8 Mart 2018 Perşembe

Zaten Bende Şans Olsa...


“Zaten bende şans olsa anamdan erkek doğardım!”
Çocukluğumdan tutun da, aklımın değil hormonlarımın götürdüğü yere gittiğim ergenlik dönemimden bu yaşıma kadar kadınlardan duyduğum ve maalesef belki de haklı olarak şu son günlerde daha da sık duymaya devam ettiğim; çoğu kadının genelde talihsiz bir durum karşısında kullandığı  bir cümledir bu… Cümledeki can alıcı nokta; aslında içine düşülen bir şanssızlıktan öte, bir erkek olma isteği ve özlemidir. Bu cümle o kadar yürekten sarf edilir ki, derin iç çekişler ve serzenişlerle kadere sövme şeklini alır ve kendine acımaya kadar gider. "O erkektir, yapar" ın tersine biz kız çocukları iki ayağımızın üzerine kalkıp artık söylenenleri yavaş yavaş anlamaya başladığımız andan itibaren sürekli neyi yapıp neyi yapamayacağımız beynimize kodlandığı için, büyüyüp kendi kararlarımızı kendimizin aldığı koca bir kadın olduktan  sonra bile bizi "acaba"lara sevk eden, özgüvenimizi sarsan, cesaretimizi kıran, içimizden geldiği gibi yaşamak yerine, "başkaları ne der?" endişesiyle frene basa basa tutuk, kısıtlayıcı bir hayatın içine iten kafamızdaki o sesleri hala duymaya devam ederiz. Bir ayağımız sürekli frende gitmenin çaresizliği içinde yolumuzu tıkayan, gazlayıp önümüze geçen herkese, her şeye isyan ederiz.

"Kadın, erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmıştır" şahsiyetsizliğiyle başlayan bu tarihsel yolculukta her toplumda, her kültürde, her dinde, her coğrafyada kadın; ezilen, aşağılanan, küçümsenen, erkeğin gerisinde kalması gereken, "saçı uzun, aklı kısa" bir varlık olmaya devam ettikçe bu sözü farklı şekillerde duymaya devam edeceğiz. Ya da hep birlikte bu mantaliteye karşı durup artık bu konuların tartışılmadığı bir geleceğe doğru yol alacağız.

Kafamı iki elimin arasına alıp çaresizce ağladığım en zor, en çetrefilli zamanlarda bile hiç erkek olmak istemedim. Bu gibi durumlarda “erkek olmayı istemek, dilemek” yerine bunu bir kadın olarak nasıl başarıp atlatabileceğimin yollarını aradım. Sonunda başardım veya başaramadım. Başaramadığımda duyduğum üzüntü ve hayal kırıklığı, başardığımda kendimle duyduğum gururun ve yaşadığım mutluluğun önüne asla geçemedi.

Cesaret, inanç, güven; ama her şeyden çok kararlı olmak size bir erkeğin yapabileceğinden çok daha fazlasını yapabilmenize olanak tanır. Girdiğiniz savaştan galip veya mağlup çıkmış olmaktan daha çok, yaşadıklarınız sonucunda kazandığınız tecrübe, sizi yaşamın kuyruğa girmiş diğer zorluklarına karşı antrenmanlı kılarken aynı zamanda artık sınırlarınızın farkında olduğunuz için de size ayrı bir motivasyon ve güç katar. Yaşamın çok farklı bir boyutunda, her zorluktan inanılmaz tecrübelerle başı dik çıkmış ve bu tecrübeleri başkalarına da aktarmış bir kadın olarak bir gün sizi parmakla gösterirler; “Bu kadın sadece yemek pişiren, kopan düğmeleri diken, ütü yapan ve çocuk bakan bir kadın değil; çok daha fazlası…”

Bir kadının okuması, çalışması, ekonomik özgürlüğünün olması büyük avantajken, tüm bunlara sahip olamayanlar için söylüyorum ki; çok daha fazlası olmak, olabilmek için elinizde bir üniversite diplomasının olmasına da gerek yok. “Ben okumadım, okuyamadım…” diyerek bir köşeye çekilmek ve etrafımızda olan bitene kayıtsız kalmak okuyamamış olmaktan çok daha kötü. Bir diplomaya sahip olup, bütün dünyası o diplomayı alabilmek için kafa patlattığı şeylerden öteye geçemeyen, tüm bildikleri sadece o diplomayla sınırlı kalan ve hala bilmem kaç yıl önce öğrendiği şeylere bir yenisini ekleyememiş, kendisini bir adım daha ileriye götürememiş o kadar çok insan var ki…
Biz fark etmiyoruz fakat sanıldığının aksine dünya baş döndürücü bir hızla dönüyor. Her şey sürekli güncellenirken, biz daha “yeni” demeye fırsat bulamadan yenilerimiz çarçabuk eskirken, biz kadınların da, okumuş veya okumamış bu hıza ayak uydurması ve “Bende şans olsa anamdan erkek doğardım!” demek yerine, değiştiremeyeceği kadınlığını bir yazgı olarak görmekten vazgeçip kendisine güç verecek şeyler katması gerekiyor. Bir anne, bir terzi, bir avukat, bir doktor, bir yazar, bir çaycı, bir ev hanımı… Ne olursak olalım, biz kadınların güçlü olması gerekiyor ve bunun için lazım olan tek şey; bilgi. Bilgili kadın, kendine güvenen kadındır. Kendine güvenen kadın, her türlü zorluğun altından kalkabilen kadındır. Bütün bunların sonucunda değer gören, parmakla gösterilen, aranılan ve sayılan bir kadındır. Arada istisnalar çıkar, onlar da sizin ulaştığınız bilgi sonucunda kazandığınız değerleri hazmedemeyen insanlardır.

İyi ki kadınım ve kadın doğduğum için uyandığım her sabah Allah’a şükrediyorum. Kadınlığımı seviyorum; siyah elbiseme kırmızı bir şey iliştirdiğimde, Fransız manikürlü tırnaklarımla oğlumun kopan düğmesini diktiğimde ve sonra hijyen uğruna birden kısacık keserek hamur yoğurduğumda, saçıma renk renk saç bantları yakıştırdığımda, gecenin bir yarısı bir kabustan korkuyla uyanıp çocuk gibi ağlayan ben değilmişim gibi, söz konusu çocuklarım olunca korktukları anlarda kaplan kesilip onlara güvenli bir kucak olduğumda, parmaklarımın altında tıkırdayan harflerle naif yüreğimden şuraya bir şeyler döktüğümde, sırf kadın olduğum için haksızlığa uğrayıp zırıl zırıl ağladığımda ama en çok; daha ziyade bir erkeğin geçmesi beklenen dikenli yollardan kah bacaklarımda ve kollarımda, kah yüreğimde sıyrık ve çiziklerle geçebildiğimde… Seviyorum kadınlığımı!

Kadın doğmuş olmaktan asla şikayet edilmeyeceği günlere tez zamanda kavuşmak dileğiyle, sadece bu gün değil her günümüz kutlu olsun.

29 Nisan 2014 Salı

Kalan Sağlar Bizim Olsun

Türkiye'de gün geçtikçe artan çocuk ölümleri yüzünden artık geceleri rahat uyuyamıyorum. İçim acıyor çünkü... İçimin acısı, uykumdan daha ağır bastırıyor. Bu öylesine bir acı ki, artık her gün, düne kadar varlığından bile haberdar olmadığım bu çocukları düşündürtüyor bana... Berkin'ler, Pamir'ler, Gizem'ler, Aykut'lar geliyor gözümün önüne... Kimisi polis yüzünden, kimisi ihmallerden, kimisi de adi sapıklar yüzünden hayatını kaybeden masum çocuklar. Pamuklara sarıp sarmaladığımız, gözlerinden akan bir damla yaşa dayanamadığımız, hasta olduklarında sabaha kadar ateşini kontrol edip başucundan ayrılamadığımız çocuklarımız... Nasıl acı çektiklerini, nasıl çaresizce bağırdıklarını, yalvardıklarını hayal ediyorum ağlayarak... Tek suçları bu devirde yaşıyor olmaları... Tek suçları bütün masumiyetleriyle inanmak... 

Bir anne olarak her geçen gün paranoyaklaştığımı hissediyorum. Her yer tehlike, her şey tehlike, herkes tehlike! Sürekli uyarı yaptığımı fark ediyorum; akşam yemeği için her sofraya oturduğumuzda, okula giderlerken, sokağa çıkarlarken, sabah kahvaltıda, gece yatmadan önce, haberlerden sonra...

