28 Mart 2008 Cuma

Nasıl Delirdim?

Son zamanlarda uykumu hiç alamadığımı fark ederek uyanıyorum sabahları… Öyle yorgun, öyle bitkin… Omuzlarım ağrıyor, boynum ağrıyor, başım ağrıyor… Sanırım her şeye alışılıyor; bekarken, “ben asla başka biriyle aynı yatakta uyuyamam” lar, evlendikten sonra da “onsuz uyuyamamaya” dönüşüyor. Benimki de her şeyden çok bu galiba…

Onsuz her şey yabancı geliyor. Yattığım yatak, oturduğum masa, uzandığım kanepe hatta izlediğim dizilerdeki kahramanlar bile… Beraberken, “yorganı çok çektin, gene benim yastığımı almışsın, artık elinden şu telefonu bıraksan diyorum, başka bir kanala geçebilir miyiz, çocuklara bakar mısın? ışığı kim kapatacak?...” türündeki didişmeler bile özleniyor. Uykusuz, huzursuz, emniyetsiz, gergin ve yorgun hisseden bir kadın oldum çıktım. Aynı zamanda da daha fazla aşık, daha fazla özleyen, isteyen, arzulayan ve uman…

Her bir götürünün getirisi de var en güzelinden… Bir evlilikte, eşinizin aynı zamanda dostunuz, arkadaşınız, sırdaşınız, meşru seks ortağınız, aşkınız vs. olması harika ama bence bunlar kadar önemli bir şey var ki o da aynı zamanda sizin kurtarıcınız olması… Azimli, tuttuğunu koparan, kafasına koyduğunda ne olursa olsun onu er-geç yapan, mücadeleci ve tek başına başarmayı çok seven bir kadın olarak çaresizce kafamı ellerimin arasına alıp, dizlerimin üstüne çökerek hüngür hüngür ağladığım zamanlar çok olmuştur. “Keşke burada, yanımda olsaydı… olabilseydi…” dediğim zamanlar… Kısaca, böyle anlarda erkek olmayı dilemeye değil ama bir evde bir erkeğe kesinlikle ihtiyaç var.

Çok uzun bir zamana geri gitmeye gerek yok. İki hafta önce internetten satın aldığım, bana kitaplık diye teslim edilen fakat koliyi açtığımda hayretle bir hurda satın almış olduğumu görmemle başladı mücadelem… “Biz size geri döneceğiz, lütfen bekleyin, hemen çözeceğiz…” türünden o anda müşteriyi yatıştırmaya yönelik ama esas amacı “baştan savma” olan cümleleri kaç kere duydum bilmiyorum… Bu tarz konuşmaların nereye varacağını bilen bir insan olarak oturup onların bana geri dönmesini beklemedim tabii. Israrla bana verilmeyen genel müdürün cep telefonunu buldum önce… Sonra da kendisini… Beni şaşırtan ve hiç şüpheye yer bırakmayan bir ses tonuyla kitaplığın geri alınacağını ve yenisinin de ekspres bir kargoyla hemen bana ulaştırılacağını söyledi. Afalladım… Oysa ben kendimi tek silahımızın sözcükler olduğu bir dövüşün ortasına atmaya çoktan hazırlamıştım. Gerçekten de dediği gibi iki gün içinde yeni kitaplığıma kavuştum. Eşim kurmak için onu beklememi, çok ağır olduğunu, kendi başıma uğraşmamam gerektiğini söylese de ben dinlemedim. Durur muyum? Damarlarımda dolaşan kanım bile hızlı hızlı, sabırsız akar benim; en ufak çizikte bile çıkmak için bir yol bulur, durmaz... Bir an önce kurup, içine en değerli kitaplarımı, üzerine de en güzel fotoğraflarımızdan birini yerleştirmek ve sonra elime aldığım bir fincan kahveyle karşısına geçip seyrederken dinlenmek… Kurarken aklımda hep bunlar vardı. Kitaplığın altı, ortası, rafları derken sıra yanlarına geldi. Önce sağ yanı taktım, sonra sol yan diye elime aldığım ikinci bir sağ yan parçayla başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Acaba ben mi bir hata yaptım diye, her şeyi baştan aldım, tersini çevirdim, döndürdüm, yatırdım… Hayır, hata bende değildi. Bu sefer de sol yerine iki adet sağ parça gelmişti. Çaresiz bir çığlık attım önce… Sonra telefon trafiği başladı yeniden… Bu arada aldığım kitaplığınki kadar bir de telefon faturası ödeyeceğime eminim.

