29 Eylül 2008 Pazartesi

Şeker Bayramlar

 
Şeker Bayramlarının En Şekeri Olsun!
Bir Çocuk Sevinciyle Yaşayacağınız, 
Coşku Dolu Nice Bayramlarınız Olsun!
Sizi Seviyorum!
 

27 Eylül 2008 Cumartesi

Bir Kadın Ne İster?

Sevgili Hatice, "bir kadın ne ister?" sorusuyla beni sobelemişti. Bakalım bana göre bir kadın ne değil, neler ister?

Bir kadın, "üşüdüm!" dediğinde, üzerine bir hırka veya ceket verilmesi ya da, "hadi eve dönelim artık" gibi sözler duymak yerine kendisine sımsıkı sarılınsın ister. Bknz: Eğer Üşürse 

Gördüğü kabustan ağlayarak uyandığı gecelerde, sevgilisinin veya eşinin anlattıklarını geçiştirip onu sakinleştirmesi yerine, hepsinin doğru olduğunu fakat her zaman yanında olduğunu, olacağını söylemesini ister.

Her sabah kalktığında yeni bir heyecan duymak ister.

Hastalandığında yumuşacık bir battaniyenin altına yatırılıp, kıvamının asla tutmayacağını ve ocağın müthiş derecede batacağını bile bile limonlu mercimek çorbası yapılsın ister. -ki hastalandığım zaman içmek istediğim tek çorbadır-

Mutfakta akşam yemeği için hazırlık yaparken eşinin veya sevgilisinin de yanında olmasını, hiçbir şeyden anlamasa bile en azından yapılmış salatanın üzerine boşaltılacak mısır konservesini açmasını ister.

Kendisine danışılarak eve misafir davet edilsin ister.

Özel günlerin aksine hiç beklemediği ve ummadığı bir günde eve çiçekle gelinsin ister. ki kır çiçeklerinden oluşan basit bir buket bile benim için kafidir-

Annesinin ve babasının en azından haftada bir aramasını ve "sadece sesini duymak istedim" diyerek, sesinden mutlu mu, mutsuz mu, hasta mı, sıkıntılı mı olduğunu o söylemeden çıkartmasını ister. Hiç haber vermeden çıkıp gelmelerini ister.

Hafta sonunun en az bir günü mutfaktan gelen sıcak omlet kokusuna uyanmak, hazır bir sofranın onu beklediği düşüncesinin getirdiği mutluluk ve enerjiyle yataktan fırlamak ister. -ki ben bu konuda çok şanslıyım-

Eşinin iş yaşantısındaki sorunlarını kendisiyle paylaşmasını fakat aile huzuruna zarar verecek şekilde bu stresini eve yansıtmamasını ister.

Ne kadar kızgın, ne kadar küs olursa olsun gece yatağa girdiğinde sırtını dönerek uyumak yerine, ayaklarını eşinin bacaklarının arasına sokarak uyumak istediğinden, bacakların hafifçe açılarak ayaklarını kabul etmesini ister.

Evlerine gelen ailesinin, yakınlarının veya arkadaşlarının ne kadar sevilmeseler bile saygı görmelerini ister.

Parmak ölçüsünün, sütyen, pantolon, ceket gibi kıyafetlerinin bedeninin, ayakkabı numarasının bilinmesini ve unutulmamasını ister.

Park, sokak, asansör, apartman gibi yakalanma korkusunun adrenalin seviyesini arttırdığı her ortamda öpüşmek, mümkünse sevişmek ister.

Davet, yemek veya kokteyllerde eşinin onunla aynı anda veya ondan önce davranarak kapıdan içeri girmeye çalışmasını değil; bekleyerek sakince ona yol vermesini ister. Gene aynı şekilde bir davetteyken sık sık yalnız bırakılmak yerine eşi oturduğu yerde otursun ve yanından ayrılmasın ister. -her ne kadar sigara krizine girmiş olsa bile-

Kesin bir cevabı olmayan soruları ısrarla sormak ister.

Kararsız kaldığı kıyafet, saç biçimi veya renk konusunda birileri ona fikir söyleyerek yardımcı olsun ister. -sonra gene kendi bildiğini okur, o başka-

Çalmakta olan ev telefonuna daha yakın olunduğu halde neden açılmadığını ve neden her defasında cevap verme işinin ona bırakıldığını çözmek ister.

Kapı çalındığında, gelenin kim olduğu öğrenildikten sonra otomatiğe basılsın ister.

Bir şeyi yüz defa söylemek yerine en azından ikinci-üçüncü defada anlaşılıp uygulansın ister.

Eşinin veya sevgilisinin, ihtiyaç duyduğu ve özellikle rica ettiği anlarda ona vakit ayırmasını ister.