Her akşam yeni bir felaket haberi. Medyaya da kızıyorum. Artık sadece ana haber bültenlerine değil, gün içinde, her saate sığabilecek kadar çok vahşice işlenmiş cinayet haberlerini reyting uğruna en ince detayına kadar, süsleye püsleye “bir daha, bir daha, olmadı bir daha” veriyorlar. "Bir daha, bir daha, bir daha" yanıyor ciğerim... Dayanamıyorum, kanal değiştiriyorum. Hepsi aynı... "Biz daha iyi yürek yakarız", "biz daha güzel ciğer dağlarız", "zihninizde ve duygularınızda en iyi sarsıntıyı biz yaratırız" dercesine birbirleriyle yarış halindeler... 

Bazı ölümlerin altından aileden kişilerin çıkması iyice paranoyaklaştırıyor beni. "Kime, nasıl güveneceğiz artık?" diyorum. 23 Nisan yazımda da dediğim gibi; eskiden biz, okuldan evimize dönüp annemizi bulamadığımızda elimizi tutarak bizi kendi evine götüren Ayşe teyzeye güvenirdik. Şimdi çocuklarımızı kimseye, hiç kimseye güvenmemeleri ve ne olursa olsun bizi beklemeleri konusunda uyarıyoruz. Hatta daha da ileri gidip, "birisi senden yardım istediğinde önce bizden izin almalısın" diyerek çocuklarımızı dünyanın en güzel şeyi, "yardımlaşmak"tan bile soğutuyoruz. Hayat soğuyor farkında mısınız? Dünya bu kadar mı yaşanamayacak bir hal aldı? Bu kadar mı buz kesti ilişkiler? Etrafımdaki, çocuklarımın yakınındaki herkesi şöyle bir tartar oldum önce...

Organ mafyası, çocuk sahibi olamayıp gözünü başka insanların çocuklarına dikenler, dilencilikten pornoya kadar çocukların sırtından para kazanmayı kafasına koymuş vicdansızlar, bir anlık zevk için bir ömür karartan sapıklar… Veya sadece öldürme zevkini tatmin etmek için çocuk kaçıran şizofrenler… 
Böyle bir güvensizlik içinde nasıl huzur bulunur? En büyük huzur çocuklarımız değil mi? Bir anne olarak her geçen gün kaygılarım artıyor. Sanki binlerce iğne batıyor yüreğime... 

Bilgisayarları ceplerimize sokmakla övünüyoruz, televizyonları incecik yapmakla, tek tuşlu hizmetlerle, uzaktan bütün verileri yönetmekle, duble yollarla, tüp geçitlerle...
Teknoloji ilerliyor, hayat kolaylaşıyor;  en az 3 çocuk ya hani, gelecek nesiller gürül gürül geliyor, aynı oranda insanlık azalıyor, umutlar tükeniyor, kaygılar artıyor, huzur yok oluyor... 

Ne demişti Pamir'in babası: "Sen 3 çocuk diyorsun başbakanım, biz bir tanesine sahip çıkamadık!" 
Bu ülkede 3 çocuk yapılmalı gerçekten. Kalan sağlar bizim olsun!!

11 Mart 2014 Salı

Berkin Elvan Değil İnsanlık Öldü!

 
Berkin Elvan öldü! 
Ne kadar kesin, ne kadar soğuk, ne kadar acımasız...
Ben, bugün ekmek yemek istemedim. Lokmalar boğazıma dizildi. Gözümden süzülen yaşları durduramadım, durdurmak istemedim. Ve hala, "onun da orada ne işi vardı canım!", "ortalık karışıkken neden çocuğu ekmek almaya göndermişler!", "sokağa çıkartmasalarmış!", "ekmek bahane, eylem şahane!", "su testisi, su yolunda kırıldı!" diyebilecek kadar insanlıktan nasibini almamış yorumlar okuyorum. Hiç mi ölüme, ölüye saygınız yok sizin? Ciğeri yanan bir anneyi anlamak için ciğerinizin mi yanması lazım? Defne Joy öldüğünde de böyle hiddetlenmiştim, adına insanlık dediğimiz kavrama... 

"Ötekileştirme" kurbanlarından birini daha verdik bugün... Yetmedi, kirli bir politika anlayışıyla yapılan yorumların da kurbanı oldu! Bu nasıl bir ideolojidir, nasıl bir anlayıştır, nasıl kör bir zihniyettir ki 14 yaşında bir çocuk kara toprağa kadar yakıştırılır. Ölüm bile utandı ey vicdansızlar!  269 gün direndi...  9 yaşındaki oğlumdan daha zayıf bir şekilde direndi! 8 martta kalbi durdu, 20 dakika çalıştırılamadı, direndi! Ölüm bile utandı, bekledi!  "Cinayettir bu!" dedi...

İçimde üzüntüden çok öfke var. Hastalıklar, trafik kazaları, intihar, yaşlılık; intihar, kişinin kendi seçimidir, hepsinin sonucunda gelen ölüme üzülürüz fakat hayatın, bizim elimizde olmayan nedenlerle son bulduğu bir nokta vardır ve o noktada kabulleniş başlar. Hayatın gerçeğini, önce içinizde alev alev yanan sonra zamanla küllenen bir acıyla kabul edip bir şekilde yaşamaya devam edersiniz. Ya cinayetle gelen ölüm? Pisi pisine giden hayatlar...  Cinayet öfkedir... Kabul edilecek bir tarafı yoktur. 14 yaşında, sadece ekmek almak için evinden çıkmış, masum bir çocuğun kanının bulaştığı ellerden intikam almak istersiniz... Evlat acısı hiç geçmez ama acınıza ortak bir adalet ararsınız... Üzüntüyü sığdırırsınız da bedeninize, öfke sel olup taşar... Sel olup taştım ben bugün!  

İnsanlıktan nasibini almamış, insan görünümünde, adına "insan" dediğimiz bu yaratıkların da içinde yaşadığı bu ülkenin bir vatandaşı olmaktan bugün de utanç duydum ben... Çünkü insanlık, bütün insanlar tarafından ortaklaşa paylaşılan bir niteliktir. Barış, hoşgörü, kardeşlik, özgürlük, dayanışma, yardımlaşma gibi düşüncelerin ortaya çıkışıdır insanlık... İnsanlık, insana yaraşır bir yaşam sürdürebilmemiz için bir amaçtır. Bu ülkede sadece Berkin Elvan'lar, Ali İsmail Korkmaz'lar değil, insanlık öldürülüyor...

Ey insanlık; Berkin Elvan uyanamadı, sen uyan! Uyan insanlık!

"Adalet, adaletsizliğin olduğu yerden yükselir!"
Uyanın lütfen! Ölmek için büyümesin çocuklarımız...

23 Nisan 2013 Salı

Bir 23 Nisan Daha; Peki Ne Değişti?

15 Nisan doğum günümdü. Bir yıl daha geçti. Yorgun ama mutlu… Huzursuz ama umutlu…  

Aldığım vitaminlere rağmen baharın üzerimize konfeti gibi yağan polenleriyle süslü, çiçekli - böcekli kokteylinden ben de payıma düşeni aldım. Bahar sarhoşuyum. Fakat bu hafta izleme şansı bulduğum bir film vardı ki, beni bahardan da fazla çarptı. 2008 yapımlı bir Clint Eastwood filmi: Changeling(Sahtekar). Gerçek bir hayat hikayesinden uyarlanan filmin baş rollerinde Angelina Jolie ve oyunculuğuna hayran olduğum, üstlendiği her rolün hakkını fazlasıyla verdiğine inandığım, aynı zamanda muhteşem bir ses tonuna da sahip olan John Malkovich var.

