26 Ekim 2009 Pazartesi

Sırt Sırta



Sen beni her gün biraz daha ertelerken
Ben seni her defasında biraz daha öne alıyorum sevgilim...
Hiçbir destede olmayan bir iskambil kağıdı gibiyiz;
Bir tarafı kız, diğer tarafı erkek...
Sırt sırta vermişiz,
İki cihan yan yana gelir, biz gelemeyiz...!

ChaotiC

Senden Bana...



Artık zamanlar kalacak senden bana biliyorum. Ben soğuk yataklarda tek başıma ısınmaya çalışırken sen üzerine başkası bulanmış kokuyu kim bilir hangi kanalizasyon deliğine gönderip geleceksin yanıma... Sen sıcacık tenini bende soğutacaksın, ben senle ısınmaya çalışırken... Kaçışın olacağım senin; "özledim!" dediğinde dindiren, "gerçekten ben seni seviyorum!" dediğinde affeden, "evde misin?" dediğinde bekleyen......... Kayıtsız, şartsız, sorgusuz, sualsiz daima seni seven...

Kaçamak zamanlar kalacak senden bana biliyorum. Yemek sonrası bir tatlıdan kaç çatal çıkar ya da orta şekerli bir kahve kaç yudumda biter...? Bileceğim... Lokmalarını, yudumlarını sayacağım senin; tek derdim sen...İçim akacak çıkıp giderken, belli etmeyeceğim. Arkandan bir kahve de ben içeceğim; sade... Tek başına içilen kahvelerin adı hep "sade"dir. Oysa ben şekerli içmeyi severdim kahveyi ve buluşarak senin gözlerinle... Sade kahve ve sade kendimle, sade seni düşüneceğim; "acaba bir daha ne zaman gelecek?" diye...

Eksik zamanlar kalacak senden bana biliyorum. Soğan doğranmadığı için  lezzetsiz yenen bir yemek gibi... Tadına asla varamayacağım. Ayak üstü atıştırır gibi, tıka basa doymadan gideceksin. "Dişlerin çürür, daha fazlasını yeme!" diye elinden elma şekeri çekilip alınan ya da "hasta olacaksın!" diye külahına bir top dondurma koydurulan bir çocuk gibi bükük kalacak arkandan boynum...

Bir maçtaki duraklama anları gibi kayıp zamanlar kalacak senden bana biliyorum. Yok zamanlarda senle var olduğum uzatmaları oynayacağım. Yalancıktan korkuyor ya da hasta olacağım belki... Sarhoş olacağım, bir soluk alışı kadar fazladan kal diye... Sabaha kadar ezberleyeceğim nefes alıp verme ritimlerini... Gözümü kırpmadan, hiç dokunmadan seveceğim seni... 

Senden sensiz zamanlar kalacak bana biliyorum. Giderken her defasında benden götürdüğün... Sanki sen gidince ben hiç bir şeyi sevemeyeceğim, manasız gelecek saksıdaki menekşelerim...

Sen tek başına gittiğini sanırken ben koca bir aşk kadar eksileceğim sevgilim...

ChaotiC
DipNot: Bana bunları yazdıran Votka ve Burn ikilisine, ayrıca sevgili Godsy'e teşekkürlerimle... :D Hayatımdan hiç eksik olmayın. :))))))))


22 Ekim 2009 Perşembe

Köprüden Önce Son Çıkış...



Uzun bir yolda... Bir otobüsün cam kenarında... Kafam arkaya yaslanmış, titrek sarsıntılar içinde... Yüreğimdeki sarsıntıların yanında bir hiç... Duyumsamıyorum bile... Kulağımda hayatımın fon müziği çalıyor; the second you sleep. Hayatıma eşlik ediyor. Uyuyorum, uyanıyorum o hep çalıyor. Olup olabilecek en güzel şarkılardan biri diye düşünüyorum.



Bir an önce yetişmek isteyen, bir an önce kaçmak isteyen, özleyen, terk eden, geç kaldığını düşünen,....... aceleci kırmızı bir trafiğin içinde, esas dönmek istediğim sapaktan farklı bir yöne doğru dönerken tekerlekler ve her kilometrede biraz daha uzaklaştığımı duyumsarken gözlerim sonuna kadar doluyor ama inatla tek bir damla bile inmiyor. Şarkı inanılmaz bir güç veriyor.