Bir insanın kendi ürettiği mobilyayı bilmemesi kadar içler acısı bir durum olamaz; bana ısrarla o parçaların simetrik olduğunu, sağ-sol fark etmediğini, kibarca benim beceremediğimi anlatmaya çalışırlarken ben elimde telefon, duvarın köşesine çökmüş artık sinirimden hüngür hüngür ağlamaya başlamıştım. Beni sevmeyeni de severim ama beni anlamayanı sevmem… Dinlemeden, karşısındakinin ne dediği hakkında en ufak bir fikri olmadan sürekli konuşarak kendi doğrularını benimsetmeye çalışanları sevmem… Kendisini bir kez olsun karşısındaki insanın yerine koymayı hiç denememiş olanları sevmem… Dar görüşlüleri sevmem… Karşı tarafta hepsi vardı ve ben anlayamıyor olmasına daha fazla dayanamayarak telefonu kapattım. Niyetim bütün parçaları kocaman bir kutuya doldurup götürüp evimin önündeki çöpe öylece bırakmaktı. Yüzüme buz gibi soğuk su çarparken cep telefonum çaldı. Arayan bayan haklı olduğumu, parçaların sağlı ve sollu olarak üretildiğini, bir yanlışlık yapıldığını ve bana hemen sol parçanın gönderileceğini, mobilya üretim merkezinde çalışan o beyin adına özür dilediğini söyledi. Mobilya üretim merkezinde çalışan… Baş üretim sorumlusu… Bu kitaplığı üreten şahıs… Hepsi beynimde dönüp duruyordu. Ne ürettiğini bilmeyen, parçalarını tanımayan, simetrik diye benimle iddialaşan ve beni beceriksizlikle suçlayan… Acaba böyle kaç kişi vardı; yaptığı işe yanlış sahip çıkan, ne ürettiğini bilmeyen, ürettiği veya pazarladığı mal hakkında bilgi veremeyen…

Böylece üç hafta geçti. Doğru parçaya kavuşmanın sevincini yaşayamadım bile. Sırf o dağınıklık ortadan kalksın diye hevessiz gene aldım elime tornavidayı. Oysa eşim ertesi gece evde olacaktı. Gene bekleyemedim... Bir rafı takmaya çalışırken diğerinin kucağıma düşmesiyle, onu takarken öbürünün yerinden çıkmasıyla, sonra kitaplığın ağır çekimde komple ayaklarımın dibine yığılmasıyla elimdeki tornavidayı da, vidaları da, rafları da bir yana fırlatarak bağıra bağıra ağlamaya başladım. Üç haftalık birikimdi yanaklarımdan süzülen…

Gözümde yaşlar, yere çökmüş ve pes etmiş bir vaziyette su toplayan parmaklarıma, sıyrılan kollarıma, çizilen ellerime baktım. Kurtarıcımın gelmesini ve tam tamına aklımdan geçen söz dizimini sırayla kullanmasını beklemekten başka çarem kalmamıştı…

25 Mart 2008 Salı

Son Sardunyalar

Yeryüzünden çoktan silinip gitmiş fakat anılarda ve düşlerde hala sapasağlam, hala sıcacık ve taze duran o kadar çok şey var ki... O kadar çok insan... 

Gözümün önünde patlayan kareler... Tonlarını, iniş-çıkışlarını hala hatırlayabildiğim fakat artık duyamadığım sesler... En ince ayrıntısına kadar anımsadığım fakat artık göremediğim yüzler...

Akşamüstü... Yıkanmış beton kokusu... Güneşin ulaşamadığı yerleri yol yol ıslak kalmış, deliklerine su dolmuş ve üzerinde gezen kocaman karıncalarıyla dedemlerin evinin önündeki beton kaldırım... Öğle uykusundan çıkma küçük çocuklar...

Her yaz tatilinde babam, üçümüzü (annem, kardeşim ve ben) Eskişehir' e, anneannemlere gitmek üzere Haydarpaşa' dan bir trene bindirirdi. O zaman öyle hızlı trenler falan yok.  Genellikle Mavi Tren'e ya da Boğazi
çi'ne binerdik. Ben daha garın kapısından girer girmez psikolojik olarak öğürmeye başlardım. Evde içirilen bulantı haplarının da hiçbir faydası olmazdı çünkü içer içmez onları da geri çıkarırdım. Sırf bu yüzden yolculukları hiç sevmedim, sevemedim... Herkes bir camdan hızla geçen o güzelim manzaralara; göllere, derelere, ormanlara bakarken ben kafamı siyah bir poşetin içine gömer, yolculuk bitene kadar da hiç çıkaramazdım. Gözlerimden yaşlar gelene kadar, artık midemin acısından kıvranana kadar öğürürdüm. Arada nefes almak için kafamı kaldırdığımda camın arkasında uçan kuşları görür, o an bir çift kanat takmış olmaktan başka bir şey dilemezdim.


Anneannem ve dedemin evleri iki katlıydı. O sokağın en güzel eviydi. Arkasında tulumbalı, zerdali ağaçlı ve sedirli küçük bir avlusu vardı. Bir tarafında ekilmiş domatesler, biberler, nane ve maydanozlar... Anneannemin sardunyaları, begonyaları, menekşeleri... Ayrıca bu avlunun içinde anneannemin genelde hamur işlerini yaptığı, yufkalar açtığı, ekmekler pişirdiği kuzineli bir de mutfak vardı. Anneannem ahşap un teknesinin önünde kan ter içinde hamur yoğururken, dedem de _tıpkı Heidi' nin dedesine benzerdi_ çatık kaşları fakat titrek ve sevgi dolu kalbiyle, kocaman elinde her zaman keskin, kocaman bıçağı bize karpuz keserdi.

Dedem, genelde akşam namazına kadar her zaman serin olan o avluda, o zerdali ağacının altındaki sedirde öğle uykularına yatardı. Ben de ayak ucunda, o zaman bana sanki sadece orada varmış, orada ötüyormuş gibi gelen guguk kuşlarının seslerini dinlerken, elimde tatil kitaplarımdan biri oturduğum yerde uyuyakalırdım. Şimdi ne zaman uyku tutmasa, huzurum kaçsa aklıma o avluyu, içindeki sardunyaları, tahta sediri ve guguk kuşlarının sesini getirmeye çalışırım. Guguk kuşu ve öğle uykusu... Bu ikisi bende daima birbirini çağrıştırır.