Film, 1928-1935 yılları arasında Los Angeles’da geçiyor. Bir sabah, oğlunu evde bırakmak zorunda kalarak işine giden dul bir anne akşam eve döndüğünde oğlunu bulamıyor. Artık umudunu kaybederek polisten yardım istiyor. Polis, kayıp olaylarında aradan 24 saat geçmeden duruma müdahale edemediklerini söylüyor fakat aradan günler, haftalar geçmesine rağmen çocuk hala bulunamıyor. Bir gün annenin iş yerine bir polis çıkageliyor ve müjdeli haberi veriyor: Oğlunuz bulundu! Anne sevinç gözyaşlarıyla, başında polis şefleri ve peşinde bir medya ordusuyla birlikte oğlunu almak üzere tren istasyonuna koşuyor. Fakat o da ne? Kendisine bulunup getirilen çocuk kendi oğlu değil! Anne, büyük bir hayal kırıklığı ve çaresizlikle bu çocuğun kendi oğlu olmadığını söylüyor. Fakat kendilerine laf gelmemesi ve tepki çekmemek için her türlü yasa dışı yöntemi kendilerine genel kural edinmiş, düzenbaz Los Angeles polis departmanı anne üzerinde öyle bir baskı kuruyor ki, kadın çocuğu alıp evine gitmek zorunda kalıyor. Polisin tüm suçlamalarına rağmen, -öyle ki kadını, bir çocuğun sorumluluk yükü olmadan yaşamanın getirdiği rahatlığa alışmış olmakla ve şimdi bu numarayla çocuğu başından atmak istemekle bile suçluyorlar- anne yılmadan mücadelesine devam ediyor. Medyada şişirilen, yazılıp çizilen başarılarından o kadar memnunlar ki, annenin her itirazına saçma sapan karşı nedenler buluyorlar. Mesela, bulunup kendisine getirilen çocuğun kendi oğlundan yedi santim kısa olduğunu söyleyen kadının evine, yine çürümüş sistemin parçası olan bir doktor yollayarak çocuğun yaşadıkları yüzünden uzun süre suda kalmış bir pantolon gibi çekmiş olduğunu bilimsel bir şekilde açıklamasını bile istiyorlar. Evet, filmde beni “yuh yani” noktasına getirten bir sahnedir bu… Artık buna da itiraz eden anneyi, son çare olarak aklını yitirmiş olduğunu söyleyerek tımarhaneye kapatıyorlar. Kadının çilesi, bu zincirin birer halkası olan doktor ve hemşirelerle orada da devam ediyor.

Bu mücadelede ise yanında olan tek bir kişi var; istedikleri gibi at koşturan polis şeflerine, aslında her şeyden çok yozlaşmış devlet düzenine karşı savaş açan, bunu yaptığı kilise konuşmaları ve radyo programları ile halka yayan kasabanın aktivist papazı. Tabii ki John Malkovich.

Bazı filmler izlersiniz, bazı insanlar tanırsınız, bazı olaylar yaşarsınız veya şahit olursunuz ve birden kendinizi çok güvensiz hissedersiniz. Her şeye rağmen güvensiz. Güven, huzuru getirir oysa… Güveniniz yoksa huzurunuz da yoktur. Huzurunuz olmadığı takdirde de artık hayat cehennemden farksızdır.

Şimdi düşünüyorum; 1920′li, 30′lu yıllar… Haksızlık, adaletsizlik, şiddet ve işkenceyle örülü bir devlet sistemi ve buna bağlı olarak Los Angeles polisinin uyguladığı politika… 1928 Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanan bu güvensizlik ortamını şimdi ben 2013 Türkiye'sinde yaşıyorum. Kendi ülkemde… Özellikle filmdeki kadın karakter gibi benim de çocuklarım olunca kaygılarım daha da derinleşiyor. Neden mi? Yıllarca güvendiğimiz, söylediği her sözünün altına bir an olsun düşünmeden ve çekinmeden kendi imzamızı atacağımız insanların ne olduğunu bilmediğimiz sebeplerden(!) alı konmaları, artık sadece ana haber bültenlerine değil gün içinde her saate sığabilecek kadar çok vahşice işlenmiş cinayet haberleri, bu haberlerin en ince detayına kadar reyting uğruna süslene püslene verilerek yüreklerimizi “bir daha, bir daha, olmadı bir daha” yakması, yıllardır devam eden terör….. Kime, nasıl inanacağımızı bilemez bir hale geldik. Çevremizdeki tüm insanlara şüphe ile bakar olduk. Siyasi baskılar, korkular… Telefonda konuşurken, msn’de sohbet ederken bile huzursuzuz artık! Eskiden okuldan evimize dönüp annemizi bulamadığımızda elimizi tutarak bizi kendi evine götüren Ayşe teyzeye güvenirdik. Şimdi çocuklarımızı kimseye, hiç kimseye güvenmemeleri ve ne olursa olsun bizi beklemeleri konusunda uyarıyoruz. Organ mafyası, çocuk sahibi olamayıp gözünü başka insanların çocuklarına dikenler, dilencilikten pornoya kadar çocukların sırtından para kazanmayı kafasına koymuş vicdansızlar, bir anlık zevk için bir ömür karartan sapıklar… Veya sadece filmdeki gibi sadece öldürme zevkini tatmin etmek için çocuk kaçıran şizofrenler…


Seneler geçiyor, teknoloji ilerliyor, politikalar(insanlar) değişiyor, hayat kolaylaşıyor(mu?), gelecek nesiller gürül gürül geliyor. Aynı oranda umut azalıyor, kaygılar artıyor. Bizden geçti ama çocuklarım için memleket istiyorum ben! Cahit Sıtkı’nın anlattığı gibi;


Memleket isterim;
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun,
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim;
Ne başta dert ne gönülde hasret olsun,
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim;
Ne zengin fakir ne sen ben farkı olsun,
Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim;
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun,
Olursa bir şikayet ölümden olsun.

Biliyorum olmayacak ama olsun onlar için umut etmek de güzel!
(Tüm çocuklarımızın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun!)

12 Haziran 2012 Salı

Ben Yine Değirmenlere Karşı

Ben bir masal kahramanıyım… Farklı farklı şehirlerde hikayesi olan... Farklı yüzlerle, farklı iklimlerde, farklı hayatlar yaşayan... Bundandır her şarta kolaylıkla uyum sağlamam, bundandır bilinmeyene korkusuzluğum, bundandır yabancıya yakınlığım...

Bir camdan hızla geçip giderken tanıdık tüm mekanlar, geride bıraktığım her kent için ağlarım. Geride kalan sadece bir şehir değil, o şehirdeki bütün yaşanmışlıklardır... Çoktandır artık yabancı olmaktan çıkmış tanıdık yüzler, acı-tatlı anılar... Yeni bir şehre, farklı bir iklime, bilmem ne zaman sonra artık çok tanıdık olacak yabancı yüzlere alışana kadar da bırakmazlar peşimi; sanki kapıdan çıksam aynı bakkaldan ekmek alacağım, penceremi açsam aynı sokağı göreceğim, uyansam aynı odanın duvarlarına bakacağım sanırım; plakalar, posta ve telefon kodları, yeni adresim, yeni telefon numaram hepsinde şaşırırım bir süre... İsim ve yer hafızam çok iyi olmadığından ezberleyene kadar kaybolurum zaman zaman. Ağlarım, eskileri ararım...

Gene bir hikayenin sonundayım... Kapattığım her koli biraz daha uzaklara atıyor beni. Evin içi tamamen boşaldığında ve ben kapımı bir daha açmamak üzere son kez çekip çıktığımda artık bizimle beraber yavaş yavaş uzaklaşan seslerimiz duyulacak duvarlarda... Kimi zaman kederli, kimi zaman mutlu, kimi zaman gülen, kimi zaman ağlayan, kimi zaman kızgın, kimi zaman neşeli... Farklı bir hayat gelip, onların üzerinden bir fırçayla geçene kadar da uğuldayıp duracaklar boş evin içinde... Başka kokular sinecek, başka sesler yerleşecek yine... Ben başka bir yerde kendi rengimi vereceğim başka kokuların, başka seslerin üzerine... Silip temizleyeceğim, yerlerine yenilerini koymak üzere... 
 

"Zaman düşer ellerimden yere,
oradan tahtaboşa
saatler çalışır izinsiz, hep bir sonraya,
resimler sarı güneşsizlikten
duygular değişir
dostlar dağılır dört bir yana, kendi yollarına
Uçurtma uçar sözlüğümden,
geri gelmeyecek bir kuş
yaşanmamış kırıntılar sadece bir düş.
Ve sen, ben; değirmenlere karşı,
bile bile birer yitik savaşçı,
akarız dereler gibi denizlere,
belki de en güzeli böyle..."

BÜLENT ORTAÇGİL

Dibine Not: Alışmaya çalışmak diye bir şey yok, alışmak zorundayım, alışacağım gene...