Köprüden önce son çıkışı kaçırmak gibi... Geri dönüşü artık mümkün olmayan bir yola girmiş gibi... Kanalizasyon deliğine yuvarlanan cepteki son kuruş gibi...

İçimden yazmak geliyor. Çantamı altüst ederek bulduğum kaleme seviniyorum. Pembe, simli, neşeli bir kalem çıkıyor; karakterine tamamen ters şeyleri yazmak üzere... Okumakta olduğum kitabın boş olan ilk ve son sayfalarını feda edecek kadar yazmak istiyorum, bunları yazıyorum; bir klavyeden soğuk, donuk, mavi bir ekrana aktaracağım şu anı düşünerek...

The second you sleep... Camdan hızla kayan görüntüler... Ağaçlar, trafiğe sıkışmış insanlar, levhalar, trafik lambaları, ışıklar, bariyerler, deniz, köprü gözüme her zamankinden farklı geliyor. Bir tabelada sebze hali yazıyor, ben onu gül bahçesi olarak algılıyorum. "Gül bahçesine gider... Dikenlere dikkat!" Düşüyorum, yüreğim kanıyor. Oysa insan hep dizlerinin üzerine düşer.




Yağmur başlıyor. En önde oturuyorum ve kocaman camların arkasında sürekli ıslanıyormuşum gibi geliyor. Cama düşen yağmur tanelerini izliyorum. Her biri, bir süre sonra dağılıp bozularak yol yol akmaya başlıyorlar. Artık camda kesik kesik çizgiler... The second you sleep... "Staaaaay..." diye bağırıyor adam kadına... Sadece kalmasını diliyor o uyurken... Oysa kadın yarın gitmiş olacak... Adamın yalvaran sesi ağlatıyor beni... Karnım düğümleniyor. Yüreğim zaten kanamalı... Beyaz gömlekli, mavi papyonlu birisi kolonya uzatıyor yüzüme eğilerek. Kolonya sevmem. Bana hep hastaneleri, hastalıkları hatırlatır. Kolonya yerine su istiyorum. Acıktığımı duyumsuyorum ama canım hiçbir şey istemiyor.

Kadın uyuyor... Adam onu izliyor... Son gece... Kadın yarın gitmiş olacak... Adam arkasında... Öylece durup gözden kayboluşunu izleyecek...

The second you sleep...


The Second You Sle...

İl sınırları içine giriyorum, sınırsızlık içinde... Sınırsız aşk, sınırsız sevgi, sınırsız özlem, sınırsız istek, sınırsız merak............ Gecenin karanlığına iniyorum... Sıcacıktım... Eve giriyorum... Gene üşümeye başlıyorum...

The second you sleep...

14 Ekim 2009 Çarşamba

Teşekkür...

Önyargısız insanları seviyorum... Nereden çıktı bu diyeceksiniz? Şubat 2008'den beri yazıyorum ve bu zaman zarfında çok sayıda blog yazarı arkadaşlarım ve okuyucularım oldu. Bırakın uzun süreliyi yazmaya birazcık olsun ara verdiğimde bile mail atıp nerede olduğumu, nasıl olduğumu sorup merak eden sadık takipçilerim oldu. En önemlisi uzun süre ihmal edip, bloglarını hiç okuyamadığım, hiç yorum yapamadığım halde hala hiç beklentisiz, misilleme nedir bilmeden beni okumaktan ve keza yorum yapmaktan hiç vazgeçmeyen kişiler oldu. Uzun süredir kafamı bir türlü toparlayıp, sadece buraya yoğunlaşamadığım için ve sırf yazmış olmak için yazmayı da sevmediğim için sesim soluğum çıkmadı. Dediğim gibi ne eskisi kadar sık yazabildim ne de yazan arkadaşlarımı takip edebildim. Defalarca beni mimleyen ve belki de benim çoğuna cevap veremediğim bir arkadaşım; şirinem 'in gene beni bıkıp, usanmadan ve en önemlisi hala kaile alarak mimlediğini görünce yazmak istedim bunları...