Dedem o sokakta ve mahallede sözü dinlenir, güvenilir, her konuda fikri alınan ve saygı duyulan; bir çocuk doğduğunda ismini koyması, bir kız gelin olup evden çıkarken duasını yapması için çağrılan tek isimdi. Camiden dönerken bütün çocukların etrafını saracak kadar da eli açık, sevimli...


Biz, İstanbul' un apartman hayatından çıkma, sokakta oynanan oyunlara yabancı, sadece camdan vızır vızır geçen arabaları seyretmeye (en çok oynadığımız oyun, geçecek olan arabanın rengini tahmin etme oyunuydu) ve guguk kuşlarının sesini ayırt edemeyecek kadar kalabalıklara, gürültüye alışkın çocuklar olarak gittiğimiz ilk bir iki hafta, bu sefer o ortama alışma çabası içine girerdik. İp atlayan, lastik toplarını bacaklarının arasından geçire geçire ve bunu bir tekerleme eşliğinde zıplatan, hulohop dedikleri kocaman çemberleri bellerinde, kafalarında döndüren kızlar... Gazoz kapaklarıyla, misketlerle, içinde bozuk parayı bir top gibi ilerlettikleri çivili tahtalarla
oynayan erkekler...

Ben, camın gerisinde kendimi göstermeden onları izlerdim. Gizlenirdim çünkü ne ip atlamayı, ne lastik topu öyle zıplatmayı ne de o çemberi belimde, kafamda döndürmeyi bilirdim. İçim giderdi ama çıkıp öğrenecek cesaretim de yoktu. Çünkü onlara göre böyle şeyleri ancak ve ancak uzaylılar bilemezdi. Zaten akşamüstü, kapının önünde dedemin camiden dönmesini beklerken de bana uzaylıymışım gibi bakarlardı. Onların ayaklarında lastik, rengarenk terlikler... Benim ayağımda kırmızı, eğilince üstünde kendimi gördüğüm ayna gibi pırıl pırıl, kırmızı rugan ayakkabılarım... Onların bacaklarında pijama altları, uzun etekler, eşofmanlar... Benim bacaklarımda diz üstü, etrafımda döndürmekten çok zevk aldığım, fırfırlı, kırmızı kelebekli eteğim... Çoğu kısacık, erkek gibi kesilmiş ya da örgülü, iki yanda toplanmış saçlar... Benim ense kısmı oyulmuş, Sezen modeli, kahküllü küt saçlarım... Onların ne düşündüğünü, akıllarından neler geçirdiklerini bilmezdim ama ben deli gibi kıskanırdım onları... İlk çarşıya çıktığımızda annemin, "hiç olmazsa spor ayakkabı alalım, oynarken de giyersin, terlik ayağından çıkar, rahat edemezsin" sözlerine kulak asmadan, ağlaya yakara o renkli terliklerden aldırmıştım ama sadece avluda, yine yeni aldırdığım topumla cebelleşirken giyerdim. Tıpkı camdan izlediğim gibi, onlar nasıl yapıyorlarsa, nerde ne diyorlarsa aynen öyle... Bir bir hafızamdakileri döküp avluda deli gibi çalışırdım. Bir şey öğrenmedeki hırsım ve inadım zamanla bana o topu nasıl zıplatmam gerektiğini de, nasıl bacaklarımın arasından geçireceğimi de, ip atlamayı da öğretti. Aralarına kabulüm de işte böyle oldu. Kılığımla, kıyafetimle, davranışlarımla artık ben de onlardan biriydim.

Akşamüstü, evin önündeki beton daha soğumamışken minderini, kilimini, taburesini alan evlerinin önüne çıkardı. İlk başlarda biz bu durumu çok yadırgasak da sonraları biz de çıkmaya başlamıştık. Koca tatil bir camın arkasından ne kadar geçebilirdi ki? Sokağın köşesindeki bakkal Mustafa' dan _onlar Mıstık Bakkal diyorlardı_ kolalı şekerler alınır, büyük bir iştahla yalanırken "talkan" adı verilen leblebi tozunu satan Orhan'ın, eliyle çevirerek yürüttüğü tekerlekli sandalyesiyle sokağa gireceği saat heyecanla beklenirdi. Onları alıp yerdik yemesine de, dedem diğer çocuklar gibi elimizde ekmekle sokağa çıkmamıza izin vermezdi. Herkes akşamüstü ellerinde, _kimininki yağlı, kimininki salçalı, kimininki şekerli yoğurtlu_ ekmekleriyle dışarı çıkardı ve biz kardeşimle her konuda onlara uyum sağlamaya başlamışken, bu konuda kesin kurallarla ayrılırdık.

Geceleri saklambaç ya da ortada sıçan oynardık. Anne ve babalar da kapı önlerinde oturuyor olurdu. Onlar içeri girdiğinde ve artık sadece televizyonun o büyülü mavi ışığı sokağa yansırken biz hala oynamaya devam ederdik. En sevdiğim şey, karanlıkta saklambaç oynarken güya saklandığımız duvar diplerinde, ev girişlerinde artık kiminle saklandıysam oturup muhabbete dalarak oyunu unutmaktı. Böyle anlarda herkeste mi yoksa sadece bende mi oluyordu bilmiyorum ama benim hep çişim gelirdi. Mecburen çıkardık ortaya.