13 Aralık 2011 Salı

Konuşsam Faydası Yok, Sussam Gönül Razı Değil

Yok şu kadar zamandır yazmıyordum, yok efendim sebeplerine gelince, şudur, budur falan yapmadan direkt konuya gireceğim çünkü her zaman dediğim gibi burası benim, canım sıkıldıkça kafamı dağıtmak, kimseyle konuşmak istemediğim zamanlarda yazarak içimdekileri boşaltmak, rahatlamak için yazmış, kışmış demeden kaçtığım sayfiyem...
Eskişehir'de modern bir sitede, yılbaşı çelengi astı diye bir kadının kapısına çekiç indirmişler. Apartman komşularından biri yapmış bunu... Bu haberi duyunca daha geçen gün eşimle yaptığımız bir konuşma geldi aklıma... Senelerdir askeri güvenlik bölgelerinde yaşayıp oturduğum için, bu yıl bir sebepten dolayı iki yıllığına sivil bir yerde; bir apartmanda, bir sitede, eşim olmadan çocuklarla yaşamak zorunda kalabilirim. Ona korkuyorum demiştim. Buna sebep, bayram tatili için çocukları alıp gittiğim ailemin evinde yaşanan çok korkunç bir olay... 
Malum bayram heyecandır, sevinçtir, telaştır, koşturmadır; sözün özü gelenler, gidenlerle hareketli geçer. Bayramda kapılar herkese açıktır. Bırakın çocukları biz büyük insanlar bile normalden biraz daha fazla gürültücü oluruz bu özel günlerde... Ki gelen misafir çocuklarına da engel olamazsınız, olamamaktan çok olmazsınız. Bayram çocuk sevinciyle güzeldir... Enerjileri hiç bitmez; hoplarlar, zıplarlar. Sevinçleri size de bulaşır. Bu kadar saf sevinç nerede var bir düşünsenize... Bünyeye sadece saf su, saf süt, saf tereyağı vs. değil, saf sevinç de aramalıyız bence... Bunun en kolay yolu da çocuklarla, yaşlılarla zaman geçirmek; onları dinlemek, izlemek, onlarla sohbet etmek...
Maalesef ailemin alt katındaki dairede bütün bu güzel şeylerin varlığından habersiz, bütün bu güzel duygulardan yoksun; normalde en hoşgörüsüz, en katı insanların bile bayram diye affedemediklerini affettikleri, kucak açtıkları bir günde bile kapısını, perdelerini sımsıkı kapayıp, kendini ve ailesini herkesten, her şeyden soyutlamış, antisosyal, psikopat bir adam yaşamaktaymış. Adam mı! Özür dilerim. Zaten aileme geldiğim günden beri beni her gördüğünde, "ben misafir falan dinlemem, en ufak bir çıtınızı duymayacağım" diye tehditler savuran bu yaratık, bayramda kapıda misafirlerimizi uğurladıktan hemen sonra zile bastı. Ben, misafirlerden birisi bir şeyini unuttu herhalde diye daha kapıyı açar açmaz üzerime saldırdı. O anda gürültüye koşan 66 yaşındaki babam araya girince, beni bırakıp onu yakasından tutarak merdivenlerde sürüklemeye başladı. Hayatımda ilk kez titreyen ellerimle 155'i tuşlamak zorunda kaldım. Artık Polis İmdat! değil, İmdat Polis! diyerek yaşadığımız bu ülkede acı bir deneyim oldu, çünkü aslında önemli bir konuyu bayram nedeniyle angarya olarak görüp, uğraşmak istemeyen polis; bizi yüzde yüz haklı, adamı yüzde yüz psikopat bulduğu halde ısrarla bizden şikayetçi olmamamızı fakat bir dahaki en ufak sözlü veya fiziksel saldırıda hemen aramamızı istedi. Çok düşünceli bir davranış! 
Kendi çocukları ve eşi için bile sadece bir korku unsurundan ibaret olan sözde bir baba, sözde bir eş... Çocuklarının üzerinde nasıl bir baskı, nasıl bir şiddet uyguladıysa 20 yaşındaki kızı, fiziksel olarak benim 12 yaşındaki oğlum kadar ve 10 yaşındaki oğlu ise, babasını daha camda görür görmez apartman kapısını daire içindeki otomatikten açmak varken aşağıya fırlayıp kapıyı açan ve o yaratığın içeri girmesini hazır olda beklerken tir tir titreyen, gene yaşının çok altında küçücük, mini minnacık bir çocuk...

Bu konudan, yılbaşı çelengi astı diye kapısına çekiç indirilen kadın konusuna dönersek, güya kadın Hristiyan'lık propagandası yapıyormuş. Bana göre tamamen zararsız, yeni bir yıla giriyor oluşumuzun sevincini ve heyecanını simgeleyen, üzerinde çeşitli süsler olan, çam iğnelerinden oluşan bir çelenk... Artık alışveriş merkezlerinden tutun da en sıradan, basit bir dükkanın bile içini, vitrinini süslerken kullandığı çelenkler, ağaçlar vs. süsler, yılbaşı kutlamaları Hristiyanlık propagandasına mı giriyor? Bizim ülkemizde çam ağacı yetişmiyor mu? Bütün çam ağaçlarının kökünü mü kurutmalıyız? Alışveriş merkezlerini mi bombalamalıyız? Dükkanların, mağazaların camını, çerçevesini mi indirmeliyiz? Doğum günlerinde, özel partilerde mekanlar, evler süslenmiyor mu? O kadın gerçekten Hristiyan olsaydı ne olacaktı? O çekiç kafasına mı inecekti? Hani nerede özgürlük, nerede kişisel tercihlere ve zevklere saygı? En önemlisi hani nerede inanca saygı? Barbarlık, şiddet, vahşet aldı başını gidiyor...  
Anakentlerde, sözde modern semtlerin, sözde modern sitelerinde durum böyleyken nereye kaçalım? Nerede yaşayalım? Aynı çatı altında kimlerle oturuyoruz, kimlerle yaşıyoruz, karşı komşumuz kim, alt katımızda nasıl biri yaşıyor? Bayramda şeker toplamaya çıkan çocuklar, apartman komşuları tarafından tecavüze uğrayıp sonra da bir vahşete kurban gitmemişler miydi? Evet, korkuyorum... Anneannnem, "ölülerden değil, dirilerden kork!" derdi; çünkü çocukken ölülerden korkardım; şimdi büyüdüm, tecrübe ederek dirilerden korkmak gerektiğini öğrendim.
Robinson Cruose rahattan sıkıldığı için hayatının 28 senesini ıssız bir adada, herkesten, her şeyden uzakta geçirmişti. Gidişata göre bizse rahata ermek için kaçacağız ele geçirilmemiş, ıssız olan neresi varsa... 

7 Şubat 2011 Pazartesi

Yazmayacaktım Aslında (Eğer Kelimeler Boğmaya Kalkmasaydı Beni)


Öyle şeyler yaşadım, öyle şeyler duydum, öyle şeyler gördüm ki artık içimden yazmak gelmiyordu… Sözcükler… Bir umut yoksa, geri dönüş yoksa neye yarar ki? Eskiden birisini üzdüğümde, çok kırıldığımda, pişman olduğumda, acı çektiğimde, üzüldüğümde, hatalı olduğumda hiç üşenmez oturur mektup yazardım. İlgili kişiye gönderir veya göndermezdim ama yazardım. Şimdi oturuyor gene yazıyor olmamdan anlıyorum ki, ben içimdeki sesleri susturamadığım, bastıramadığım zamanlarda yazmak istiyorum; yoksa deliririm. Bir de anlaşılmak var tabii ki; işin en acıklı kısmı… Bu yüzden mektup diyorum ya… Karşımdaki kişi tarafından doğru anlaşılabilmem benim için çok ama çok önemli. Konuşurken sürekli doğru sözcükleri yan yana getirebilmek için uğraşır, doğru anlaşılmak için çabalarım; çoğu zaman da bunu başaramam. Kendimi kaybetmeden, doğru sözcüklerle güçlü bir konuşma yapabildiğim zamanlar çok azdır. Çünkü ben duygusal, aşırı hassas bir insan olduğum için sesim titrer, gözlerim dolar, burnum hapşırık öncesi gibi karıncalanmaya başlar. Doğru dürüst veda bile edemem ben, gideni istediğim gibi uğurlayamam. Ruhsuz bir yaratık gibi dikilirim ev kapılarında, otobüs kapılarında; öyle bakarım gidene… Öyle sessiz ayrılırım…  

Dedim ya aslında yazmak değildi niyetim; ama susturamadım içimdeki sesleri. Duymamak için uyudum saatlerce, bağıra bağıra şarkı söyledim, umurumda değilsiniz dercesine lay lay lom yaptım, kitap okudum; başka bir dünyaya, başka hayatlara geçtim, olmadı! Tonla işimin olduğu bugün her şeyi boş verdim, oturdum yazıyorum işte… Defne Joy hakkında o kadar çok şey yazıldı, söylendi, konuşuldu ki; inanın hiçbir konuya girmeden buraya sırf onun ismini yazıyor olmam bile, bende ona karşı bir saygısızlık ediyormuşum hissi uyandırıyor. Dediğim gibi niyetim de asla yazmak değildi ama içimdeki sesler artık kafamı sanki bir suyun içine bastırarak beni boğacak seviyeye geldi.  