Önyargısız, misillemesiz ilişkilerin kurulmasının, karşılıksız sevgilerin bulunmasının artık çok zor olduğu bu dünyada ki buna blogger dünyası da dahil çünkü burada bile birbirini çekemeyen, kıskançlığını had safhada yaşayıp, çirkin yorumlarıyla da bu kıskançlıklarını pekiştiren, kendi blogunu okuyup yorum yapanları takip edip aslında çok beğendiği halde diğerlerini hiçe sayan insanlar var; evet böyle bir dünyada, bu insanlardan sıyrılmış arkadaşlara sahip olmak beni inanılmaz mutlu etti. Yazılarımı özleyenler, sağlığımı, nerede, ne yaptığımı merak edenler, cevapsız bıraktığım halde hala beni mimleyenler, yazdıklarını hiç okuyamayıp yorum yapamadığım halde hala blogumu ziyaret ederek yazılarımı okuyup yorum yapanlar...

Hepinize çok teşekkür ediyorum. İyi ki varsınız. :D

ChaotiC

08 Ekim 2009 Perşembe

Kader mi? Kader...


İnsan şimdiki aklı, bilgisi ve duygularıyla istediği yıllara dönebilse… Yani kader kendi yolunu çizmeden önce o kaderini kendisi tayin etse… İstemediğimiz bölümleri makaslayıp hayatımızdan çıkarıp attığımız için daha mı mutlu olurduk; yoksa ne yaşayacağımızı önceden bire bir bildiğimiz için daha mı mutsuz? Heyecan da kalmayacaktı çünkü böyle olunca…

Bir yazımda Rastlantının Böylesi (Sliding Doors) diye bir filmden bahsetmiştim. Filmde, bir kadının metroyu kaçırma ve yakalama ihtimalleri üzerine kurgulanmış iki ayrı hikâye, bir kaç saniyeyle değişen ve değişmeyen iki farklı hayat vardı.



Kadın, metroyu yakalayarak evine zamanında geldiğinde kocasını başka bir kadınla yakalıyordu. Birkaç saniyelik gecikmeyle metroyu kaçırdığında ise kocasının onu aldattığından habersiz yaşamaya devam ediyordu. (Devamını şuradan okuyabilirsiniz.) Yani yıllar sonra, bu durumu bilerek o zamana geri döndüğümüzde metroyu yakalamakla, bilerek kaçırmak arasında bir seçim yapmamız gerekse… İkisi de kötü. Habersiz yaşayıp gitmek bence daha da kötü… Bu sefer de daha daha önceki zamana geri gidip o adamla hiç tanışmamış olmayı dilemeyecek miyiz? Bu böyle uzayıp gidecek. O zaman hayatın da anlamı değişecek. Hani diyorlar ya, “hayat biz başka planlar yaparken başımıza gelen şeydir…” diye…

Bazen durup düşünerek bazen de hiç düşünmeden içine girdiğimiz ve yaşadığımız sürece binlercesinle karşılaştığımız bir yol ayrımı kader… Ki çoğu zaman bile bile lades dedirttiğimiz… Kader, bizi kandırmış olmanın keyfiyle karşıdan arsız arsız sırıtadursun biz iyi ya da kötü yaptığımız seçimin getirileriyle baş başa kalıveririz. En çok işin içine aşk girdiği zaman ipler kaderin eline geçer… Ne yaşayacağımızı bile bile kucağına düşüveririz bazen. Mutlu olursak kendimizden biliriz; yok olamadıysak Sezen gibi, “ ben sana ne ettim, yollarımı çıkmaza bağladın. Üç gün mutlu olduysam, üç ömürlük ağladım” diyerek, “kader, kahpe kader…” şarkıları söyleriz.

Zihnime, yüreğime, her hücreme yerleşmiş bir film var. Denk geldiği zaman, sayısını hatırlayamadığım kadar çok izlediğim halde gene de oturup izlediğim, gene de her defasında zırıl zırıl ağladığım… En çok kaderi düşündüğüm filmlerden biri; çünkü kadın son sahnede bir yol ayrımında kalır. Aşk mı, emek mi? Aşk mı, emek mi? Kaderin, aşk yolunda kandırmaya çalışıp sonunda iyiliğin, dostluğun ve emeğin kazandığı, sadece yüreklerin konuştuğu bir son sahnesi vardır ki; boğazım düğümlenir. Burun direğimde sızlamayla başlayıp, gözlerimde sulanmayla devam eden ve sonunda bana ömrümce dökeceğim bütün yaşların hepsini sanki o an akıtıp bitirdiğimi düşündürten bir son sahne… Kadın, aşka sırtını dönüp diğer yola girdiği halde bile hala, “gel yolumdan döndür beni…” misali son kez arkasını dönüp sevdiği adama bakarken, “seninim işte, alıp götürsene beni…” diyerek son bir umutla yüreğini konuşturduğu an, benim de yüreğimde bir yangını başlatır.