Dedem yatsıdan dönmüş, bizi arıyor olurdu. " Ah sizi gidi gidi yaramazlar, hadi eve artık." Eve girilir, tulumbada eller, ayaklar, yüzler yıkanır ve yatmak için yukarı çıkılırdı. Biz hep üst katta yatardık. Anneannemin değerli porselenlerini sakladığı cam büfeli, çok genç yaşta veremden kaybettikleri dayımın artık sadece sararmış bir fotoğraftan ibaret olan yüzünün, uykuya dalana kadar duvarın bir köşesinden bana baktığı, kurutulmuş nane ve naftalin kokulu oda...

O eve artık büyümüş, genç bir kadın olarak en son gittiğimde ise çok şey değişmişti. Artık o avluda, "pek kırılgan, pek acemi" bir kız çocuğu yerine benim oğlum oynarken, biz dedemle oturmuş, anneannemden arda kalan şimdi sardunyasız saksılara, kuzinesi sönmüş mutfağa, domatessiz, bibersiz toprağa, toplanıp bir köşeye kaldırılmış sedire bakarken içim burkulmuştu.
"Hadi artık içeri girelim dede, üşüyeceksin..." demiştim gözümün önündekilere daha fazla dayanamayarak...
Bir zamanlar buruşuk ama pamuk gibi bembeyaz, yumuşacık cildi artık kanserden tanınmayacak halde olan, anneannemin ardından kolu kanadı kırılmış kuşlar gibi boynu bükük ve yapayalnız kalan dedemin koluna girmiş, beraberce merdivenlerden artık sardunya, nane, yeni pişmiş ekmek yerine hastalığın ve yaklaşmakta olan ölümün kokusunu saran eve girmiştik.

Bir an koridorda, artık çok uzaklarda kalan çocukluğumuzun duvarlarda çınlayan sesini duymuştum. Artık ne çocukluk vardı ne de durmadan bizi uyaran anneannem...

Artık sokakta da kimseler yoktu... Ne oynayan çocuklar, ne kapı önlerinde oturan kadınlar... Ne köşedeki Mıstık bakkal kalmıştı, ne de talkan satan Orhan... Herkesin camı, kapısı sıkı sıkıya örtülmüş, perdeler sonuna kadar çekilmişti. Hiçbir yaşam belirtisi yoktu. Sanki ölümün ve yalnızlığın ıssızlığı bütün sokağı sarmıştı.

 




















Sokağın köşesini döndüğümde, kapısı açık bir evin girişinde teneke kutulara dikilmiş sardunyalar gördüm. Gülümsedim... Hala sardunyalar vardı...
Gördüğüm Son Sardunyalardı ...







23 Mart 2008 Pazar

Ne Kalacak Bizden Geriye ( Bir Soru )

Pablo Picasso

Akşamüstü oturdum yol kıyısına
Düşündüm
Ne kalacak bizden geriye
Balkan yaylasından ve bozkırlardan
Kafdağlarına giden şu bulut
Sonsuz mevsimlerle esmerleşen
Şu toprak ve derin çınar ağacı
Biz yokken de vardı

Çocukların şu gülen sarı feneri
Ayışığı
Ve ıssız balkonlarda
Kırmızı biberlerle üzgün yaşlıları
Aynı mandalda kurutan güneş
Çayırda gölgeler bırakacak
Dalgın yeryüzünde çekilirken

Kalabalık çarşılara tortusu
Çökecek
Tüccarın kanpazarından
Mezarlığa taşıdığı paranın
Değirmeni döndüren ter ırmağı
Kuruyunca ardında tuz kalacak
Ve bir anı öfkeli işçilerden

Sinirli kediler bir tekir şerit
Olacak
Ve bir çöl esintisi
Dörtnala kaybolan arap atları
Bir çavdar haritası çizecek
Bozkırı terkeden tarla faresi
Kuş tüyleri gökyüzünün camını
Buzlu yazılarla donatacak

Herşey değişiyor ama ne yapsak
Duracak
Tarihin uzun duvarı
Taşlara kırmızı izler bırakan
Ve aynı kıyıdan yürüyen köle
Silecek kralların adını
Gene de karanlık dağ başlarında
Yarın bir kin gibi hatırlanacak
Kanlı soy ağacının dalları

Kiraz ve kamıştan kavalımızın
Sesleri
Dağılıyor havada
Bir kuyu ağzından geçiyor gibi
Rüzgarı mor fistanlı zamanın
Bu güzel şarkı da unutulacak
Kıyımlar acılar kanlar içinde
Savrulurken yaşadığımız günler
Bu soruyu mutlaka soracaksın

Ne kaldı ne kaldı bizden geriye?

ONAT KUTLAR

Kadınlar

SALVADOR DALI-Bathers Of Llane

Dünya' da birbirinden çok farklı kadınlar vardır ;
Sevginin gücüyle yaşayanlar
,
Merhamet duygusuyla Dünya' yı güzelleştirenler,
Güzel sesleriyle rüyalarda yaşatanlar,
Yazılarıyla kağıtlara hayat verenler
,
İlgi odağı iyi kalpli prensesler,
Olağanüstü kadınlar
, yetenekli kadınlar
Savaşçı kadınlar,
Bizleri güldürüp, yokluklarında ağlatanlar
...
 