Hayat gürültülü; her ses var hayatın içinde… Hayat kalabalık; her türlü koku var hayatın içinde… Hayat telaşlı; her türlü eylem var hayatın içinde… Hayat renkli; her türlü manzara var hayatın içinde… Hayat o, bu, şu… Derken hayat her şey ama ölüm? Ölüm sessizlik, kocaman bir sessizlik. Toprak rengi, kocaman bir boşluk.  

İnsanlar ölünce nereye giderler, başka bir hayatta yeniden can bulurlar mı, bizleri duyarlar mı, görürler mi bilemem ama eğer öyle bir şey varsa; Defne’yi bir kez daha öldüren o anlaşılamamış olma duygusudur. Kızcağız ölmediyse de artık ölmüştür. Herkes, her şeyi bırakmış; gecenin o saatinde neden evinde kocasıyla ve bebeğiyle birlikte değil de bekâr bir adamın evinde bulunduğuna takmış kafayı… En okumuşundan, en cahiline; en geri kafalısından, en aydınına; en küçüğünden, en büyüğüne herkes bunun derdinde… Bu kadın mutlu muydu, o anda ne hissediyordu, ruh hali nasıldı, tüm bunları ona yaptırtan neydi; bunları düşünen yok! Çok mutluydu; insan çok mutluyken aynı zamanda çok mutsuz da olabilir… Çok enerjik ve yaşam doluydu; insan illa kendini yüksek bir yerlerden atarak, bir şeyler içerek, keserek, doğrayarak öldürmez ki, belki o çoktan öldürmüştü kendini ve sırf sevdikleri bunu anlayıp üzülmesin diye aşırı hareketli bir yapı içine girmişti… Özgüveni yüksek, başı dimdikti; kuytusunda biraz dinlendirebileceği, biraz yatırabileceği bir omuz olmadığı için dimdik duruyordu belki de… Bilmediğimiz kim bilir ne dertlerini artık tek başına taşımaktan yorulmuş, ağlamak için çaresizce o omuzu arıyordu belki de (o gece)…  

Bazen en yakınımızdaki, bizi tanıdığından yüzde yüz emin olduğumuz eşimiz, annemiz, babamız, kardeşimiz, çocuğumuz anlamaz ya halimizden, güler geçerler, ciddiye almazlar… Aslında biz anlaşılamadığımız bir deryanın içinde çırpınmaktayızdır; bir el, bir kol ararız bizi tutup çıkarsın, halimizden anlasın.  Biz, sevdiğimiz ve sevildiğimizden emin olduğumuz en yakınımızdaki insanlardan medet umarken, tesadüf bir yabancı gelir ve bazen hiç konuşmamıza bile gerek kalmadan hop yukarı çekip alır bizi… Öyle bir toplumda yaşıyoruz ki; hele bu toplum küçük bir yerde, küçük bir toplumsa canınız sıkkın olduğunda, ruhunuz daraldığında, eşinizle bir anlaşmazlığa düşüp tartıştığınızda ki bu son olay daha vahim; çünkü nedense herkes eşiyle tartışır, hatta kavga eder de bunu başkaları yaşayıp dile getirince sanki kendisi hiç yaşamıyormuşçasına ayıplar, kınar, vs. Bunların yaşanması çiftlerin birbirlerini sevmiyor olduğu anlamına gelmez; aksine insan sevdiği, değer verdiği insan tarafından anlaşılmak ister ve bu sebeple de tartışır, kendini ifade etmek ister. Sevmediğim, değersiz bir insan için neden kendimi yıpratayım? Fakat işler bazen öyle bir noktaya gelir ki, sadece susmak gerekir ve bunun için de yalnız kalmak, ortam değiştirmek istersiniz; sakin kalıp düşünmek, hatalarınızla yüzleşmek, doğruyu bulabilmek… Hadi hepsinden geçtim; bunların hiçbiri olmadı da insan hiç mi yanında eşi, çocukları olmadan tek başına kalıp kafa dinlemek istemez? Gidip bir yerde oturamazsınız; “yanında kocası/karısı yokken ne işi var bunun burada tek başına?”, “aranıyor mu?”, “var bir iş bunlarda, boşanacaklar galiba”, “neden yalnız geziyor?”, “yollu bu” türünden kirli düşüncelerin, kirli sözcüklerin kahramanı yaparlar sizi… Koskoca anakentlerde durum hala böyleyken, küçücük bir yerde nasıl, nereye kaçarsınız?  

Neyse, Defne’nin durumuna dönersek; belki öyle, belki değil ama ben böyle düşünmek istiyorum. Tersini düşünmek, kirli kelimelerle, kirli bir şekilde konuşmak çok kolay; bu kadar kötü, art niyetli, ruhları kirlenmiş insanlar arasında hala temiz, biraz daha temiz kalabilmeyi başarmış bir insan olarak ben böyle temiz konuşmak ve temiz düşünmek istiyorum. Her şeyden önce ölüme ve ölüye olan saygımdan…

5 Aralık 2010 Pazar

Fado Em Mim / İçimdeki Fado


Sıkıldım. Bir şişe şarap açmalı, en iyisinden… Bir Bordeaux şarabı mesela, kırmızı.  “Fado” larla, hiçbir şey yapmadan yudumlamalı. 

İbrahim Tatlıses’in, “Mutlu Ol Yeter, Bir Kulunu Çok Sevdim” gibi klasikleri haricinde arabeski sevmem ama bir kadeh şarabım olsa bile “fado”suz ziyan etmem. “Fado” başkadır… Sözü geçen şarkıların sonradan yapılan düzenlemelerine inat, çıktığı ilk haliyle sevdiğim gibi “fado”ların da klasik halini daha çok seviyorum. Sonradan, estetik yapılan parçalar bana orijinalinin verdiği duyguları veremiyor.

Portekizce, “kader, alın yazısı” anlamına gelen ve “Fado” olarak tanımlanan bu müzik biraz acı, biraz hüzün, biraz özlem, biraz hayal kırıklığı; derken derin bir ızdıraba dönen bir hayattır. Esasen, “Fado” eşlerini veya sevgililerini açık denizlere uğurlayan ve günlerce, haftalarca, aylarca geri dönmelerini umutla bekleyen kadınların artık umudu tamamen kestiklerinde kaybolanların ardından denize karşı yaktıkları ağıtlardan doğmuştur. “Fado” bir feryattır. Acıdır, özlemdir, hüzündür, aşktır “Fado”. Ölümdür, isyandır… Portekiz arabeskidir.


Klasik “Fado”da 12 telli Portekiz gitarı ve bir klasik gitar kullanılırken, “modern Fado”da yaylı çalgılar da kullanılır olmuştur. Bu müziği icra edenlere “fadista” denilmektedir. “Fado” müziğinin efsane ismi ise hiç şüphesiz Amalia Rodrugues’tir. "Rainha do Fado: Fadonun Kraliçesi" olarak ünlenmiştir. Edith Piaf Fransa için ne ise, Amelia Rodrugues de Portekiz için odur. Gırtlak kanseri nedeniyle 1999 yılında öldükten sonra Portekiz’de ulusal yas ilan edilmiştir. Şimdilerde bu unvanı, Amalia Rodrugues’i andıran kadife sesi ile “Fado”nun çağdaş yorumcusu Mariza almıştır. "Meu Fado Meu" adlı şarkısı tavsiye edeceğim “Fado”nun en güzel örneklerindendir. Eğer bu zamana kadar dinlemediyseniz, dinlediğinizde bu kadar geç kalmış olduğunuza hayıflanıp üzüleceğiniz, tekrar tekrar dinlenesi enfes bir parçadır. Keza, Amelia Rodrugues’den "Fado Portugues" de öyle. Ayrıca "Fado"nun genç temsilcilerinden Cristina Branco da enfes sesiyle "fado"ları mükemmel bir şekilde yaşar ve yaşatır.