Adam, “elinden tutuversem, benimle gelir mi?” diye düşüneceğine gidip eline yapışsaydı sımsıkı, kadın yolun başından dönecekti.



“Yüreğim kaydıysa günah mı?” Yüreğinizin kaydığı kişi, ellerinizin arasından da böyle kayıp gider işte… Kader mi? Kader…



ChaotiC









08 Eylül 2009 Salı

Yıldızlarla Uyumak




"Bir tarafını basıp artık şu evinde otur da bir iki birşey yaz, biz de okuyalım..." diyenlerin sayısı günden güne artıyor. Koca kış zaten evde geçeceği için -soğuğu hiç ama hiç sevmediğimden hiçbir yere gidesim gelmez- ben de kışın karanlık yüzünü yavaş yavaş göstermeye başladığı şu son günlerde her güneşli ve sıcak günü sonuna kadar değerlendirmek istiyorum. Yaz ne kadar çabuk geçiyor yaaa? İki gündür bir yağmur, bir yağmur... Karanlık, kasvetli bir hava... Gerçi bu havalarda evde oturup sıcak bir şeyler içerek yağmurlu hava şarkılarını dinlemek kadar güzel bir şey yok ama gene de hani hep yaz olsa şikayet etmem. Yazın daha bir enerjik, sağlıklı ve güzel hissediyor insan kendini...

İki hafta önce şuradaydım:


Burası bize bir buçuk saat uzaklıktaki Saros Körfezi. Su altı akıntılarının fazla olması, büyük yerleşimin ve sanayileşmenin olmaması sebebiyle bölgenin en temiz yerlerinden biri ve şöyle bir iddia var ki, dünya üzerinde kendi kendini temizleyen üç denizden biriymişşş... Su altı zenginlikleri açısından da oldukça elverişli olan bu bölge, amatör olsun profesyonel olsun bir çok insanın dalış amaçlı burada toplanmasını sağlıyor ki birlikte gittiğimiz kuzenim ve yakın arkadaşlarımız suyun alt kısmıyla ilgilenirlerken ben de üstte bol bol güneşinden istifade ettim. Suyundan diyemiyorum çünkü ayaklarımdan yüreğime çivilenen bir soğuğu vardı o hafta sonu...



Tabii ki oraya gelen herkes gibi biz de çadırda kaldık. Karavanlarıyla gelenler de vardı ama azdı... İlk geceyi saymazsak her şey çok güzeldi. İlk gece müthiş bir rüzgar vardı. Pat pat pat çadırdan çıkan sesler, birazdan çadırın çivilerinden kurtularak denize savrulup uçacağımız düşüncesi, azıcık soğuk ilk gece gözümü bile kırpmamama neden oldu ki ben uyku setimizi götürdüm ve bir çadırda iki şişme yatağı paylaşarak yedi kişi yattık ama çadırımız oradaki en büyük çadırdı. Neyse sabaha karşı dinen rüzgarla uyumasam da biraz rahatladım. En güzeli ise yıldızların altında uyumaktı... İki gece uykuya dalmadan önce gördüğüm son şey yıldızlardı... O kadar çok, o kadar parlaklar ki gözünüzü kapattıktan sonra bile hep sizinle birlikteler... Şehrin ışıklarından asla bu kadar çok farkına varamadığımız yıldızlar -orada sadece onların ışığı vardı-, dalgaların sesi, uzakta bir iki balıkçı teknesi, ağlar ve yavaş yavaş bastıran bir uyku... Kendisinden çok özür diliyorum; Garou'yu bile dinleyemedim ama takdir edersiniz ki her zaman bu görüntü ve seslerle uyuyamıyoruz değil mi?