Dünya' da hiç tanınmamış kadınlar da vardır;
Herşeyleri ellerinden alınıp, hatıralarından koparılanlar
,
Kendilerini her gün yeni bir savaşın içinde bulanlar,

Haksızlıklar karşısında acı çekenler
,
Anlatılamayacak acıları yaşayan kadınlar
...
 

Tüm yokluklara rağmen çocuklarının yanında gülümseyen analar,
Katı kurallara boyun eğmek zorunda kalanlar,
Kaderinin ne olacağını bilmeyenler,
Yaşamının her günü yüzüne yazılmış kadınlar,

Hepsi çok özel kadınlar,
Hepsi yıldızlardan güzel kadınlar...
Çünkü onlar tüm güçleriyle Dünya ' yı
güzelleştirmeye çalışan
kocaman kalpli melekler
...
 

Tüm güzel bayanlar;
Annelerimiz, kızkardeşlerimiz, dostlarımız, arkadaşlarımız
Dünya' mızı güzelleştirdiğiniz için
sonsuz teşekkürler...
 

Kimi der ki kadın;
Uzun kış gecelerinde yatmak içindir
.
Kimi der ki kadın;
Yeşil harman yerinde
dokuz zilli köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki;
Ayalımdır
, boynumda taşıdığım vebalımdır.
Kimi der ki; hamur yoğuran
,
Kimi der ki; çocuk doğuran...

Ne o, ne bu, ne köçek, ne ayal, ne vebal

O; benim kollarım, bacaklarım, başımdır
,
Yavrum, annem, karım, kızkardeşim,

Hayat arkadaşımdır...


NAZIM HİKMET

21 Mart 2008 Cuma

Beklerken


Beş gündür sürekli virgül eklediğim yalnızlığıma bugün iki günlüğüne de olsa nokta koyuyorum. Bugün, gözlerimin önündeki bütün o ifadesizlikleri, anlamsızlıkları, içimdeki bütün o donukluğu kaldıran sevinç ünlemleri dans ediyor içimde... Bu gece aşkım geliyor. Derin anlamlarıma, gerçek renklerime, aydınlığıma ve yüreğime kavuşmaya yaklaşık altı saat kaldı. Eriyip eriyip gözyaşı olarak yanaklarımdan akan yüreğim, şimdi yavaş yavaş içime yansıyan gözlerimdeki ışık sayesinde yeniden gerçek şeklini alıyor, ısınıyor ve daha hızlı atıyor... Kalbim yeniden yürek oluyor...


Şu an bunları yazarken geleceğini bilmek çok güzel... Beş saat... Ne kadar az ve ne kadar çok... Sanki az önce bir fincan kahve yerine, bir bardak suyla kas gevşetici içmişim gibi öyle rahatım ki... Yanımda, yöremde zıp zıp zıplayan, ordan oraya koşturan, çığlıklar atan çocuklara kızmıyorum bile. Nasıl kızabilirim? Benim içimde dans eden ünlemleri, uçuşan kuşları, kelebekleri onlar beden dilleriyle ifade ediyorlar.
"Yaşasın babamız geliyor!!!"
"Yaşasın eşim, arkadaşım, sevgilim, aşkım geliyor!!!"

Bütün alışkanlıklarımızın, yanyana çıktığımız bütün o fotoğrafların, birlikte yaşadığımız anların her ayrıntısının, beraber seçtiğimiz ve içinde çok mutlu olduğumuz bütün o eşyaların, her yana sinmiş kokusunun arasında oturdum sadece onu bekliyorum.
 

"Kalbim etten bir organ sadece... Kalbim yüreğim olur sen gelince..."
YILMAZ ERDOĞAN

17 Mart 2008 Pazartesi

Ardından

Gitti...
"Ölmedi ya elbet gittiği yerden dönecek " sözü bana göre değildi ...
Gitti...
Ben camda, köşeyi dönüp son parçası da kaybolana kadar onu ağaçların, dalların arasından takip ederken o gitti...

İçim ürperdi...
Her zamanki gibi kalan ben, giden O ' ydu...
Beni yalnızlıklara, derin bir uçurumun kıyısına, hayatın kaosuna, soğuk bir yatağa, bir sandalyesi boş bir sofraya, O'nsuz hep siyah-beyaz izlediğim filmlere, ayrılık şarkılarına, artık akşamları bir köşesi hep boş kalacak bir kanepeye terk ederek gitti.

Sezen' in bir şarkısında dediği gibi şimdi "yürek koca bir kara delik"... Yerine ne koysam dolmaz, dönene kadar boş kalır yeri...

Dün gece ona, sanki hemen elimden alıp kaçıracaklarmış gibi sımsıkı sarılarak uyudum. Sabah olmasın istedim. Sabah olmasın ve ben kapıda, içim çekilmiş bir halde, yerde valizi, onu ayakkabılarını giyerken seyretmeyeyim... Normalde bizim kata çıkması her zaman bana saatler sürüyormuş gibi gelen ve hep büyük bir sabırsızlıkla beklediğim asansör bu sabah "zınk!" diye hemencecik duruverdi önümüzde...

Yeniden kavuşacağımızı bilmek, o anı düşlemek sevindiriyor beni ve Buket Uzuner' in bir kitabında tarif ettiği gibi, "bir sevgiliye kavuşmaktan daha güzel olan tek şey, sevgiliye kavuşmayı düşlemektir." Ben de düşlüyorum, düşlüyorum, düşlüyorum tabii ama sevinç ve üzüntü o kadar çabuk yer değiştiriyor ki...