İlk “Fado” kayıtları 1910′lu yıllara kadar dayanmaktadır. “Fado” bunca yıl popüler müziğe karşı özünü koruyabilmiş bir müziktir. “Fado”nun bir başka yorumcusu Dona Rosa bunu, bu müziğin popülerlik adına hiçbir kaygısı olmamasıyla açıklamıştır. Fado söyleyen 4 veya 5 müzisyen olduğunu, diğerlerinin popüler müzik de söylediğini ifade eden Dona Rosa, “Fado” müziğin insanlar için yapılan bir müzik olmadığını, dinleyicisi olsa da olmasa da “Fado”nun var olan bir müzik türü olduğunu söylemiştir.

“Fado” müzikten de öte bir histir. Hissederek söylenmesi ve dinlenmesi gerekir. Her dinlediğinizde ruhunuz yıkanır. Elinizde bir kadeh şarap, kulağınızdan kalbinize yumuşacık akan “Fado”larla kah bir denize açılırsınız, kah dallarının gölgesi yüzünüze düşmüş bir ağacın altında kanyak rengi gün batımını izlersiniz. Bazen kırk dereceye varan sıcaklarda bembeyaz, serin bir çarşafa serildiğiniz loş bir odada tembel öğleden sonralarının huzurunu bulursunuz; bazen de yürek parçalayan, iç acıtan, “elveda”sız ayrılıkların dramını…

Ne kadar inkar etse de herkesin içinde arabesk bir yan vardır. Gizliden gizliye acıya sevdalıyızdır. Mesela ben, melankolisiz yaşayamam. Uzun süren mutluluklar bana her zaman kara duyguları aratır. Böyle zamanlarda aç kalan o yanınızı zararsızca doyurabilmeniz için “Fado”lar tek başına yeterlidir. Ağlamak istiyorsanız, şiddetine göre bir kadeh veya bir şişe şarap “Fado”lara eşlik edebilir.

Her, “Fado” bir başka duyguyla yıkar sizi. Yıkar arındırır, yıkar dağıtır… Ne olursa olsun, bir kere dinlemeye başlayınca bir daha bırakamazsınız.

9 Kasım 2010 Salı

Empati Bir Hırsız mı (Aslında)?



Küçükken sürekli, "empati" yapmamız gerektiğiyle büyütüldük. En azından ben bu konuda çok baskı görerek yetiştirildim. O zamanlar bu davranışın bir adı yoktu ya da "empati" olduğunu biz bilmiyorduk. Şimdiki gibi bir sürü kavram ve kargaşası yoktu. "Kendini bir de karşındaki insanın yerine koy, öyle düşün..." derlerdi. "Bir şeyi yapmadan, söylemeden önce bu şekilde davranırsan karşındaki insanı kırmamış olursun..." Bu sebepledir ki, ilkokulda sınıfımıza sonradan gelen ve kimsenin yanına oturmak istemediği, böylelikle yalnız kalan kızın yanına, sıramın altındaki kitaplarımı, defterlerimi toplayarak gidip oturan ben olmuşumdur.

Günün ikinci dondurmasını isteyen oğlum o kadar şirin bir şekilde, "lütfen, lütfen..." der ki; empati kurarak kendi çocukluğumu ve nasıl da her saat dondurma yemek istediğimi, alınmadığı zaman dünyanın sonu gelmişçesine nasıl üzüldüğümü düşünerek ona çok istediği dondurmayı almayı seçerim. Hastalandığında üzülen, vicdan azabı çeken, yıpranan ben olacağımdır fakat aksi durumda da aynı duygular saracaktır içimi... Bu yüzden, hastalandığında çok üzülmeyi göze alarak, onu mutlu edecek kararı veririm. Çünkü hastalanmaması ihtimali vardır fakat almadığım takdirde minicik kalbinin kırılmama ihtimali yoktur.    

Anlaşılacağı gibi "empati", aslında hepimizin içinde var olan fakat iş uygulamaya gelince nedense çok zor ortaya çıkarttığımız bir davranıştır. Kolay değildir; bir süreliğine karşımızdaki kişi olabilmek ve onun gibi düşünüp, hissedebilmek ve kolay değildir; karşımızdaki kişinin biz olabilmesi, olaylara bizim bakış açımızla, bizim penceremizden bakabilmesi... Zaten bütün iletişim bozukluklarının ve bunun sonucunda ortaya çıkan yanlış anlama ve anlaşılmaların, kırgınlık, tartışma ve kavgaların kökeninde bu davranışın yokluğu yatar.

"Empati"nin yanında gardiyan gibi duran bir "bencillik" vardır çünkü. Çok az insan "sencil"dir fakat istisnasız her insan biraz da olsa "bencil"dir. Biraz bencil olmak da gerekir. "Sencil" olmak, "empati kurmak" her ne kadar ilişkileri kolaylaştıran, işleri yoluna sokan, iyi, güzel davranışlar olsa da fazlası sizden çalar. Özellikle benim gibi konuştuğunuz her insanı, iliklerine kadar ne hissettiğine dair anlamaya çalışıyorsanız işler bu noktada zorlaşabilir. Hele karşınızdaki insan(lar) üzülecek diye kendi mutluluğunuzdan vazgeçiyorsanız dediğim gibi bu noktada "empati"; sizden, hayatınızdan çalmaya başlar.

Mutluluk bir rastlantıdır. Planlı hareketler, akılcı düşünceler ve mantıksal davranışlar sonucu ortaya çıkmaz. Bu rastlantıyı değerlendiremediğinizde ise bir sonrakini beklemek durumunda kalırsınız; tabii bir daha sizi bulursa... Özellikle mutluluk, aşk gibi şeylerin belli, bazı kalıpları yoktur ki, içinde istediğimiz her şeyi yanyana getirip, karıştırıp, harmanlayıp yüreğimize döküp çıkartalım. Rastlantı işidir, kader işidir. Kader, kaderimizi belirleyecektir.

Aslında geniş açıdan bakıldığında her şey gayet yolunda gidiyormuş gibi gözüken bir hayatı, siz yokuşa sürüyor olabilirsiniz. Siz empati yapıp, kimse üzülmesin diye yokuş yukarı bir hayat sürerken ve her gün biraz daha soluğunuzun kesildiğini, yorulduğunuzu hissederken, sizin ne yaşadığınız hakkında en ufak bir fikri olmayan, yanınızda olmayıp ama şikayet ettiğinizde tam karşınızda duran, "empati" yoksunu insanlar bunu nasıl anlayabilirler? Bu noktada sizin hayatınızdan, sizden çalmaya başlar işte empati... Bu durumda, sizin de kesmeniz gerekir ki bu çocukluktan beri size dayatılan bir şeyse ve artık siz kendinizden çok başkaları için yaşamaya alış(tırıl)mışsanız muhtemelen sizi mutlu fakat diğerlerini mutsuz edecek kararlarınızdan vazgeçer, kendinizi kandırmaya devam ettiğiniz yokuş yukarı bir hayatı sürdürmeye çalışırsınız. Diğerlerinin istediği ama sizin istemediğiniz bir yapının içine bürünüp, etrafınızda dönen bir çok şeye mecburen kendinizi de dahil edersiniz.

Oysa gerçekte ihtiyacınız olan şey; siyah-beyaz ne varsa atıp, gerçek renklerinizi ortaya çıkartarak, mecburen değil; hayattan zevk alarak yaşamaktır. Çünkü yazık ki hayat, insanın elinden akıp gider. Gençken her şey için genç görünürsünüz, yaşlandıktan sonraysa zaten her şey için geç kalmışsınızdır.

Ve eğer bir insanın bugünü yoksa, geleceği için bir şeyler yapmak zorundadır.

20 Eylül 2010 Pazartesi

Fasülyelerim


Berkay'ın anaokulu ve ilköğretim 1.sınıfa başladığı gün daha dün gibi. O sıralarda Arda aklı, fikri karıştırmakta olan 2 yaşında bir bebekti. Yarın Berkay'ım 5.sınıf öğrencisi oluyor ve Arda'm da geçen haftaki uyum programıyla uzun bir eğitim hayatının ilk basamağı olan anaokuluna başladı. Bu sefer maaile eğitim hayatı mücadelesinin içine girmiş olduk. Ehh benim mesaim de böylece başladı. 

Bu arada benim minik kuzularım ne çabuk büyüdüler?