Güzel bir hafta sonu oldu. Kanoyla gezdik, organik domates ve biberler yedik hatta biberleri Saros'a giderken bizzat kendimiz topladık ve parasını verip satın aldık. Bir daha gider miyim? Kesinlikle evet ama bu defa Arda'sız çünkü ortak kullanıma açık tek bir tuvalet olduğundan ve önünde de kuyruklar oluştuğundan, benim özellikle bu konuda çok fazla hassas olan oğlumun doğaya karışmayı da şiddetle reddedişinden dolayı problemler yaşadık. "Bak Arda," dedik "bu gibi durumlarda ya doğaya karışacaksın ya da evde kalacaksın!" "Evde kalacağım!" diyerek seçimini de yaptı zaten.

  





Bu hafta sonu tatilini en çok Berkay için istemiştim. Nedenine gelince Saros'dan döndükten iki gün sonra oğlum sünnet oldu. Öncesinde iyi bir moral takviyesi, psikolojik olarak onu bu işe hazırlama, heyecanını azaltma ve endişelerini giderme açısından da güzel ve değişik bir ortam oldu. Bunu ayrıca başka bir gönderimde detaylı anlatacağım.

Sonuçta hafif bronza dönmüş tenimizle, teorik olarak biraz öğrenip cebimize koyduğumuz dalış bilgileri ve terimleriyle ama en çok da bir çadır kültürüyle evimize döndük. Mutluyduk...

ChaotiC


24 Ağustos 2009 Pazartesi

Ben Geldim; Çok mu Özlettim? :P:p



Efendim bir tatili daha yedik bitirdik. Çok çabuk geçti; her güzel şey gibi... Eve dönüşler de güzel aslında. İnsanın, çeşitli yerlerin yabancı yatak ve yastıklarında uyuyabilmek için debelenmesinin ardından kendi yatağına ve yastığına kavuşması kadar mutluluk verici birşey olamaz. Eve dönüş yolunda en çok bunu düşünerek içim içime sığmıyor. Ilık bir duşun arkasından kendi yatağına ve yastığına gömülerek günlerce hatta aylarca uyumayı düşlemek...

Gidersem mutlaka yapacağım dediğim şeylerin çoğunu yaptım. Mesela İstanbul'da Caddebostan'da çimenlere yayıldım. Vapura binmeyi özlemiştim; sırf binmiş olmak için Kadıköy'den Karaköy'e sonra hemen ilk vapura atlayıp yine Kadıköy'e geçtim. Arda ilk kez vapura bindi. Bembeyaz köpük köpük dalgalar, yüzüne sıçrayan sular, yüzen oteller onu çok heyecanlandırdı. Yüzünde hep kocaman bir gülümseme vardı. En önemlisi facebook sayesinde tekrar bulduğum ilkokul arkadaşlarımdan biriyle, sevgili Emel'le buluştum. Tıpkı o yıllardaki gibi yüzünde aynı tatlı gülümsemeyle karşıladı beni. Aydınlık, temiz, güzel... "Hiç değişmemişsin..." dedim, "sen deee..." dedi. Gülüştük. Kolkola girip Üsküdar postanesinin yanındaki yokuşu bazen oflayıp puflayarak bazen kıkırdaşarak tırmanıp okula gittiğimiz günler geldi aklıma hemen... İşte gene yanyanaydık. Bu sefer saçlarımız örgüsüz, benim yanımda eşim ve oğlum çok seneler sonra başka bir yokuşu tırmandık.

Eskişehir'de Hamamyolu'nun kalabalığına karıştım, Venedik'te dondurma yedim ve benden sonra açılmış yerleri gezdim. Espark, Kentpark derken Eskişehir almış başını gitmiş. "Okuduğumuz yıllarda olsaymış ya buralar, ne tozunu attırırdık ama..." diye de düşünmeden edemedim. Çocukları tramvaya bindirdim. O zamana kadar sadece ismini duydukları vatman sıfatını da böylece kişileştirmiş oldular. Şöyle ki, bu tatilde binmedikleri araç kalmadı sanırım... Tabii ki bunları yaparken de bol bol fotoğraf çekip, çekildim... Bakır saçlarımla herkesi kendime hayran bıraktım. :P:p Bir değişiklik yapıp senelerdir değiştirmediğim parfümümü 212 Sexy ile değiştirdim. Bana bu kararı verdirten tatilde son derece canlı, hayat dolu ve mutlu hissetmemdi (parfümün sloganı) fakat içinde pamuk helvanın lezzetli aromasının olması da yabana atılır bir neden değildi elbette... :P:p Neyse bir de dayatmalara dayanamayarak Givenchy'nin yeni parfümü Absolutely Irresistible'ı denedim. Akşama kadar tenimde kaldı ve hoş durduğu için ertesi gün de gidip onu aldım. Görenler, "aaa bu Bihter'in kokusu..." dediklerinde öğrendim ki Aşk-ı Memnu'daki Bihter kullanıyormuş bu kokuyu... Kullansın, sorun değil. ;)