Konuşurken televizyon, gazete gibi şeyler yerine gözlerinin içine bakılsın ister. -aksi takdirde ne kadar önemli olursa olsun konuşmasını yarıda keser-

Kahvaltı sofrasında gazete okunması yerine sohbet edilmesini ister.

Kimisi gökyüzündeki yıldızları ister, kimisi gözlerdeki ışıltıyı; kimisi tek taş ister, kimisi basit bir saç tokasını; kimisi koca bir buket gül ister, kimisi tek bir papatyayı, kimisi son model bir araba ister, kimisi otobüs, dolmuş veya vapurlarda elele tutuşmayı; kimisi kürk ister, kimisi yumuşacık tüylerini okşayacağı yavru bir köpeği; kimisi o akşam nerede yiyeceklerini bilmek ister, kimisi sabahtan beri düşünüp sonunda adını koyduğu yemeğe koyacağı salçayı, kıymayı................................... ister, ister, ister... Olsa da ister, olmasa da ister...

Kadın milleti işte, kesinlikle olmayacağını bildiği şeyleri bile hiç vazgeçmeden hep ister.
  

Dibine Not: Ben de Aylin ve Royal'i sobeliyoruuum.

22 Eylül 2008 Pazartesi

Mutlu Toz Bezi

Mutlu olmak için, hem de çok mutlu olmak için hiç büyük isteklerim olmadı benim. Şüphesiz, herkes gibi hayallerim oluyor zaman zaman fakat her şeyden çok çocuklarım için... Mesela; onlar şu yaşlarındayken, tamamen bize ait, onların kocaman, yemyeşil bahçesinde koşup, beslemek istedikleri hayvanlarla oynaşabilecekleri, havuzunda serinleyip, salıncağında sallanabilecekleri,  tüm enerjilerini atarak neşelenecekleri bir ev kesinlikle harika olurdu fakat böyle bir imkanı birikimlerimiz kabul etse bile şu an içinde bulunduğumuz hayat tarzı reddediyor.

Demek istediğim bu duruma sırf çocuklarım adına üzülüyorum fakat bu beni mutsuz etmiyor, düşünüp düşünüp kahrolmuyorum. Onlarla, şu an, içinde bulunduğumuz ortamda ve şartlarda, bu hayatın güzellikleri kadar güçlüklerini de yaşamak, zorluklarıyla mücadele etmek ne kadar yorucu, yıpratıcı ve zaman zaman zorlayıcı da olsa bu beni mutsuzluğa itmiyor. Mutlu olmak için bu tür bir hayalin gerçekleşmesi gerekmiyor.

Mutlu olmak için, hem de çok mutlu olmak için hiç düşünmedim ben... Isınmayan bir evde, eşimle bir battaniyenin altında, dumanı tüten bir fincan kahve içebilmek, canım sıkılıyorken perdeleri tamamen indirilmiş loş bir odada ekrandaki yemyeşil bir bahçenin ortasına kurulmuş beyaz "Amerikan siding"li bir evin içinde, çeşitli sorunlar ve mutluluklar yaşayan klasik bir Amerikan aile hayatına ortak olmak; annenin, eski, uzun bir aile arabasına binerek sırayla yanaklarına birer öpücük kondurduğu ve "görüşürüz tatlııım!" diyerek çocuklarını tek tek okullarına bırakışını, gece olup da çocukların her biri odalarına çekilip uyuduğunda eşlerin yaşadıkları sorunları tartışmalarını, aniden kapının dibinde, elinde kahverengi minik ayıcığıyla evin en küçük çocuğunun belirmesiyle girdikleri tartışmaya son vererek anne ve babanın aynı anda çocuğa atılmalarını, ablanın kötü arkadaş çevresi, abinin uyuşturucu sorunlarıyla nasıl mücadele ettiklerini ve sonunda kazandıklarını izlemek, kurt gibi acıkmışken taze demlenmiş çayın yanında koca bir tabak patates kızartması, dilimlenmiş kıpkırmızı domatesle, beyaz peynir yiyebilmek her şeyden çok yetti bana...

