artık gittikçe çoğalıyor. nereden nasıl türüyorlar hiç anlamıyorum :(