Zaman geçiyor. Bebeklerimiz çocuk, çocuklarımız genç, gençlerimiz yaşını başını almış kadın ve erkekler olurken ki ben daha hala saçları örgülü ilkokul fotoğraflarıma bakıp nasıl bir anda büyüyüp kocaman bir kadın ve anne olduğuma şaşar kalırım; belki annem benden daha fazla şaşar. Dünya dediğimiz bu kocaman telaş yumağının içinde debelenip dururken çok şey kaçırdığımızdan mı bu şaşkınlığımız? Her ãnı karelere sığdıracağız diye uğraşırken tadını çıkaramamaktan mı? İlk emeklemesi, ilk kahkahası, doğum günleri, mezuniyetleri vs. bir makinenin kadrajında ölümsüzleşirken aynı anda yüreğimize çekememekten mi? Artık eskisi kadar uğraşmıyorum her ãnı ölümsüzleştirmek adına... Onlarla geçen her günümü doya doya yaşıyorum, her ãnın tadını çıkartıyorum, pamukların arasında yetiştirip, büyütmeye çalıştığımız fasülyeler gibi heyecan, merak ve sevinç içinde izliyorum onları... "Çocukların en güzel zamanları; yanınızda ve hala size bağımlı oldukları zamanlar..." diyen annemi daha iyi anlıyorum. Artık her istediğinde beni göremeyen ve artık sadece telefondaki ses tonumdan nasıl olduğumu çıkartmaya çalışan annemi...

Kıymetini bilmek gerekir bu günlerin. Doya doya sarılıp kokladığımız, öptüğümüz, ne yiyip, ne içtiğini bildiğimiz, uykusunda ağladığında koşup yanına gidebildiğimiz, bir kabustan tutup çıkardığımız, zarar görmesin diye kaplan kesildiğimiz, her şeyden çok her zaman, her şartta yanında olabildiğimiz bu günlerin kıymetini bilmek gerekir.

Pamuklara sarıp sarmaladığımız, suladıkça yeşeren, özenle bakıp büyümelerini  an be an sevinçle takip ettiğimiz,  boy boy değişecek başka saksılara, topraklara geçmeden önce belki bir yoğurt kasesinde ama sadece bizim olan fasülyelerimiz onlar bizim. Şimdilik...  


Sadece sizinken ve henüz hala pamukların arasındayken fasülyelerinize iyi bakın, onlarla geçen her ãnın keyfini çıkartın...  
(Hiç büyümeseler mi acaba?)

24 Ağustos 2010 Salı

Sendeki Ben, Bendeki Senim...


BENDEKİ SEN;
Gitarla bası gibi...
Aortla kalp gibi...
Yanan alevin oyunu gibi...
Çekilen esrarın ortağı gibi...
Sen denince akla ben gelirim; ben denince de sen;
Yazıyla tura gibi...
Laurel ve Hardy gibi...
Yaşlı bir adam ve zaman gibi...
Oyuncakla çocuk gibi...
Bir çitayla hızı gibi...
Bir el ve dokunuşu gibi... 




Farklılıklarımıza rağmen sen bensin aslında, ben de sen;
"Evet" derken duyulan şüphe gibi...
Etkiyle tepki gibi...
Güzellik ve çirkinlik gibi...
Ciddiyet ve laubalilik gibi...
Bir imam ve sarhoşluk gibi...
Ama ne kadar ters düşersek düşelim gene de tamamlarız biz birbirimizi;
Polisle copu gibi...
Yazıyla paragraf gibi...
Şiir ve hüzün gibi...
Gövdeyle kafa gibi...
Adam asmaca ve darağacı gibi...
Mezar taşıyla yazısı gibi...
Baharatlarla dildeki tat tomurcukları gibi...

Sen benim patlayan kahkahalarımın ayrıldığı her bir parça,
Ben senin her iç çekişindeki zevkim...
Sen benim "daima"mın "asla"sı,
Ben senin düz yollarının keskin virajıyım...
Sen benim müzik kulağım,
Ben senin  kör gözlerine kokuyum...
SENDEKİ BEN,
BENDEKİ SENİM...

15 Ağustos 2010 Pazar

Senin Gibi...


Sıcak, çok sıcak. Şimdi şöööyyle güzel bir şarkı tanıtımı iyi gider değil mi? Fransızca tabii ki. =) Uzun zamandır arşiv şarkılarımın tanıtımını yapmıyorum. Binlerce şarkı arasından cımbızla seçip çalma listesi yaptığım ve aşağı yukarı her gün dinlediğim şarkılardan biridir bu da... Bazen abartıyorum, akşama kadar aynı şarkıyı dinliyorum. Senin gibi... Şarkının adı: Senin Gibi. Comme Toi. =)

Bir Jean Jacques Goldman şarkısıdır bu... Jean Jacques Goldman Polonya'dan Fransa'ya geçmiş Yahudi bir ailenin çocuğu olup Paris'te doğmuştur ve Fransa'nın Sting'i olmayı başarmıştır. Zira 80'lerden bu yana popülaritesini hiç yitirmemiştir. Celine Dion ve Patricia Kaas'ın nefis seslerinden duyduğumuz çoğu şarkının arkasında bu adam vardır. Ayrıca Khaled'in ünlü şarkısı Aicha'nın sözleri de kendisine aittir. Comme Toi'ya dönersek, bu şarkı Jean Jacques Goldman'ın videodaki görüntüsünden de anlayacağınız gibi çok eski bir şarkıdır. Şu anda 59 yaşında olan Jean Jacques Goldman sadece tarih olarak eskiyen bu muhteşem şarkıda bir toplama kampında öldürülen, Sarah adlı küçük bir kızın hikayesini anlatmaktadır. Kendi kızı için yazdığı bu şarkıyı, "Senin gibi... Senin gibi..." diyerek her gece uyumadan önce kızına söylediği bilinmektedir. Romantik tınılı bir şarkı, insanın içini acıtan bir öyküdür... Naçizane çevirim:

Açık renkli gözleri ve kadife elbisesi vardı
Annesi yanında ve ailesi de etrafındaydı
Gün sonunda, hafif güneşin altında dalgın dururdu

Resim iyi değil ama bunu görebilirsiniz
Mutluluk, kendisinde ve akşamın tatlılığındaydı
Müziği severdi, özellikle Schumann
Ve de ayrıca Mozart'ı

Senin gibi,
Senin gibi,
Senin gibi, ta gerilere bakıyorum
Senin gibi bir şeyler hayal ederek uyuyor
Senin gibi...

Aşağı kasabada okula giderdi
Kitapları ve kuralları öğrenirdi
Kurbağalar ve ormanda uyuyan güzel şarkılarını söylerdi

Bebeklerini ve arkadaşlarını severdi
Özellikle Ruth ve Anna'yı ve bilhassa Jeremy'i
Belki bir gün Varşova'da evleneceklerdi

Adı Sarah'tı ve sekiz yaşında değildi
Hayatı hassaslık, düşler ve beyaz bulutlardı
Fakat diğer insanlar onun hakkında başka türlü karar verdiler

Açık renk gözleri vardı ve senin yaşındayken
O sıradan bir hayatı olan küçük ve iyi bir kızdı
Ama o senin gibi dünyaya gelmemişti
Burada ve şimdi

Senin gibi,
Senin gibi,
Senin gibi, ta gerilere bakıyorum
Senin gibi bir şeyler hayal ederek uyuyor
Senin gibi...

İşte böyleee... Hazin bir hikaye.
Hani her şarkı tanıtımında diyoruz ya, "efendim bu şarkının sahibi, esas yorumcusu şudur fakat şu veya şunlar da müthiş söyler..." diye. İşte bu şarkının da öyle yorumcuları var. Benim bilhassa bu şarkıyı kendilerinden dinlemeyi tercih ettiğim bir üçlü var; Tina Arena, Julie Zenatti ve Assia. Bir araya gelip bu şarkıyı öyle bir okurlar kiiiii, tek kelimeyle enfes bir müzik ziyafeti çekerler size. Hele o parçanın girişindeki keman sesine diyecek söz bulamıyorum. Dinleyin:



Bu da aynı şarkıyı arabik bir tarzda söyleyen Ishtar'ın yorumu... Sizi etkilemek istemem ama ben diğerlerine asla değişmem. Özellikle yukarda oturan şu üçlüye... =)



Eveeeettt tadından yenmez başka bir şarkı tantımında buluşmak üzere sakın müziksiz kalmayın. Kulağınızdan kalbinize akan kaliteli şarkılarla hoşçakalın. =)

23 Nisan 2010 Cuma

Bir 23 Nisan Daha! Peki Ne Değişti?!