Mutlu olmak için, hem de çok mutlu olmak için güneşin doğmasını, güneşin batmasını, yazın gelmesini, kışın bir an önce sona ermesini beklemedim ben... Düşüp dizlerimi kanattığımda koşup yerden kaldıran, yaralarıma üfleyen kimsem olmadı benim. Gene kendi nefesimle kendi acımı dindirmek, kendime yara bandı olmak mutlu etti beni. Anne olduğumda; "Bütün gece ağlıyor, gaz sancısından uyutmuyor, bir türlü emziği bırakmak istemiyor, oturağa alıştıramıyorum, katı mamaları reddediyor, imdaaat, lütfen yetiş, yardım et anneee...!" diyerek iki adımda ulaşıp, yanıma gelebilen bir annem de olmadı; hep çok uzaklardayız... Sadece kendi başarımın, kendi gücümün, kendi azmimin, kendi sabrımın, "neleri yapabilirim"in farkındalığına varmak, "çok uzaklarda, tek başına ama gene de harikulade çocuklar yetiştirmiş, ..." gibi söylemleri duymanın mutluluğu ya da kızıyla aynı şehirde oturan bir annenin kızında koşturup durduğunu, çocuklarına baktığını, kışlık tarhanasını, salçasını, makarnasını, ıvırını-zıvırını hazırlayıp gittiğini, neredeyse kırk yaşına gelmiş kızının hala saçlarını okşadığını, sırtını sıvazladığını görmek her şeyden çok yetti bana... Alışık olsaydım ben de hep beklerdim, hep isterdim. Alışık olmamak mutlu etti beni.

Mutlu olmak için, hem de çok mutlu olmak için hiç uzaklara gitmek istemedim ben. En yakın arkadaşıma gitmek, zaman zaman herkesin bu tarz sıkıntılar yaşadığını bilmek fakat bunu bir kere daha ondan duymak, neler yaşadığını çok iyi bildiğim halde tekrar tekrar anlatmasını dinlemek, yaptığı kahveyi içmek, "boşveeer, yak bir tane!" diyerek uzattığı sigarayı çekip almak, az sonra ben salya-sümük ağlarken, "karnın aç mı? patlıcan yemeğim var, seversin sen..." diye soracağını adım gibi bilmek her şeyden çok yetti bana... Ne kendi memleketim, ne anne kucağı, ne de hısım-akraba; aramadım!

Her sabah kalkar kalkmaz Petula Clark'tan Down Town'ı dinlemek,
"just listen to the music of the traffic in the city
linger on the sidewalk where the neon signs are pretty
how can you lose?
the lights are much brighter there
you can forget all your troubles
forget all your cares
so go - downtown
things 'll be great when you're - downtown
no finer place for sure - downtown
everything's waiting for you - downtown"
kısmına mükemmel denilebilecek seviyede eşlik edebilmek, aynen şarkıdaki gibi bütün sıkıntılarımdan kurtulup, o güne fevkalede mutlu başlamam ve aynı şekilde mutlu bitirmem için bana yetti de arttı bile... Zira bu şarkı insana yaşama sevinci aşılar.

Fırından gelen sıcak ekmek ve yeni alınmış gazete kokusu, içindeki bulmaca ekleri, bir bardak çay veya bir fincan kahve eşliğinde mis gibi temizlik kokan, derli-toplu bir evde, çocuklarıma kurabiye pişirerek, yazı yazarak, resim yaparak, bulmaca çözerek veya scrabble oynayarak kafamı her tür sorun ve dertten bir süreliğine bile olsa arındırabilmek ve sadece elimdeki harflerden kelimeler türetmeye çalışmak; kapkara bulutlarla örtülü, karanlık ve serin bir günde kulağımda en sevdiğim şarkılar, camın önünde sağanak şeklinde akıp gitmekte olan hayatı izlerken, hızlıca evine giren, camını örten bir insanın arkasından artık kapalı bir kapının veya camın ardında neler olup bittiğine dair hayaller kurup senaryolar uydurmak, tek katlı bir evin sadece bahçesindeki bir ağaçtan ya da hemen girişindeki duvara monte edilmiş bir askılıktan, kilometrelerce uzaklara giderek çıkmaz bir sokağın en sonundaki iki katlı, bol sardunyalı bir evin içine girerek, çoktandır yüzleri görülmeyen, sesleri duyulmayan; artık ses, görüntü, et, ruh şeklinden çıkarak soğuk, buz gibi taştan bir şekle ve topraktan bir kalıba bürünmüş insanlara dair anıları bulup çıkarmak ne kadar kederli görünse de her şeyden çok yetti bana... Onların, bu dünyada kalan parçalarından birinin onları hala hatırladığını, aradığını, özlediğini ve düşündüğünü başka bir dünyadan görebildikleri, duyabildikleri varsayımı ise her şeyden çok mutlu etti...

40 dereceye varan sıcaklarda serin çarşaflara uzanıp, yumuşacık yastığıma gömülerek kitap okumak, içindeki kahramanlardan biri olmak ve kitap bitene kadar o hayatı, onun hayatını yaşamak inanılmaz mutlu kıldı beni...

