3 Mayıs 2008 Cumartesi

Ah Bu Ben!

 
1 Mayıs benim için sadece İşçi Bayramı'nı ifade eden bir tarih değil. Aynı zamanda eşimin doğumgünü... Hatta 1 Mayıs denince İşçi Bayramı benim aklımın ucundan bile geçmez çünkü günler öncesinden kendimi bu doğumgününe hazırlarım. O'na nasıl bir sürpriz hazırlayacağımı, ne çeşit bir hediye seçeceğimi, ne tür bir yazı yazacağımı düşünür dururum. Amacım her doğumgününü bir öncekinden farklı ve unutulmaz kılmaktır. Üstelik bu doğumgününde izinli olarak evdeydi çünkü akşamında gene bizi 15 günlüğüne ayıracak bir nedenle Ankara'ya gidecekti.

Gece Arda hastalanıp ateşlendiği için sabahın dördüne kadar uyuyamamıştım. Akşama gidecek olduğunu bilmenin verdiği üzüntüyle de keyifsiz, aksi, uykusuz ve herşeyden önemlisi o günü unutmuş olarak kalktım. Genelde daima olduğum gibi neşeli, canlı, kıpır kıpır, esprili bir kadın haline dönüşmem ilk çayımı içip, kahvaltımı edene kadar gerçekleşir. Ama bu sefer ne çay, ne bir gece öncesinden hazırlayıp koyduğum ve sabah kalkınca pişirdiğim sıcacık poğaçalar, ne camın önünde neşeyle ötüşen kuşlar ne de içerden gözüken pırıl pırıl, güneşli hava beni sihirli bir değnek değmişçesine değiştirebildi...


Ah bu ben! Ne gerçekte nasıl bir insan olduğumu hatırlayabildim o gün, ne de eşimin doğumgününü...

Kahvaltıdan sonra giyinip çıktık. Gerçekten hava mükemmeldi. Bu arada eşim ne doğumgününü hatırlamamı sağlayacak en ufak bir cümle kuruyor, ne de herhangi bir serzenişte bulunuyordu. Bizi birbirimizden 15 gün ayıracak, ne şekilde kullanılıyor olursa olsun her zaman sevimsiz bulduğum bilet denilen o kağıt parçasını almak gibi önemli işlerimizi hallettikten sonra burnumuza mis gibi kokusu gelen bol susamlı, çıtır çıtır simitlerimizi alıp bahçede birer akşam çayı içmeye karar verdik. Hala vakit varken mucize gerçekleşmiyor, önüme tarihi gösteren, hatırlatan herhangi birşey çıkmıyordu. Sadece simitle çayın muhabbet ettiği durgun bir moladan sonra evimize döndük. Bu arada ben onun durgunluğunu da sadece akşama gidecek olmasının verdiği keyifsizliğe yoruyordum.

Eve döndüğümüzde gitmesine sadece iki saat gibi bir zaman kalmıştı. Dışarı çıkarken telefonumu yanıma almayı unuttuğumu bile, üzerimi değiştirmek için odaya girip komodinin üzerinde gördüğümde anladım. Sadece bir kısa mesaj alınmıştı (kısa ama çok şey anlatan ve hatırlatan): "Doğumgününüz kutlu olsun. Gün içinde atacağınız 50 kısa mesaj hediyemizdir. Güle güle harcayın. TURKCELL" diye... Bir an bir kokuyu aniden duymuş ve sonra yine aniden kaybetmiş gibi oldum! Beynim durmuştu... "Bugün benim doğumgünüm değil ki" diye düşündüm ama tabii eşimin bir doğumgünümde sürpriz yaparak ve de epey bir para harcayarak yeni bir hatla, bana hediye aldığı bir telefondu bu... Olduğum yere zımbalandım. Tabii ya telefon onun üzerineydi ve doğal olarak satın alırken kendi doğum günü bilgilerini girmişti. Bugün onun doğumgünüydü. Ve ne acı ki ben, onun bana aldığı bir doğumgünü hediyesiyle hatırlıyordum bunu... Hatırlatan da Turkcell'di... Mesajı kapattım; telefonumun ekranında beliren 01/05/2008 tarihine bakakaldım. Şakaklarım zonklamaya, kulaklarım uğuldamaya başladı. O'na ne diyecektim? Nasıl anlatacaktım; hissettiklerimi, üzüntümü, yıkılışımı?

Salonda az sonra yola çıkacak insanların edasıyla kanepenin ucuna oturmuş, televizyon izleyerek vaktin gelmesini bekliyordu. "Hayatımmm?" dememle gözlerimin içine öyle bir baktı ki ses tonumdan nihayet hatırlayabildiğimi anladı ve onun birşey söylemesine vakit kalmadan ben boynuna sarılıp, içimi çeke çeke ağlamaya başladım. Sabahtan beri süregelen eğriliği düzeltmeye ne vakit, ne de gözyaşlarım yetti... Ağlarken hala beni anlamasını ve onaylamasını bekliyordum ama o her zamankinin aksine ne diliyle, ne de yüreğiyle doğruladı beni... Çok kırılmıştı, haklıydı... Nihayet gözyaşı fırtınası dindiğinde ve sakince konuşmaya başladığımızda ise söylediği bütün kelimeler, kurduğu bütün cümleler şu saate kadar hala yüreğimde, aklımda, ruhumda bir çizik olarak kalacaktı...

Gitti... Yalnız kaldım gene... Yalnızlığın tam hizasında aşk mı var? Biriyle yaşamaya alışmak denge mi?
Gitti... Bir otobüsün camında kilometreler, dağlar, tepeler, ormanlar, şehirler aşarak inşallah geri dönüşü olacak bir yolculukla gitti...
Ben? Bense dönülemez bir iç yolculuktayım şimdi...

BALIK HAFIZALI MÜJ (Eşimin Deyişiyle)



2 yorum:

Murat M. dedi ki...

Merhaba müjgan hanım;
Blogunuzu tesadüf eseri gördüm ve öylesine can sıkıntı bir hal ile biraz gezindim.Bu yazınız çok içten duygusal bir yazı olmuş.Samimi duygularınız olduğu aşikar.Çocuklarınız da çok güzeller Allah bağışlasın.Yazılarınız da öyle.Ben kendimi tanıtmayı unuttum.Şu an üniversiteyi bitirmiş fakat bir lise de geçici matematik öğrentmenliği yapıyorum.Yani bir nevi hala işsisiz denilebilir.-))Ailenize yazılardan anlaşıldığı gibi imrenmek geliyor.Mutlu ve sağlıklı bir yaşam dileği ile hoşcakalın.

ChaotiC dedi ki...

Murat Bey; öncelikle beğeni ve övgüleriniz için çok teşekkür ederim. Maalesef işsizlik Türkiye' mizin kötü bir gerçeği oldu artık. Size bu ve imrendiğiniz her konuda bol şans diliyorum. Umarım herşey gönlünüzce olur...