Geldik Bursa'ya... Her zamanki yerde iskenderimi yedim. Yalnız fiyatları uçmuş buldum ama onca sene sonra değdi valla. O an bir porsiyonu bile bitiremeyeceğimi düşünürken şu an, "keşke iki porsiyon yeseymişim..." diyorum. Acıktım galiba... Aquapark, Kültürpark... Park da park. Park gezintileriyle dolu bir tatilimiz oldu.

Eve dönmek güzel. Evde olmak güzel. Tanıdık eşyaların içinde kendi alışık olduğun düzene ve özgürlüğe kavuşmak güzel. Balkonumdan dışarıya yayılan Vernel kokulu bir Garou (ses tellerine hayran olduğum adam) sesi duyanların yeniden telefonlarımı çaldırması güzel. Kapıda özlemiş öpücüklere ve hoşgeldinlere boğulmak güzel.

En önemlisi şu an önümde bir bardak çayım, huzur içinde yeniden bloga yazıyor olmak güzel... Çok güzel. İyi ki geldim, hoşgeldim. Herkesi çok özledim. ;)


ChaotiC



18 Temmuz 2009 Cumartesi

Kulağımdaki...

Gece olup yatağıma yattığımda, kulağımdaki sivrisinek mi yoksa sessizliğin sesi mi bir türlü ayırt edemiyorum...

ChaotiC

14 Temmuz 2009 Salı

SEVişmek İçin SEVmek...

Yazmaya başlamadan önce asla kafamda bir şeyler düşünüp tasarlamıyorum. Oturuyorum, ilk aklıma gelen kelimeleri tuşlara basmaya başlıyorum. Tıpkı an’ların üst üste yığılarak zamanı oluşturması ve bu geçen zamanın içinde ben yaşarken hayatın arka arkaya, hiç durmadan, poz vermemi bile beklemeden deklanşöre basarak bana ait olan kısmı hızlı hızlı çekmesi gibi… Kareler tamamlanıp tıpkı dedikleri gibi gözlerimin önünden bir film şeridi gibi hızla geçmeye başladıklarında sanırım en doyamadıklarım içinde çocuklarım olanlar olacak.


Bir an önce büyüsünler de biz de rahat edelim yerine hiç büyümemelerini istiyorum ben ama zamanı durdurmak ne mümkün... Keşke... O zaman ben de hep 33 (en seksi) yaşımda kalırdım. Hani 33 derken dudaklar öpüyormuş gibi bir hal alıyor ya o açıdan seksi diyorum yoksa kendimi seksi falan bulduğumdan değil. Aman! :D Yani tamamen sayısal. :)

Pazar günü köyümüzden çıkıp Edirne'ye, medeniyete gittik. Ayın on yedisinde İstanbul'da olacağım. Alıştırma turlarına çıkmak istedim. Bir hafta sonra da izne ayrılan eşim bize katılacak ve yazlık iznimiz İstanbul'da start alıp Bursa'da tamamlanacak. İstanbul'dan sonra Arda hiç binmediği ve çok merak ettiği için Eskişehir'e trenle geçeceğiz. Anneanne, dede, dayı, babaanne, halalar, amcalar, kuzenler derken biraz da deniz ve havuzlara kaçacağız elbette...