Kuşkusuz ben Pollyanna değilim, Pollyannacılık da oynamıyorum. Sadece mutlu olmak için şiddetli tutkulara sahip olmayan, mutluluğu yanıbaşında bulan ve her anı anlamlandırmaya çalışan -ki her türlü anlamsızlıktan sıkılırım- böylesine basit mutlulukları içi içine sığmayacak şekilde yaşayan aptalın tekiyim belki de... Çünkü zaman zaman etrafıma baktığımda şiddetli hırsları, tutkuları olan, "illa olacak!" diye tutturdukları için de bir şekilde elde eden insanların, elde etmesine yardım eden, vesile olan insanların ve başkalarının gözünde daha değerli olduklarını, sürekli peşlerinde dolanıldığını, onların bulunmaz hint kumaşı, benimse eski bir faniladan bozma sıradan bir toz bezi olduğumu düşünüyorum. Her şeye rağmen herkesin her işine koşmaya çalışan, karşılık beklemeden veren ve seven, silip-parlatan mutlu bir toz bezi...
Downtown by Petula Clark on Grooveshark

13 Eylül 2008 Cumartesi

Baba - Oğul (Bir Cumartesi Duygusalı)

Oğlu babasına sorar:
-Babacığım benimle maraton koşmaya var mısın?
Kalp sorunları olmasına karşın baba, yine de:
-Evet, varım!
diye yanıtlar. Ve bir maratonu birlikte koşarlar. Baba-oğul daha birçok maratona birlikte katılırlar. Baba her seferinde oğlunun yeni bir yarış talebini kabul eder. Oğlu, yine bir gün babasına:
-Baba, birlikte bir Ironman'a (Triathlon) var mısın benimle?
diye sorunca baba bu kez de kabul eder. Bilmeyenlere anımsatalım ki; Ironman, dünyanın en zor triathlon yarışıdır ve üç dayanıklılık sınavından oluşur:
  1. Denizde 3.86 km.lik yüzme

  2. 180.2 km.lik bisiklet maratonu

  3. 42.195 km.lik maraton   
Baba-oğul bu zor yarışı da birlikte tamamlarlar. Nasıl mı? Lütfen izleyin:

11 Eylül 2008 Perşembe

Manhattan - Kaboul





Bugün 11 Eylül saldırısının yıldönümü ve bu şarkı da bu saldırının hemen arkasından yapılmış olup, hayranı olduğum Fransız şarkıcı Renaud ve Belçika'lı Axelle Red tarafından seslendirilmektedir. Küçük bir Afgan kız çocuğuyla, Dünya Ticaret Merkezi'nde çalışan bir Porto Riko'lunun evrensel şiddetten aynı şekilde etkilendiğini anlatan ve terörü lanetleyen, çok sevdiğim, günde en az bir kere olsun dinlemeden duramadığım bir şarkıdır; Manhattan - Kaboul.


Bu iki şarkıcının ortak özellikleri genelde sosyal içerikli şarkılar yapıp söylemeleridir. Renaud, söylediği şarkıları önce argo ve sokak ağzıyla şiir olarak yazan ve daha sonra bunları, geleneksel Fransız şanson tarzına rock soundu katarak söyleyen bir şarkıcı olmakla birlikte, bir zamanların sıkı solcusu ve aktivistidir. Şarkılarının hemen hemen hepsinde alaycı, iğneleyici bir üslup vardır ve bir o kadar da sempatiktir. Zaten kendisi Fransız'ların fırlama şarkıcısı olarak tanınmaktadır. Kendi ülkesini ve vatandaşlarını eleştirecek, hatta yerden yere vuracak kadar da gözü kara bir adamdır. Şöyle ki, "Hexagone" adlı şarkısında:
"Ocak geldi mi kucaklaşırlar
Yeni bir yıl başlar ya
Ama ezelden beridir hep böyledir Fransızlar
Günler, haftalar geçer
Yalnız dekor değişir
Zihniyetse hep aynı
Hepsi de hıyarın Allah'ı..." diye seslenmektedir.


Seneler önce Emile Zola'nın Germinal adlı eserini bir solukta okumuş ve uzun bir süre de etkisinden çıkamamıştım. Emile Zola'nın en iyi eseri ve Fransız edebiyatının en iyi romanlarından biri olarak tanımlanan bu roman, 1860'larda kuzey Fransa'da, uzlaşmaya yanaşmayan maden işçilerinin şiddetli ve gerçek grev öyküsünü konu alır. İşte Renaud da bu kitabın sinema uyarlamasında kitabın birincil karakteri; genç, göçebe, enternasyonalist maden işçisi Etienne Lantier'i olağanüstü bir oyunculuk gücüyle canlandırmıştır. Araya bu kitabı sıkıştırdığım için mutluyum çünkü mutlaka okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Zira, "ürün" ve "bereket" anlamına gelen Germinal'de, bir grup işçinin madenin dibinde mahsur kaldığı anlar, bunu izleyen drama ve uzun süren kurtarma sahnesi Zola’nın en başarılı anlatımlarından biridir ve roman çok dramatik bir sonla biter. 