15 Nisan doğum günümdü. 34 oldum. Yorgun ama mutlu… Huzursuz ama umutlu…  

Aldığım vitaminlere rağmen baharın üzerimize konfeti gibi yağan polenleriyle süslü, çiçekli - böcekli kokteylinden ben de payıma düşeni aldım. Bahar sarhoşuyum. Fakat bu hafta izleme şansı bulduğum bir film vardı ki, beni bahardan da fazla çarptı. 2008 yapımlı bir Clint Eastwood filmi: Changeling(Sahtekar). Gerçek bir hayat hikayesinden uyarlanan filmin baş rollerinde Angelina Jolie ve oyunculuğuna hayran olduğum, üstlendiği her rolün hakkını fazlasıyla verdiğine inandığım, aynı zamanda muhteşem bir ses tonuna da sahip olan John Malkovich var.

Film, 1928-1935 yılları arasında Los Angeles’da geçiyor. Bir sabah, oğlunu evde bırakmak zorunda kalarak işine giden dul bir anne akşam eve döndüğünde oğlunu bulamıyor. Artık umudunu kaybederek polisten yardım istiyor. Polis, kayıp olaylarında aradan 24 saat geçmeden duruma müdahale edemediklerini söylüyor fakat aradan günler, haftalar geçmesine rağmen çocuk hala bulunamıyor. Bir gün annenin iş yerine bir polis çıkageliyor ve müjdeli haberi veriyor: Oğlunuz bulundu! Anne sevinç gözyaşlarıyla, başında polis şefleri ve peşinde bir medya ordusuyla birlikte oğlunu almak üzere tren istasyonuna koşuyor. Fakat o da ne? Kendisine bulunup getirilen çocuk kendi oğlu değil! Anne, büyük bir hayal kırıklığı ve çaresizlikle bu çocuğun kendi oğlu olmadığını söylüyor. Fakat kendilerine laf gelmemesi ve tepki çekmemek için her türlü yasa dışı yöntemi kendilerine genel kural edinmiş, düzenbaz Los Angeles polis departmanı anne üzerinde öyle bir baskı kuruyor ki, kadın çocuğu alıp evine gitmek zorunda kalıyor. Polisin tüm suçlamalarına rağmen, -öyle ki kadını, bir çocuğun sorumluluk yükü olmadan yaşamanın getirdiği rahatlığa alışmış olmakla ve şimdi bu numarayla çocuğu başından atmak istemekle bile suçluyorlar- anne yılmadan mücadelesine devam ediyor. Medyada şişirilen, yazılıp çizilen başarılarından o kadar memnunlar ki, annenin her itirazına saçma sapan karşı nedenler buluyorlar. Mesela, bulunup kendisine getirilen çocuğun kendi oğlundan yedi santim kısa olduğunu söyleyen kadının evine, yine çürümüş sistemin parçası olan bir doktor yollayarak çocuğun yaşadıkları yüzünden uzun süre suda kalmış bir pantolon gibi çekmiş olduğunu bilimsel bir şekilde açıklamasını bile istiyorlar. Evet, filmde beni “yuh yani” noktasına getirten bir sahnedir bu… Artık buna da itiraz eden anneyi, son çare olarak aklını yitirmiş olduğunu söyleyerek tımarhaneye kapatıyorlar. Kadının çilesi, bu zincirin birer halkası olan doktor ve hemşirelerle orada da devam ediyor.

Bu mücadelede ise yanında olan tek bir kişi var; istedikleri gibi at koşturan polis şeflerine, aslında her şeyden çok yozlaşmış devlet düzenine karşı savaş açan, bunu yaptığı kilise konuşmaları ve radyo programları ile halka yayan kasabanın aktivist papazı. Tabii ki John Malkovich.

Bazı filmler izlersiniz, bazı insanlar tanırsınız, bazı olaylar yaşarsınız veya şahit olursunuz ve birden kendinizi çok güvensiz hissedersiniz. Her şeye rağmen güvensiz. Güven, huzuru getirir oysa… Güveniniz yoksa huzurunuz da yoktur. Huzurunuz olmadığı takdirde de artık hayat cehennemden farksızdır.

Şimdi düşünüyorum; 1920′li, 30′lu yıllar… Haksızlık, adaletsizlik, şiddet ve işkenceyle örülü bir devlet sistemi ve buna bağlı olarak Los Angeles polisinin uyguladığı politika… 1928 Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanan bu güvensizlik ortamını şimdi ben 2010 Türkiye'sinde yaşıyorum. Kendi ülkemde… Özellikle filmdeki kadın karakter gibi benim de çocuklarım olunca kaygılarım daha da derinleşiyor. Neden mi? Yıllarca güvendiğimiz, söylediği her sözünün altına bir an olsun düşünmeden ve çekinmeden kendi imzamızı atacağımız insanların ne olduğunu bilmediğimiz sebeplerden(!) alı konmaları, artık sadece ana haber bültenlerine değil gün içinde her saate sığabilecek kadar çok vahşice işlenmiş cinayet haberleri, bu haberlerin en ince detayına kadar reyting uğruna süslene püslene verilerek yüreklerimizi “bir daha, bir daha, olmadı bir daha” yakması, yıllardır devam eden terör….. Kime, nasıl inanacağımızı bilemez bir hale geldik. Çevremizdeki tüm insanlara şüphe ile bakar olduk. Siyasi baskılar, korkular… Telefonda konuşurken, msn’de sohbet ederken bile huzursuzuz artık! Eskiden okuldan evimize dönüp annemizi bulamadığımızda elimizi tutarak bizi kendi evine götüren Ayşe teyzeye güvenirdik. Şimdi çocuklarımızı kimseye, hiç kimseye güvenmemeleri ve ne olursa olsun bizi beklemeleri konusunda uyarıyoruz. Organ mafyası, çocuk sahibi olamayıp gözünü başka insanların çocuklarına dikenler, dilencilikten pornoya kadar çocukların sırtından para kazanmayı kafasına koymuş vicdansızlar, bir anlık zevk için bir ömür karartan sapıklar… Veya sadece filmdeki gibi sadece öldürme zevkini tatmin etmek için çocuk kaçıran şizofrenler…


Seneler geçiyor, teknoloji ilerliyor, politikalar(insanlar) değişiyor, hayat kolaylaşıyor(mu?), gelecek nesiller gürül gürül geliyor. Aynı oranda umut azalıyor, kaygılar artıyor. Bizden geçti ama çocuklarım için memleket istiyorum ben! Cahit Sıtkı’nın anlattığı gibi;


Memleket isterim;
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun,
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim;
Ne başta dert ne gönülde hasret olsun,
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim;
Ne zengin fakir ne sen ben farkı olsun,
Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim;
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun,
Olursa bir şikayet ölümden olsun.

Biliyorum olmayacak ama olsun onlar için umut etmek de güzel!
(Tüm çocuklarımızın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun!)

21 Ocak 2010 Perşembe

Maske



Maskemi taktım
Sürdüm boyalarımı
Giyindim en süslü yalanlarımı
Bir yüzüm gülerken, gizlenir öbür yüzüm
Kimse duymasın içimden ağladığımı

Aslında hayat zor değil
Mutsuzluk diye birşey yok, yalan
Herşey güzel olacak
Ne zaman?




Söz : Burcu Tatlıses
Müzik : Febyo Taşel, Funda Arar






17 Ocak 2010 Pazar

?


Film mi izliyorlar acaba ya da olmayacak bir şeyin hayalini mi kuruyorlar?
Sadece hasret mi gideriyorlar yoksa çalınmış bir kaç saatin tadını mı çıkartıyorlar?
Birazdan, kalkıp giderek başka bir hayata geçecek olan ve sürekli iki dünya arasında geçiş yapmaktan artık çok yorulmuş olan kadın olabilir mi?

Belki de çoktandır evliler ve adam,
yeşil bir futbol sahasında, oradan oraya savrulan topu takip etmeye çalışırken,
kadın da aynı sahada, kendi yalnızlığının peşinden gidiyor...
Yanlış ellerde çok tehlikeli olabilen kırmızı kart korkusuyla,
 farklı yollardan hayata bağlanmaya çalışıyor...

2 Ocak 2010 Cumartesi

Sen Nerdesin?


Adım Adım geçer zaman, biter günüm...
Ben nerdeyim?
Yavaş yavaş batar güneş, hava soğuk...
Sen nerdesin?
Yağmur...
Yağmur diner...

GÖKHAN KIRDAR