Edirne en çok çocuklara iyi geldi. Gezip tozmanın, yemenin içmenin dışında elimizde bir sürü yazlık kıyafet ve ayakkabı torbalarıyla evimize döndük. Rengarenk, cıvıl cıvıl t-shirtler, kapriler, şortlar ve sandaletler... Burger King'teki çocuk menülerinden hala uzay yolu kahramanları çıkıyor. Arda, bir yandan yiyen diğer yandan  seçtikleri kahramanlarla savaşçılık oynayan  çocukların aksine Maya ve Mr.Spock'u ağzıyla öpücük efekti yaratarak öpüştürmeyi tercih etti. SAVAŞMA SEVİŞ! Kahramanlardan birisini illa ki kız istemesinin sebebi de böylece anlaşılmış oldu. Zaten bir an önce öpüşebilmek için evlenmeyi isteyen bir çocuktan başka  ne beklenebilirdi ki...?






Öpüşmek, seks yapmak için evlenmek gerekmiyor oğlum. Artık böyle... Ama sevişmek ve evlenmek için önce sevmek gerekiyor. ;) Bence... ;)

ChaotiC

22 Haziran 2009 Pazartesi

Kısa, kısa, kısa...


Şu aralar canım tek bir kelime bile yazmak istemiyor.

Bir zamanlar hayatı seyrediyor olmaktan şikayet ederdim, şu aralar oynuyor olmaktan şikayetçiyim. Beni başrollerden alacak biri yok muuu?

Yaşadığım yoğunluktan ve aile içi hastalıklardan dolayı (annem hastanede yatıyor) ihmal ettiğim herkesden özür diliyorum. En başta sadık takipçilerimden ve sonra da "iyi ki doğduk" blogundaki doğum gününü atladığım herkesten... Yarın ilk işim özenle seçtiğim kartları postalamak olacak.

Biraz tv. seyredeyim dedikten hemen sonra, "aman izlesem ne olacak, hep aynı şeyler" deyip bilgisayara geçmeye karar vermek ve yine akabinde birden onun başında da neler yapabileceğini hayalinde canlandırarak daha başlamadan usanmak, eline bir kitap almak ama konsantre olamamak, acıkmak ama değil mutfağa mutfak tarafına bile geçmek istememek, hem uyumak hem uyanık kalmak istemek, falan, filan, vesaire, vesaire....... Ne ile bağdaştırılabilir? Evimi ve bildik düzenimi özleyecek kadar buradan gitmek istemekle olabilir mi?

Kıbrıs brandysi, üzümlü ve fındıklı draje çikolatalar ve Mariza'dan Meu Fado Meu müthiş gidiyor. Tek kelime yazmak istemediğim şu anda arka arkaya hiç düşünmeden tuşlara basmamı sağladıkları için hepsine minnettarım.

Ayrı kaldığım bu zaman zarfında yaptığım en iyi şey bir kurs bitirmek ve sertifikamı almak oldu. Yakında kursta yaptığım şeyleri fotoğraflayıp hepsini burada sizlere göstereceğim.  Birden karar vererek orta yerinden içine dalmama ve üstüne üstlük arada (arada mı?!) kaytarmalarıma rağmen el yatkınlığım ve çabuk anlama yeteneğimle aradaki açığı hemen kapattığımı ve hak ettiğimi düşündüğüm ".........................................176 saati başarıyla tamamlayarak bu sertifikayı almaya hak kazanmıştır." yazılı bir sertifikaya sahibim şimdi. Yaşasın!!!

LG KG800 telefonumun tuş takımı aydınlatması bozuldu diye üye olmadığım cepforum kalmadı. Birinden de bir bilen çıkmaz mı kardeşim! Uzunköprü'de yetkili servis veya adam gibi bir telefoncu var da biz mi gitmedik?

Bu aralar en çok hoşuma giden şey, Arda'nın durup dururken ya da gece uykusundan uyanarak birden, "anne seni çok seviyorum!" demesi...

Haaa bir de, bir-iki hafta iki tarayıcım da çalışmadı. Explorer ve Opera. Tam açılacakmış gibi olurlarken imleçin yanındaki kum saati birden kaybolarak eski haline geri döndü. Sanki hiç açılmalarını talep etmemişim gibi... Operayı tekrar kurdum yine sonuç alamadım ve sonunda kaldırdım. Explorer 7.0 yerine de 8.0'ı kurdum ve şu an onu kullanıyorum fakat o da bir türlü blogumu açmıyor. Offf...

Brandy uykumu getirdi. Stop! İyi geceler. Stop!

Blog Widget by LinkWithin