NRJ, Fransa'da gençlerin en sevdiği radyodur ve takip edenler mutlaka bilirler; NRJ Müzik Ödülleri de her yıl Fransa'da ve dünyada büyük yankı uyandırır. Yılın Fransız ikilisi ve Yılın Fransız Şarkısı (Manhattan - Kaboul) ödülü ile iki ödül alan Renaud ve Axelle Red ikilisi, Manhattan - Kaboul adlı şarkılarıyla sahnede ikinci ödüllerini alırlarken, Axelle Red yaptığı teşekkür konuşmasında, "ABD'de yazık ki bu müzik bilinmiyor, eğer bilinseydi, tanınsaydı ve başkan Bush da dinleyebilseydi dersini alırdı" diyerek Bush'a ironik bir mesaj göndermiştir. Dünya barışı için ne gerekiyorsa yapılması gerektiğini savunan şarkıcı, daha sonra bu hareketiyle kulislerde büyük alkışlarla karşılanmıştır. Ayrıca son zamanlarda, uyuşturucu ve alkolden kendisini kurtarıp sahnelere geri dönen Renaud için aldığı ödüllerin ciddi bir doping anlamına geldiği ve sanatçıyı bilinçli olarak destekleme kampanyasının bir parçası olduğu söylenmiştir. Keşke bizim ülkemizde de bu durumda olan sanatçılarımızı bir şekilde motive etme, onları bilinçli olarak destekleme ve geri kazanma kampanyaları düzenlenebilse... Oysa bizde bir sanatçı neredeyse gökyüzünde yıldızlara değecek kadar yükseltilip, yüceltildikten sonra bir sözü, bir hareketi, uyuşturucu, kumar veya alkol batağına düşmesi ya da talihsiz bir açıklamasıyla alaşağı edilebiliyor... O anda hiçkimse o insanın hangi badirelerden geçtikten sonra o duruma düştüğünü, neler yaşadığını düşünmek istemiyor. Verimli değilse, üretemiyorsa ya da ürettiği şeylerden en az birisi olsun bize hitap etmiyorsa, kötü bir dönemden geçiyorsa ya da sadece kendisi için birşeyler yapmak istemiş ve de yapmışsa veriyor da veriştiriyoruz. 

Renaud'nun içinize işleyen etkileyici serseri sesine, Axelle Red'in sizi olmadık bir yer ve zamanda aniden hüzüne boğan çocuksu sesi karışınca ortaya muhteşem bir düet çıkmış. Buyrun, Manhattan - Kaboul:
Manhattan-Kaboul (avec Axelle Red) by Renaud on Grooveshark