Bazı akşamlar O' ndan bir fincan kahve bekliyorum, kimi hafta sonları benden önce kalkarak hazırlayacağı bir kahvaltı sofrası, arada sırada çiçek getirmesini, kinder yumurtamı almayı unutmamasını, bazen sabah erken kalkacak bile olsa geç vakitte başlayan korku filmini oturup benimle izlemesini... vs. vs. vs... Şimdi sadece O' ndan, O' nu istiyorum.

Ruhum O' nunla birlikte gitti, bedenim burada, yüreğim koca bir kara delik, ellerim beklemede, gözlerim arayışta, aklım yarım, düşlerim sağlam, umudum var, ayaklarım soğuk, tenim uyuşuk, sevinçlerim yarım, hüzünlerim çok...
Uykum yok... O' nun göğsünde kaldı...

14 Mart 2008 Cuma

Bahar Temizliği


Mart o bildik kararmış, ağlak ve üşüten yüzünü gösterse de arada bir, kapımın önündeki kuru dallar ufaktan ufağa pembe pembe çiçeklenerek martı pek umursamıyor gözüküyor.

Bahar geldi. Üzerimizdeki o ağır ve kalın örtüleri atıp silkelenmenin zamanı geldi...

"Bahar temizliği" dediğimiz de aslında sadece ruhumuzda yaptığımız arınmalardır. Dip köşe bütün ruhumuz da temizlenir, yıkanır ve arınır evle beraber... Yani evin temizlenmesi sadece bir araçtır aslında ruhumuzu yenileyip, tazeleyen...

Kışın o ağır kasveti, hareketsizliği ve eve kapanmanın getirdiği can sıkıntıları bitiyor. Bir yere girdiğimizde sonu hiç gelmeyecekmiş gibi bizi bekleyenlerin önünde kat kat soyunmalara son! Üzerimizde hafif kıyafetlerimiz, elimizde rengarenk çantalarımız ve en önemlisi yüreğimizde bitmek bilmeyen kıpırdanmalarımızla yaza çıkmaya hazırız artık. Sizi bilmem ama ben çiçekli, beni her daim serin tutan elbiselerimi, renkli t-shirtlerimi, sandaletlerimi, kot eteklerimi, bahar gibi çiçek kokan yazlık parfümlerimi çok ama çok özledim. Biliyorum; yazın son demlerinde de balıkçı yaka kazaklarımı, atkılarımı, yumuşacık, pamuk gibi beni saran bembeyaz kürk yeleklerimi, çizmelerimi ve kabanlarımı özleyeceğim ama zaten bu hep böyle değil mi? Güneşte gölgeyi, gölgede güneşi, sıcakta serini, serinde sıcağı, kışta yazı, yazda kışı, vs. vs. aramaz mıyız?

Her yerin rengarenk olmasına daha zaman var; ama önce siz kendi içinizde başlayın rengarenk olmaya... Bahar gibi bütün renkleri barındırın içinizde; umuda kanat çırpan bir martının beyazlığını, gözlerde hayat bulup dudaklarda ıslanan bir şehvetin kırmızılığını, gökyüzü gibi durgun ve denizler kadar coşkun bir ufkun maviliğini, çılgın bir sonbahar rüzgarının savurduğu yaprak sarılığını, kirpiklerin arasındaki bir düş pembeliğini... Donandığınız o renklerle yoldan çıkın ve başlayın şimdi bahar temizliğine...

ChaotiC

8 Mart 2008 Cumartesi

Seni Bana Yazmışlar

Bu akşam nostalji yapıp eski şarkıları dinledim. Beni zaman yolculuğuna çıkaran bazı albümler var ki, o albümlerin içinden nerde, ne zaman bir şarkı çalınsa ben buharlaşıp bu zamanı terk ediveririm. Kayahan, Çelik, Sezen Aksu, Zuhal Olcay, Oya & Bora bunlardan sadece bazıları...

Mesela Oya & Bora'nın "Seni Bana Yazmışlar" albümü...

93 yazında çıkmıştı ve ben o yaz yaş ortalaması benden epey büyük ama ruhları benle yaşıt, hepsi birbirinden renkli, en önemlisi de insanın bedeninden önce yüreğine dokunmasını çoktan öğrenmiş bir grup insanla güneydeydim. Merkez üssümüz Alanya olsa da buna kendi çapında ufak bir tur da diyebiliriz; zira güneydeki çoğu yeri gezip dolaştık. 



Beni kuzenim, canım ablamla gönderdikleri, başımda ebeveynlerimden herhangi biri olmadan yaptığım ilk tatil... Belki bu yüzden unutulmaz, belki bu yüzden her detayı bu kadar hatırlanası...

Grubun çoğu kuzenimin çalışma arkadaşlarından oluşuyordu. Dışardan katılanlar da vardı... Ama en son bizlere katılan biri vardı ki; belki de o tatil o kişinin bize katılmasından sonra tatil oldu, neşe oldu, sevinç oldu, macera oldu, burukluk oldu, hüzün oldu, anı oldu, en önemlisi bu yazının yazılmasına vesile oldu...... ve daha binlerce kelime...