10 Eylül 2008 Çarşamba

Evde Nefret Edilesi Durumlar


Godsyndrome, "evde nefret edilesi durumlar" konusunu mimlemiş bana... İşte evde beni çileden çıkaran, tahammül sınırlarımı aşan durumlar:
    Yüksek Ses ve Gürültü: Konuşurken, televizyon izlerken, müzik dinlerken ki genelde bizde televizyon izlerken oluyor, sesin yüksek olması beni hem çileden çıkarıyor hem de hasta ediyor. Yüksek ses bende müthiş bir başağrısı ve hemen arkasından gelen bir mide bulantısı yaratıyor ki bu durum sessiz ve karanlık (loş da olabilir) bir yerde uyuma şansı bulana kadar devam ediyor. Sesin kısılmasını rica ettiğim zaman o an için kısılıp, bir süre sonra tekrar aynı sese dönülmesi ya da kanallar arasındaki ses farkından dolayı kanal değiştirirken de bu duruma dikkat edilmeyip önlem alınmaması beni daha da çok çileden çıkarıyor. Ayrıca insanların özellikle telefonda kavga eder gibi bağırarak konuşmaları; bilmem kimin ablasının boşandığını, kardeşinin yurt dışına gittiğini, bakıcılarının onları yüz üstü bıraktığını duymak, bilmek istemiyorum ben. Özellikle sabahları matkap sesi, çim biçme makinesi ya da çekiç sesleri gibi gürültülerle uyanmak zorunda bırakılmam da son derece sinirlerimi geren diğer durumlardır.
    Banyo: El yıkarken, traş olurken vs. aynaya, çöp kutusuna su sıçraması, en son duşa giren kişinin musluğu alta almayı unutması sonucunda vileda kovasını doldurmak isterken tepeden tırnağa şok etkisiyle ıslanmam, banyodan çıkan kişinin duş teknesini ve süzgecini temizlemeden çıkması, yerlerde kıl, tüy, saç döküntüleri, klozet kapağındaki -ahşap olduğu için hem çok belli oluyor hem de çirkin bir görüntü oluşturuyor- su lekeleri; uzun bir kesintiden sonra geri gelen suyu kullanmak için musluğu açmamla birlikte yüzümü-gözümü acıtarak üstüme ve her yere patlayarak sıçraması da tahammül edemediğim bir olaydır. Aynı olayın mutfakta yaşanması bunu daha da tahammül edilmez bir durum haline getirir.
    Misafirlere Tek Tek Hal-Hatır Sorulması: Beni çok rahatsız eder. Hayır, beş saniye önce başka bir konuğumun veya konuklarımın sorması sonucunda nasıl olduğunu öğrendiğim veya bildiğim kimselere tekrar tekrar, "siz nasılsınız efendim?" diye sormak bana hem vakit kaybı, hem saçma, hem de komik geliyor. Sorsanız başka türlü, sormasanız başka türlü... Ayrıca sorulan kişi için de son derece çileden çıkarıcı bir durum olup, "yahu kardeşim tam bir saattir iyi olduğumu söylüyorum, siz beni dinlemiyor musunuz?" diye çemkirmesi her an beklenilesidir. Bir de şöyle bir durum vardır ki; önemli bir kişiye oldu ki şaşırıp hal-hatır sormayı unuttunuz veya atladınız; işte tam da o anda, böyle bir fırsat bekleyen ve hiç kaçırmadan üzerine atlayan yalaka kişiler, o insanın sadece kendisinin nasıl olduğunu değil, yedi ceddini hem de isimlerini belirterek sorar ve bunu yaparken de size, "baaak ben unutmadım ve de bütün sülalesini biliyorum!" dercesine bakışlar atarlar. Bu işi bile bir yarış şekline dönüştüren bu kişiler, sizden 1-0 önde olduklarını düşünerek büyük bir zevkle çaylarını yudumlamaya başlarlar.
    Herşeyin Bana Sorulması: Evde sanki bir tek ben yaşıyormuşum gibi her şeyin bana sorulması; neyin, nerede olduğunun bilinmemesi ve yerini tarif ettiğim halde bana, "orada yok!" denmesi sonucunda benim yerimden kalkarak tam da dediğim yerde aranan şeyi bulmam her zaman tekrarlanası ve daima o anda, "böyle gelmiş, böyle de gidecek" cümlesini yaratan bir durumdur.
    Apartman: Daire kapıları önünün merdivenlerden inip çıkarken takılıp düşmenize neden olacak kadar ayakkabı, terlik vs. ile dolu olması... Hele ki bu karşı komşunuz ise, neredeyse sizin kapınızın önüne kadar gelen ayakkabılardan birini şaşırıp giymeniz bile muhtemeldir. Daire kapısının ve girişinin pis olması, çöplerin zamansız çıkarılması sonucunda oluşan koku ve poşetlerden sızan çay, yemek suları kapınızı açmamış olmayı dileyecek kadar çekilmezdir. Apartmanda avaz avaz bağıran çocuklar, çığlıklar, üst katınızdan gelen patır patır koşma sesleri, günde yüz kere çekilen kanepe, sandalye, masa gibi şeylerin gıcırtısı, uzayıp giden kapı önü sohbetleri, vurularak kapatılan kapılar da normal zamanda sinir bozucu olup hele ki bütün gece gaz sancısından uyumamış, uyutmamış bebeğinizin ve sizin tam da dalacağı anlarda baş gösteriyorsa kafayı sıyırmanıza yol açacak kadar sinir bozucu bir durumdur.
    Mutfak: Yemeklerin pişmesine 10-15 dakika kalmışken önce ocak gözünün hafiften pırpırlayarak maviye dönüşmesi, daha sonra da birden pof diye sönerek bana tüpün bittiğini haber vermesi olmayacak bir iştir yani. Evet, doğalgazın olduğu şehirlerden birini seçmek ve orada yaşamak gibi bir şansımız ve lüksümüz olmadığı için hala termosifon, şofben ve tüp kullanan bir kesime aitiz biz. Duşta da böyle bir durumla karşı karşıya kalmamak için tercihimizi şofben yerine termosifondan yana kullanarak akıllılık ettiğimizi düşünüyorum. Ayrıca yemekten sonra içilen sigaranın yemek tabaklarından birinde ya da bir bardağın dibinde kalmış su, meşrubat, çay vs. içine atılarak söndürülmesi son derece gıcık kaptığım bir durum olmakla birlikte evime gelen, gelecek olan herkese duyurulur. Çok kibar ve kalp kırmaktan son derece çekinen biri olarak ben bunu sizin yüzünüze söyleyemem. Lütfen mesajı buradan alınız. =)
    Sigara Kokusu: Özellikle dışarıdan eve adım attığım andan itibaren burnuma gelen, genzimi yakan sigara kokusu son derece sinirlerimi bozan ve bundan da öte beni çok üzen bir durumdur. Bu nedenle evimin muhtelif yerlerinden zaman zaman kulağa gelen, bilmeyenleri ilk etapta, sessizlik anlarında korkutan çeşitli tıstlama, pıstlama sesleri airwick oda parfümlerine ait olup, yatılı gelecek olan misafirlerime buradan duyurulur. =)
    İlgisiz anneler: Birkaç gün öncesinden telaşına düşecek ve hazırlığına girişecek kadar konuksever olduğumu, misafire önem ve değer verdiğimi söylemeliyim. Fakat sorun şu ki; evimde konuk ettiğim bazı annelerin neredeyse giderken bile bende bırakacak kadar çocuklarını unutmaları... "Başımın üstünde yerin var" dediysek bu, çocuğunun benim başımı da aşarak artık tepemden yatak odama, banyoma sıçrayıp dolap içlerini açarak ortaya dökmesi, kıyı-köşe araştırması anlamına asla gelmemektedir. Banyosunda, çamaşır makinesinin içine girmeye çalışan çocuklar bulan tüm anneler adına sesleniyorum ki; (bknz:Kasımpatı); lütfen zaman zaman başınızı dedikodudan, sohbetten, tabağınızdan, fincanınızdan kaldırıp, "bu çocuk ne yapıyor acaba?" diye merak ederek kalkıp birkaç adım atın.
    Sakin, huzurlu ve mutlu günler, geceler dileklerimle...

6 Eylül 2008 Cumartesi

"Yayınlamak" mı, "Yayımlamak" mı?

Birkaç gündür zihnimi, "yayınlamak" ve "yayımlamak" kelimeleriyle meşgul etmekteyim. Türkçe'yi doğru konuşmaya ve yazmaya çok dikkat eden bir insan olarak özellikle bloga yazı yazarken, kullanacağım yerdeki doğruluğundan veya yazılışından yüzde yüz emin olmadığım kelimeleri Türk Dil Kurumu'nda arayıp mutlaka kontrol ettikten veya nasıl yazıldığını öğrendikten sonra kullanırım. Bilmiyorum belki de bir takıntı bu fakat okul yıllarından beri süregelen bir alışkanlık.

Kelimelerle aram her zaman iyi olmuştur. Zira dünyanın en ünlü kelime oyunu "scrabble" da en sevdiğim oyundur. www.oyunus.com adlı sitedeki "wordabula" da bu oyunun web ortamındaki halidir. Bu oyun sayesinde öğrendiğim kelimelerin de haddi hesabı yoktur. Eğer karşınızda iyi bir rakip varsa ya da özellikle bilgisayarla oynuyorsanız bugüne kadar duymadığınız ya da duyup da anlamını bilmediğiniz sayısız kelime öğrenebilirsiniz. Kimyasal elementlerin kısaltmaları da cabası... Bu oyunu çoğunlukla Berkay'la (oğlum) beraber oynadığımızdan, o da hemen hemen bütün elementleri kısaltmaları ile birlikte size sayıp dökebilecek, "jüt", "jig", "ojit" gibi kelimelerin anlamlarını tereddütsüz açıklayabilecek bir seviyede... Bilgisayarda online oynamasına izin verdiğim, onun da çok sevdiği ve başka bir oyunu ona tercih etmeyeceği tek oyundur "wordabula".