Bundan tam 15 yıl önce bir kız düşünün ki, 17 yaşında... Sürekli Sezen modeli kestirdiği saçları, bandanası, sarı-turuncu çiçekli emprime elbisesiyle cool ama bir o kadar da neşeli, canlı, içi cıvıl cıvıl... Sürekli parmak uçlarında yürüyen... Yüzüne dünyanın bütün renklerine bulanıp çıkarılmış bir fırça değmiş gibi rengarenk... Kalbinin gümbürtüsü neredeyse her yerden duyulabilen... Herkesi aynı saflıkla sevebilen... Herşeyden önemlisi cesur, çok cesur... Sanırım cesaret o yaşların bize verdiği, zaman zaman felaketlere de yol açabilen, her daim cebimizde taşıdığımız bir armağan... Yaş ilerledikçe cesaret de aynı oranda azalıyor bence...

O dönem şu arka tarafı yüksek olanlarından beyaz Tempra hayranıydım. Aklımda model tutma gibi bir yeteneğim olmadığından ve arabalardan da çok fazla anlamadığımdan ancak böyle tarif edebiliyorum. Kimbilir belki sahibi hasbelkader bu yazımı okur ve bana yazar. Her araçta istisnasız istifra eden ben, artık arabanın mı yoksa sahibinin mi hikmetinden bilemeyeceğim o arabada gayet sağlıklı ve neşeli yolculuklar yaptım. Bu gerçekten benim için çok mutluluk verici, büyük bir olaydı. Beyaz Tempra' nın sahibi abimin adını yazamıyorum çünkü kendisi çoğu çevrede tanınmış bir arkeolog, bir şair, bir gurme, iyi bir aşçı gibi birçok önemli ve güzel vasıflara sahip harika bir insandır. O beyaz Tempra' nın içinde Alanya, Antalya, Fethiye, Ölüdeniz, Kral Mezarları vs. vs... turlarken sonunda bitkin otelimize döndüğümüzde o yorgunluğa rağmen gene de uykusuz gecelerde, pırıl pırıl mehtabın altında, sonunda elveda vakti gelmiş iki sevgiliden kadın olanın diğerine, aslında cevabını bal gibi de bildiği o soruyu sorduğu parçayı dinliyorduk en çok, "Ayrılık Ne Zaman?" :

Sen soğuk kış güneşine bakarken
Çöl ateşi yakacak beni
Mesafelere dolanacak iklimler
Ayrı ayrı yerlerde başka insanlar, başka nefesler
Ama hep uykusuz geceler
Bir yaban gül dikeniyle kan oturdu ellerime
Kötü şeyler olacakmış öyle bir his içimde
Ellerinle saklama terk eden gözlerini
Önce gözler bırakırmış sevgilinin ellerini
Geldi geldi,vakti geldi, geldi kondu dudağıma
Pek yakıştı hırçınlığına
Bekletme beni söyle,
Ayrılık ne zaman?

Ölüm bile yıkamazdı böyle bildik sevgimizi
Çöl kumundan bir kaleymiş, dokununca yıkılıverdi
Geldi geldi, vakti geldi, geldi kondu dudağıma
Pek yakıştı hırçınlığına
Bekletme beni söyle,
Ayrılık ne zaman?
Bir kibrit ateşi seni tutuşturuyor
Öyle deli bir sıcak ki herşeyi yakıyor


"Ayrılık ne zaman?" Kız buğulu sesiyle öyle çok soruyordu ki bu soruyu her sorduğunda benim de onla beraber yüreğim parçalanıyordu. Birkaç saat sonra sabah oluyor, güneş yine o çok yakından bildiğimiz kızgın, yakıcı, batan ışınlarını gönderiyorken tenimize gene yollara düşmek için kanımız kaynıyordu. Ben arkada artık arabanın yüksekliğinden mi yoksa oturduğum yerde bile parmaklarımın ucunda durduğumdan mı bilemiyorum hoplaya zıplaya Kemer virajlarını aşarken onlarla birlikte:

Bir şarkı yeter bana
Ya da aşkın ateş dansı

En sıcak iklimlerden estirmiştik bu romansı
Kim çözer bu deli kördüğümü
Bir tutam küle döndüğümü
Ellerin bana dokunmazsa
Kimbilir benim yandığımı
Hiç anlamaz mısın yar

Seni bana yazmışlar


diyerek önümde oturan iki insana aslında çok iyi bilinen ama bilmemezlikten gelinen (bknz: Tecahül-i Arif :) bir gerçeği dile getirmeye çalışıyordum... Kimi zaman biz çakan şimşekler ve sağanak yağmurun altında Ölüdeniz' de yüzerken onlar yağmurdan olsa gerek ağustos ayını nisan sanıp, "Bugün baharsa seviş benimle" diye mırıldanıyorlardı:

Bugün baharsa seviş benimle
Kış uykusundan uyanmalı yüreğim
Güneş doğarken seviş benimle
Bulutlar yağsın şaşırıp ikimize
Korkma yağmurdan, bak sırılsıklamım

Baştan çıkmış bir gölgeyim
İnsin perde perde saçların
Sen son yalnızlıksın, gel
Aşkla yok olurmuş korkular
Bugün baharsa seviş benimle
Kaçıncı yaş bu, daha çocuksun
Olsun, bahar bu
Seni de yeşertiyor
Korkma rüzgardan
Ben de üşüyorum
Sarıl bana ısınırsın
Yansın dalga dalga ruhumuz
Yoldan çıkmışlığım gel
Aşkla canlanırmış her bahar
Bugün baharsa seviş benimle


Allah' tan bahar değildi............