Gelelim "yayınlamak" ve "yayımlamak" kelimelerine... Bloga yazı yazdıktan sonra "yayınla" butonu her ne kadar beni, -"bu yazıyı da bu vesileyle yayınladım" örneğinde olduğu gibi- "yayınladım" demeye zorlasa da ben hep içimde bir yerlerde o kelimenin, "yayımladım" olması gerektiğinden yanaydım. İki kelime arasındaki farkı çok net bilmememden ve epey zamandır da bu kararsızlığı yaşamamdan dolayı bugün "google ana"ya sordum. Ben Google'a, "Google Ana" diyorum çünkü her sıkıştığımızda kapısını çaldığımız ya da telefonla ulaşıp, "bu çorbanın terbiyesine un katılıyor muydu?", "sütlaça şekeri ne zaman ekliyorduk?", "bebeğim ayaklarını karnına çekerek ağlıyor, gaz sancısı olabilir mi?" gibi yüzlerce sorunun cevabının saklı olduğu bir anne gibi... Google ana sağolsun, kafamdaki her soru işaretine hızır gibi yetişiyor. Her ne kadar dijital dünyanın soğuk mavi ışığı, bir anne sıcaklığı ve şefkatinin yerini hiçbir zaman tutamasa da bana şüpheye yer bırakmayan bilgiler verebiliyor. Ki annem bu soruyu zaten yanıtsız bırakırdı; "yayınlamak" mı, "yayımlamak" mı? İşte çeşitli yerlerde bulduğum ve bana gelen açıklamalar:

Ne yazık ki yanlış bir kullanım olan "yayınlamak" sık kullanılmakta, hatta yayımlamak sözcüğünden daha sık kullanılmakta. Yine de "Galat-ı meşhur, lügât-ı fasîhten evlâdır" düsturunca yanlış ama yaygın diyerek kullanmamız uygun düşmez. Bir çok eğitimci ve dil bilimi uzmanı bu konuda hemfikir. Çoğu uzman bu konuda fikrini "yayımlamak" tan yana kullanmıştır, örneğin Akdeniz Üniversitesi Eğitim Fakültesi Bülteni'nde de bir profesörümüzün bu hataya ilişkin bir yazısını okumuştum yıllar önce... Dil Derneği'nin Türkçe Sözlük'ünü incelediğinizde de göreceğiniz gibi, "Kitap, gazete, dergi gibi şeyleri basmak ve dağıtmak" anlamında "yayımlamak" eylemi kullanılmaktadır. Bu sözcük eskiden "neşretmek" eylemiyle karşılanırdı. "Yayınlamak" eylemi yoktur. Yayımlanmış şeylerin adı "yayın"dır; eski karşılığı da "neşriyat"tır.
Sevgi Özel
Dil Derneği Başkanı

TDK'dan bu konuda bana gelen yanıt: Fiil olan "yayımlamak" sözü, Güncel Türkçe Sözlük'te şu biçimde tanımlanmıştır: 1. Kitap, gazete, dergi gibi şeyleri basmak ve dağıtmak, neşretmek. 2. Dinlenilecek, görülecek şeyleri radyo ve televizyonla sunmak, bildirmek, duyurmak. 3. Resmen bildirmek, açıklamak, ilan etmek. İsim olan "yayın" ise, "Basılıp satışa çıkarılan kitap, gazete gibi okunan veya radyo ve televizyon aracılığıyla halka sunulan, duyurulan, iletilen şey, neşriyat." olarak tanımlanmaktadır. Fiil olarak kullanılan "yayımlamak" sözü yerine, "yayınlamak" biçiminde bir yazım yanlış kabul edilmektedir. "Türk Dil Kurumu Yazım Kılavuzu bu yıl yayımlanacak." cümlesi, bu sözün doğru kullanımına bir örnektir. Bilgilerinizi rica ederim.
Prof. Dr. Şükrü Halûk AKALIN
Türk Dil Kurumu Başkanı

“Yayınlamak” mı, “yayımlamak” mı? Bu kelimelerin Türk Dil Kurumu sözlüğünde karşılığı var. Aslında ikisi de dilimizde olan ve kullanılan sözcükler ama anlamları, harf yakınlığından dolayı birbiriyle karıştırılıyor. Oysa ki yayımlamak; bir gazetenin basılımı vb. anlamlara gelir. “Yayınlamak” ise dilimizde yoktur, çünkü doğrusu “yayın”dır ve yayımlanmış olana denir. “Yayın” fiil değildir neticede, çünkü dilimizde -mak ekiyle kullanılamaz, “yayımlamak” vardır onun yerine ve konuşmalarda, yazışmalarda karıştırılan kelimedir.

Genel olarak yayınlamak mı yoksa yayımlamak mı olduğu tartışılan fiildir. Asli kullanımı bu başlıktaki şekli olup; yayma eylemidir. Görsel olsun, yazın alanında olsun eğer birşeyi arz ediyorsanız -yayıyorsanız- -mesela bir gazete- bu yayımlamaktır. Yayın ise üründür. Buna göre yayınlamak=ürünlemek gibi saçma bir anlama gelecektir. Gazeteyi basıp yaymak: yayımlamak; gazetenin kendisi: yayındır.

Bu duruma göre; "bloga girdiğimiz her yazıyı yayımlarız ve yayımladıktan sonra da her biri yayın haline gelir." diyebiliriz değil mi?