Gece eğlencelerinde sırf benim için Çingeneler Zamanı' ndan uyarlanan müziğe söz yazılan Sevmek Zamanı' nı çaldırıyorlardı ve ben kırmızı bandanam ve sarı çiçekli elbisemle İspanyol dansı ediyordum:

Al aşkım beni yanına, dalmışım sarhoşluğuna
Bir ömrü senle aşalım, al uçur beni sonsuza
Kaybetmek varsa ne çıkar, aşkta yer yok hiç korkuya
Öyle günler var ki baştan sonu gelmiş, öyle istenmiş
Sen yaşamalısın
Ayrılık beter ölümden,
Tanrı yazmasın
Aşkımı benden kimse ayırmasın
Biz dünyayı çok sevdik, ölüm bizden uzak olsun
Aşık olduk yüreklendik, kader bizden yana dursun

Hasretliği çektirme Tanrım, gözümüz yollarda kalmasın
Ne istersen al götür ama sevda bize, aşk bize kalsın

Al canım beni yanına, sevgine çoktan acıktım
Sen miydin kaderden yana, işte ben de sana düştüm...


Alkışlar, alkışlar, alkışlar.........

Sabahları otelin bahçesinde genelde herkes akşamdan kalma, yorgun, bitkin ama yine geceye hevesli kahvaltılarımızı ediyorken garson dağılmış olan, uykuyu alamamış gözlerle birbirine yabansı bakan bizlere dalga geçercesine bardan şu şarkıyı çalıyordu:

Ah yabanım benim
Yaban bakışlım
Dağınık saçlım, isyankarım
Akşamdan kalmış sarhoşluğum
Kara sevdaya tutulduğum
Ah yabanım benim
Şarkım segahım
İstanbul yüzlüm
Günahkarım...
Toz mavi günler paylaştığım

Hayat kadar çok alıştığım
Ah yabanım benim

Kar yarası gibi
Yüzüm acır bak
Günahım varsa tövbekarım
Karmaşıklığına bulaştığım
Ölüm kadar çok alıştığım
Ahhh yabanım benim


Toz mavi, sıcak ve güzel günler paylaştığımız, hayat ve ölüm kadar çok alıştığımız birbirimizden ayrılma vakti geliyordu. Sonuna geliyorduk. Herkes tek tek birbiriyle vedalaşıp ayrı yönlere gidiyorken bizim şansımıza gene beyaz Tempra ve sahibi düşüyordu. Dönüş yolculuğumuzu da birlikte yapıyorduk. İstanbul il sınırları içine girdiğimiz anda uyanmaktan korktuğum bir rüyanın içinde yolculuk yapıyordum sanki. Arabanın içinde öyle bir büyü vardı ki bunu kesinlikle kelimelerle anlatmam imkansız. Sadece Oya & Bora ve benim şahidi olduğumuz o duygusal yakınlaşma dinlediğimiz şarkılarla daha da perçinleşiyorken ve benim yüzüm her kilometrede biraz daha İstanbul' a benziyorken, gelecekte önümdeki o iki insandan çok şey umarak bugünlerde de nedense çok sık, döndürüp döndürüp dinlediğim son şarkımı mırıldanıyordum:

Sevdiklerimizin ve seveceklerimizin adları taa başından yazılmıştır kalbimize
Ve onları bulana dek savaşırız bu karmaşık tutkular çemberinde
Seni ilk kez görüyorum ama sanki bir yerlerden hatırlıyorum
Parlak bir ateşten çok sonra arda kalan küller olsak da
Her an ölmek için yaşasak kıyısında sarp bir uçurumun
Uçmaya hazırım inan seninle
Zincirledin beni sevdana
Aşk lanet yağdırsa vız gelir
Acılara, yoksulluğa tutsak
Yeter ki benim olmayı dile
Ben savaşırım senin yerine
Yorgun kanatlar açılsa yeni yolculuklara

Uçmak ne güzel, tutunabilmek bulutlara
Bir tek ihanetin gölgesi düşemez
Yaralarımı saran el girse de kanıma
Herşeye hazırım seninle
Hiç hem de hiç umurumda değil
Bir yarın var mı bizler için?
Yarım kalmış bir şarkı olalım
Kollarımdasın, benimlesin ya
Gel de yok olalım şu an seninle


Rüya bitti, büyü bozuldu, gerçek dünyaya dönme zamanı geldi, ayrılık gerçekten ölümden beterdi. İçimden, "ben ineyim, siz sonsuza uçun!" demek geldi... Sonra onlara ne mi oldu?
Onlar biraz gerçek, biraz da hayal oldu... Yarım kalmış bir şarkı oldu...

Ben şimdi nerede, ne zaman bu şarkılardan birini duysam burnuma deniz, kum, iyot, güneş yağı, rakı-balık kokuları gelir. Tenim Ölüdeniz' deki o yağmurlarla yıkanır, arınırım... Kalbim o günlerde ve o yaşımda olduğu gibi her yerden duyulabilecek kadar hızlı atar... Gözlerim arkası yüksek olan o beyaz Temprayı ve sahibini arar ve tabii ki yanında da bütün bu anıları bana kazandıran, bu yazının kadın kahramanını... Yüreğim sızlar...